OYUN VE BÜYÜ

HAYALLERİN ÖTESİNDE (IMAGINE)

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

Andrzej Jakimowski’nin “Imagine” filmi bize altıncı bir duyudan bahsediyor: Hayal etme gücünden, “muhayyile”den…

Bilgi nedir? “Suje ve obje arasındaki ilişki.” Bu tanım, en sevdiğim ve en kısa yollu açıklama. Buna, kişi ve nesne arasındaki anlamlı bağlantı, diye bir yorumlama getirebiliriz yada bağlantıdan çıkan anlam. Anlama ulaşma çabası,  insanoğluna eklenmiş en temel fıtrat özelliklerinden biri. İnsan bu anlam arayışında doğal olarak elindeki en ilkel araçlardan yararlanıyor: beş duyudan.

Andrzej Jakimowski’nin “Imagine” filmi bize altıncı bir duyudan bahsediyor: Hayal etme gücünden, “Muhayyile”den. Bu Arapça kökenli kelimenin açtığı kapılardan girmeden önce kısaca filmimizi özetleyelim: Görme özürlülerin olduğu bir manastıra, yine görme özürlü  bir eğitmen gelir. Kendisi gibi göremeyen çocuklara, körlüğün “görememek” olmadığını öğretmeye başlar. Eğitmen, diğer körler gibi değildir çünkü. 

Normal insanlar, bilgiye ulaşmanın temel araçları olan görme, dokunma, koklama, tatma ve işitme duyularından birini kaybederse, doğal olarak elindeki diğer duyuları güçlendirmeye ve onlarla hayatını idame ettirmeye çalışır. Yeni öğretmenimizi diğer körlerden ayıran şey de; elde kalan diğer duyuların üzerine “muhayyile”yi ekleyerek yeni bir görme biçimi sunmasıdır.

Burada filmimizn ismi üzerinde biraz durmak gerek: Latince “imago” kelimesi, suret / görüntü, kökeninden gelip, Fransızcaya “imaginer” düşünme / tasarlama olarak türer,  Fransızca’dan da İngilizce’ye fiil olarak  “Imagine” “hayale etme” anlamında oturur. Kelime kökeni önemli, çünkü suretten muhayyileye gidiş biletimiz bu. Zavallı “muhayyile” kelimesini Türk Dil Kurumu,  “hayal gücü” olarak açıklamış ancak hayal gücü “muhayyile” kelimesini tanımlamakta yetersiz kalıyor. Muhayyile, hayal gücünden daha fazlası. Onu anlamak için Farabi’ye başvuracağız: Farabi’ye göre muhayyile, akıl ve duyular arasında bir aracıdır. O’na göre muhayyile akıl ve duyulardan gelen bilgilerin analiz ve sentezini yapabilir, taklitlerini oluşturabilir, yeniden canlandırabilir, tasarımlayabilir. Muhayyile, beden ve ruh; duyu ve akıl arasında bir köprüdür.  

Bildiğiniz gibi, ülkemizde filmlerin orjinal isimlerinin Türkçe’ye çevrimi genelde faciadır. Ancak bu tanımlamayla düşünürsek, “Imagine” filminin “Hayal Et” değil de “Hayallerin Ötesinde” adıyla pazarlanmasını bir tevafuk olarak nitelendirebiliriz sanırım. Çünkü muhayyile hayal etmenin bir adım ötesidir. Hayatta bir karşılığı vardır.

Muhayyile yeteneği, filmdeki eğitmenimizin baston kullanmadan dolaşabilmesi, parmağını tutmaksızın taşırmadan bir bardak su doldurabilmesi gibi normal bir “kör”ün zorlanabileceği şeyleri kolayca yapabilmesine yol açar. Bunlar öğrenciler için o derece şaşırtıcıdır ki, yeni gelen eğitmenlerinin kör olmadığına inanmak isterler. Onu sınarlar. Koridorda önüne engeller koyarak körlük testinden geçip geçemeyeceğine bakarlar.

Okulun “görme özürlü olmayan” diğer eğitmenleri için de şüphe uyandırıcı bir durumdur bu. Öğrencilerinin normal bir kör olmasını istemektedirler çünkü. Toplumun kabul ettiği, alıştığı bir kör algısı vardır. Eğer birisi körse, bu, o körlük sınırları içinde kalmak zorundadır. Aksi halde marjinal, tekinsiz bir kör olacaktır. Bu kötü gidişatı kontrol altına almak için öncelikle eğitmeni denetim altına almak isterler. Yöntemlerinin çocuklar için tehlike oluşturabileceğini söylerler. Güvenlik ihtiyacının arkasına geçip asıl niyetlerini saklarlar. Bir uyarı olarak da, derslerin birinde, dış dünyaya çıkmayı yasaklarlar.

Eğitmenimiz de başka bir şekilde ders vermeyi dener. Okul müdürünün başlarına verdiği görevli, eğitmenin çocukları dışarı çıkarmasını engellemek için derse sokulur. Eğitmenimiz çocukları dış kapının önüne kadar getirir. Onları dışarı çıkaramaz çünkü başlarında bir “polis” vardır. Kapıyı hafifçe aralar, dışarının ışığı içeri girer. İşte burada Palton’un Devlet’inde sözü geçen mağara alegorisi başlar. Bu ünlü mağara alegorisini bir hatırlayalım isterseniz: Yıllarca bir mağaranın içinde, sadece dışardan gelen gölgelere bakarak bilgi edinmeye çalışan mahkumlardan biri, zincirlerinden kurtarılarak dışarı bırakılır. Dışarda gördüğü tüm nesnelerin, mağaranın duvarlarına yansıyan gölgelere ait olduğunu, daha da önemlisi o nesnelerin görünmesini ve gölgelerini sağlayan ana kaynağın, yani ışığın varlığını keşfeder. Mağaraya geri dönüp tüm bunları arkadaşlarına anlattığında da deli olmakla suçlanır, dahası dışlanır.

Filmimizde de, kapının önündeki çocuklar, dışarı çıksalar da göremeyecekleri nesneleri tanımlamaya başlarlar. Duydukları sesleri tahayyül ederek kendileri arasında bir bağ kurarlar, yani bilgiye, anlama ulaşmaya çalışırlar. Tanımlamaları yanlış dahi olsa, muhayyile yeteneğini elde etmeye başlarlar böylece. Mağaranın dışına çıkabilmek için ilk adımlardır onlar.

Ders sırasında küçük bir çocuk, gök gürültüsü duyduğunu zanneder ve yakında yağmur geleceğini söyler. Başlarındaki polis/gözetmen de “O duyduğun, bir jet uçağı.” diyerek müdahil olur. Eğitmen, gözetmene sorar:

-“Senin gözlerin bağlı mı?”

-“Hayır, öyle olsa size nasıl göz kulak olabilirim ki?”

-“O halde derse katılamazsın.”der eğitmenimiz.  

Çünkü nereye varılmak istendiğini görerek çözümlemek imkansızdır. Göz, gözleri gören o “polis” için, muhayyilesini geliştirmesinde bir engel olacaktır. Ancak gözetmene sorsanız, onları korumak ve denetim altında tutabilmek için de gözlerine ihtiyacı vardır. Bu noktada anlarız ki kontrol ve denetim altında tutma ihtiyacı bazı şeylerden mahrum olmayı zorunlu kılar. Odaklanılan şey bir çeşit körlük yaratır. Etrafında olup bitenler artık göz ardındadır. Böylece karanlıkların bir çeşidine mahkum oluş başlar.

İnsanoğlu böyledir, görmeyi bilemezse, bir karanlıktan diğerine geçer durur. Sanılanın   aksine bir tek karanlık yoktur çünkü. Bütün karanlıklar, eğer gönül yordamıyla yürünürse, tek bir ışığa varır. “Karanlıklardan aydınlığa” çıkış vardır. Aydınlığa ulaşabilmek için, illa gözlerin olması da gerekmez. Karanlıklarda yolunu kaybedenler hakkında şöyle der, duyularımızın ötesinde ama şah damarımızdan daha yakında olan:

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun? Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat asıl sinelerdeki kalpler kör olur.” Hacc/46

                                                                                                         

             

 

YORUMLAR [0]