TEK KİŞİLİK KARNAVAL

HEDONİZM MAHKÛMU BEDENLER (WHAT WE DO IN THE SHADOWS)

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

DOYUM UĞRUNA HAR VURUP HARMAN SAVURUYORSAK, “EN İYİ”YE ERİŞMEK İÇİN VAR OLANLARI HARCAYIP YOKLUĞA DÖNÜŞTÜREBİLİYORSAK, “SENCE” DİYEBİLMEKTEN ÇEKİNEREK “BENCE”LERLE MUTLU MESUT YAŞIYORSAK, HEPİMİZ BİRAZ VAMPİR DEĞİL MİYİZ?

Size, saat sabahın altısını gösterdiğinde tabutun içinden bir kol uzanıp öten saati susturacak, yerde bir gece öncesinden yenen cesedin omurgaları kan pıhtılarının arasında süpürülmeyi bekleyecek, lavabodaki kanlı bulaşıklar yıkanacakları an için geri sayacak, kırmızı olmamasına rağmen üzerinde insan yenmekten rengi kırmızıya dönmüş koltuklarınız olacak desek; ama kira ödemeyeceksiniz, gündüzleri ev yalnızca sizin olacak, boynunuzda haçla ve sarımsakla gezdiğiniz sürece can güvenliğiniz had safhada korunacak diye de eklesek, bir vampirle ev arkadaşı olmak ister miydiniz?

İnsanlığın en büyük trajedisi, ölümlü olduğunu bilmesidir. Bir vampirinki ise ölümsüzlüğün içine hapsolması. Vampir filmleri, bu ölümlü dünyada cevaplanması zor bir soruyla baş başa bırakır bizleri: "Ölümsüzlük bir ödül müdür yoksa lanet mi?" Onların hayatta kalması, her zaman için diğerlerinin ölümüne bağlıdır. Bencil olmak, vampirler için her koşulda hayat kurtarır. Hedonizm ise özlerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturmakla beraber özlerini, bedenlerini ve ruhlarını besler.

Her birkaç yılda bir Yeni Zelanda'da gizli bir cemiyet, “Kutsal Olmayanların Maskeli Balosu” adı altında özel bir etkinlik düzenler. Bu baloya aylar kala, bir belgesel ekibi cemiyet üyelerinden bir vampir grubuyla tam erişim sağlar ve belgesel çekmeye başlarlar. What We Do In The Shadows (Aylak Vampirler-2014), Jemaine Clement ve Taika Waititi ikilisinin bu fikirle ortaya koydukları bir vampir komedisi. Komedi janrından da bir katman derine inersek hedonizme mahkûm olmuş vampirleri, her türlü cadıyı, birtakım ucubeleri, küfretmekten çekinen kurt adamları tanımaya bizi davet eden bir kurmaca belgesel.

Bir vampirin açlık hissiyatını bastırabilmek için kendi ölü kokan nefesiyle başka hayatlara son vermesinden, anlık zevkleri uğruna yarını düşünmeden varlığının hizmetine girmesinden bahsediyorum. Aylaklık, güne geç saatte başlamayı, düzenli bir iş sahibi olmamayı, yatırım yapmamayı, biriktirmeksizin tüketmeyi gerektirir. What We Do In The Shadows’un aylak vampirleri, tüm bu gereklilikleri yerine getirmekle kalmazlar, aynı zamanda bencillik, sonsuza dek yaşam ve yaşamın idamesi için öldürme hakkını da hayat felsefeleri kabul ederler, her vampir gibi. Yunan düşünürü Aristippos’un haz öğretisinde birinci sıraya yerleştirilen bedensel haz, doyumsuz, tahammülsüz ve benmerkezci vampirler için de geçerli bir durumdur. Bununla birlikte vücutlarını doyuma ulaştırıp sonsuz yaşamlarına bir gün daha ekleyerek ruhsal hazza erişen vampirler, her türlü aracı amaçlarına katık ederek tinsel hazza da ulaşırlar. Hedonizmi, hedonizme mahkûm edilmiş beden sahipleri vampirler üzerinden ele alan bu yazıyı okurken bir şeyi bilmenizde fayda var: Bu yazının sonunda kan dökülecek.

Vampirlerin dünyası bizim öğrenci evlerinden farksızdı. “Bulaşıkları kim yıkayacak?” sorusunun başına “kanlı” sıfatının eklenmesi dışında, karmaşası, şamatasıyla tam bir öğrenci eviydi. Deacon, iyi birisiydi ama üzerine düşen görevleri yapmıyordu. Beş yıldır yıkamadığı kanlı bulaşıklar evi ele geçirmişti. Dört vampir aynı evde yaşayınca tabii ki biraz gerilim olabiliyordu. Biraz?.. O kadar da emin olmamak gerek. Sonuçta her ev, içinde birileri yaşadığı müddetçe ilginçti.

Viago, yalnızca 379 yaşında. Saatin sesi onu uyandırınca korkuyla perdeyi aralayıp baktı. Akşam olmuştu. Diğer vampir arkadaşlarını uyandırmak üzere evin birbirinden vakur odalarında bir gezintiye çıktı. Viago, 18. yüzyıl züppesi, titiz, pimpirikli bir vampirdi. Kurbanlarını yerken etrafa kan sıçramasın diye yere gazete kâğıtları, havlular sermeyi düşünecek kadar da hassastı. Aynı zamanda yüz yıllar öncesinde talihsiz bir aşkın pençesine düşmüş bir âşıktı. Tabutuna yanlış pul yapıştırılınca on sekiz ay boyunca denizlerde seyrüsefer etmiş, o sevdiği kıza ulaşıncaya dek kız evlenmişti. Şimdi yarım asırlık yaşıyla ölüme meydan okuyan yaşlı sevdiği, genç yaşında vampir olmuş yakışıklı, taze Viago için hâlâ duygularını kabartacak bir kadındı.

Deacon, örgü ören ama isyankâr takılmayı da seven, çılgın, genç bir vampir. Grubun haşarı delikanlısı desek yeridir. Hitler'in gizli vampir ordusuyla bir dönem dünyayı fethetme hayalleri kuran Deacon, şimdilerde 183'lü yaşlarının tadını çıkarıyor. 862 yaşındaki Vladislav, koridorda sürüklediği cesetlerle evi süpüren, Ortaçağ'da büyümüş yaşlı bir vampir. Kölelik gibi Ortaçağ zihniyetine ait düşünceleri olsa da, ilk vampir olduğu zamanlarda kurbanlarına işkence yapmaktan keyif duysa da bunu, 16 yaşında, delikanlılık çağını yaşayamadan vampir oluşuna veriyoruz. 8000 yaşındaki Petyr, evin en yaşlı vampiri. F. W. Marnau'nun Nosferatu, eine Symphonie des Grauens (1922) filmindeki Nosferatu'yu andıran kulakları, dişleri, pençeleri ve kirli görüntüsüyle, duvara yaslı duran tabutuyla eskilerden fırlamış gibi.

Dördü de ayrı hikâyelere, ayrı narsistliklere sahip. Ancak ortak bir noktaları var ki doyumsuz, bencil ve hedonist olmaları. Haz manyağı bu dörtlü, bir insanın boynuna yapışıp onu iliğine dek içebilmek için ellerinden geleni yapar. Her şeye rağmen aynada kendi yansımalarını göremedikleri için birbirlerinin resmini çizerek ayna vazifesi görmeleri, onlara aylaklığın yanında sanatçılık vasfını da ekler. Zaten her sanatçı biraz hazcı, biraz kendine âşık, biraz da bencildir. Ortaçağ resimleriyle, gazete kupürleriyle, fotoğraflarla gençlikleri ve geçmişleri gösterilen vampirler, bu zamana kadar izlediğimiz vampir klişelerini özgün bir anlatımla yeniden sunar. Vampir adını taşımaları ve kan içmeleri dışında insandan farkları olmayan kafadarlar, vampir usulü süslenerek şehir merkezine eğlenmeye bile giderler. Gün doğumunu ancak sanal videolarda izleyebilen vampirler, şafak sökerken gökyüzünün altında olamayacaklarını bilmenin burukluğuyla yaşarlar. Güneşlenememek, sevdikleri yemekleri yiyememek onlar için telafisi olmayan bir durumdur.

Komedi unsurları yüklü belgeselde aksiliklerin ardı arkası kesilmez. Viago kurbanını yerken ana artere denk gelince kan gövdeyi götürür; Petyr, tıpkı Nosferatu gibi gün ışığına maruz kalıp yok olur. “Kutsal Olmayanların Maskeli Balosu” günü gelip çattığında, kameranın varlığına tepki gösteren zombiler, vampirler, kurt adamlar, bizi bulunduğumuz tarafın gerçekliği konusunda bir sorgulamaya iter.

Doyum uğruna har vurup harman savuruyorsak, “en iyi”ye erişmek için var olanları harcayıp yokluğa dönüştürebiliyorsak, “Sence?” diyebilmekten çekinerek “bence”lerle mutlu mesut yaşıyorsak, yeri gelince rolün en âlâsını yapıp hedefimize ulaşmamıza yarayan tüm unsurları yolumuza serebiliyorsak, acımıyorsak, başkalarını da sevebilmek yerine kendimize âşıksak, kışın yazı özleyip yaz gelince güneşe tahammül edemiyorsak, hepimiz biraz vampir değil miyiz?

Vampirlerin kalpleri soğuk ve ölüdür derler. Herkese aydınlık, sıcak, pürneşe ve capcanlı günler dilerim. İnsanı insan yapan, vampiri vampir kılan hazdır. Eğer ki vampirseniz korkmayın, vampirler sizi incitmeyecek. Bir bardak taze kan alır mıydınız?

 

 

 

YORUMLAR [0]