KAYIP BAKIŞLAR

HAYAT BEŞ PARA ETMEZ. SIRF BELA, HEPSİ BU...

Serkan Murat Kırıkcı

@bodakedi

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

 

                Emir Kusturica deyince aklıma hep ilk tanışma geliyor, 1989 yılı. Şimdi yapılıyor mu bilmiyorum, önemli gişe filmleri için okul seansları düzenlenirdi ve biletleri alır sınıfça giderdik. Lise 1 öğrencisi olarak derdimiz film falan değildi o zamanlar. Geyik yapar, kızları kızdırırdık arada da filme göz ucuyla bakmaktan ibaretti bizim için o seanslar. Tim Burton imzalı “Batman” için salonda yerimizi almıştık ama film başlayana kadar durmak bilmedi çenemiz, ön sıralarla uğraşmalar, popcorn savaşı derken o curcunayı bir fragman bozdu. “Sa o Roma babo” diye başlayan bir şarkı ve üzerine o meşhur nehir sahnesi salondaki herkesi büyülemişti. Yıl boyunca dilimizden düşürmediğimiz “Ederlezi” şarkısı ve “Çingeneler Zamanı” ile o üç dakikalık hipnotize anı ile tanıştım. Balkan kültürünü dünyaya tanıtan yönetmen herkesi aşağı yukarı benzer bir tanışmayla etkiledi. Sonrası hepimizin malumu peş peşe çektiği filmlerle bu etkiyi sürdürdü ve düşle gerçeğin arasına konuşlandı daha çok. 2007’de çektiği “Zavet”ten bu yana sesi soluğu çıkmayan yönetmeni özleyenler için geçtiğimiz yıl bir fırsat doğdu. Yönetmenin altı öyküden oluşan kitabı “Étranger dans le mariage” dilimize çevrildi ve “Sırf Bela” adıyla Sayfa6 yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

                 Kustirica’nın gözü neyse kalemi de o. Yine renkli bir dünya, cümbüşü eksik olmayan bir atmosfer ve bolca hüzünle bizi bize anlatmayı deniyor yönetmen. 70’li yıllara dönüş yaparak büyümenin eşiğindeki üç gencin üzerinden anlatıyor derdini. Güzel yaşamadıklarının farkında olan insanların öyküsü bu... Hayatın getirdikleriyle yarı şaka yarı ciddi başa çıkmaya çalışanların öyküsü...

 

“İnsanoğlu maymundan geliyor, öyle değil mi? Sence bundan sonra neye dönüşeceğiz?”

Kitaba adını veren “Sırf Bela”, bizi Dragan ile tanıştırıyor. Büyüdüğünü dünyaya ilan etmek isteyen çocuğun yarası, babasının doğum gününü hiç hatırlamaması ve hiç kutlanmaması... Sazan balığı, asker, ilk aşk derken zenginleşen bir öykü.

 

“Problemler üst üste biner, dertlerse istiflenir; tıpkı karton koliler gibi!”

Aleksa’nın ne zaman büyüyeceğini babasına sorup durduğu “Sonuçta... Her şey olacağına varır” da büyüme eşiğini, sokaktaki karmaşa, barlar sokağı, içkiler, kavgalar, intikam ve anne babanın sırları arasında kalma ile harmanlıyor. Tüm bu problemlerin arasında “ne zaman büyür insan” sorusunu yineliyor. Gerçekten de her şey olacağına varır mı?

 

“Her şeye aklım yatıyor da, bir insanın sesinin okyanusu aşarak kulaklarıma ulaşması, bana gerçek bir mucize gibi geliyor!”

Kahramanımız Aleksa’nın ikinci öyküsü “Olimpiyat Şampiyonu” da bir cinayeti merkeze alıyor. Ama polisiye değil. Kafadan kontak karakterler, ölüme karşı duruşlar ve sırlarla dolu öykü Kusturica filmlerinin tonuna en çok yaklaştığı öykü. Aleksa’nın kitap okumaya zorlanmasından yakındığı öykü “Göbek deliği, ruhun giriş kapısı” ise en uzak öykü. Referanslar veren, selamlar çakan Kusturica kısa öyküyü macera dolu son öyküye önsöz olarak tasarlamış.

 

“Tanrı bizi cennetten kovduysa eğer, bu sadece yılanın suçu!”

Beşinci öykü “Yılanın Kıskacında” tamamen düş ile gerçeği birbirine kaynaştırarak anlatılan bir aşk öyküsü. Ebedi ergen Kosta’nın savaş ortamındaki imkansız aşkı... Bölge için bir dönemin klişesi olan imkansızlık... Yılanlara sigara içmeyi öğreten fırlama çocuklar, namı yayılmış bir asker, umut ve dehşet duyguları gözleri buğulandıran köy... Her şeye yeni baştan başlamanın imkansız gibi geldiği bir gün, bir yarın...

 

“Adam olan gerçek bir delikanlı asla ağlamaz. Kendi anası geberse bile!”

Altıncı öykü “Evliliğe Yabancı” sık sık sorduğu nasıl büyür insan sorusunu cevaplayan bir macera tam bir kapanış. Aleksa’nın arkadaşlarıyla atıldığı ve büyüdüğünü ilan ettiği bir cümbüş. Elbette nasıl büyüdüğünü görmek size kalsın ama hayatla diyerek özetleyelim. Otoriteye karşı koymalarla, kandırmacalarla, ilk birliktelikle, kaçışlar ve kovalamacalarla...

 

               Tüm imkansızlıkların içinde büyümenin yollarını arayan kahramanlarıyla Kusturica sıra dışı hikayelerini kalemine döküyor bu kez “Sırf Bela”da... İdealist gençlerin her şeyin gölgesinden sıyrılma çabalarını resmediyor. Karanlık fantaziler ile sihirli gerçekçiliğin harmanı trajikomik olaylar örgüsü politik anektodlarla zamanın ötesine geçiyor. Evet, hayat beş para etmez. Yönetmenin yeni filmini beklerken özlem gidermek isteyenler için biçilmiş kaftan “Sırf Bela” hepsi bu... Ruhun erimesini önlüyor...

 

“Şunu görüyor musun?”

Parmağıyla, göbek deliğimi işaret etti.

“Evet. Ne olmuş?”

“Bu ruhunun giriş kapısı.”

“Göbek deliği... Ruhun giriş kapısı! Dalga geçme benimle!”

“Ciddiyim. Kitaplar ruhun gıdasıdır.”

“Öyleyse ruha falan ihtiyacım yok benim.”

“Ruhsuz yaşayamaz ki insan.”

“Peki ya ruh... O da yenilebiliyor mu?”

“Hayır, ama ruhun erimesini önlemek için, okumak gerekiyor.”

YORUMLAR [0]