OYUN VE BÜYÜ

GÖZÜNDE GÖZ İZİ VAR TRUMAN!

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

            Henüz bebekken bir yapım şirketi tarafından evlat edinilip bütün hayatının bir televizyon programına dönüştürüldüğünü ve koca bir yalan olduğunu keşfeden “sıradan” bir sigortacının öyküsüdür, The Truman Show.  Andrew Niccol'un senaryosunu yazdığı ve Peter Weir'ın yönettiği 1998 yılına ait film, kısa zamanda kült halini almıştır. Senaristine, yönetmenine ve başrol oyuncusu Jim Carrey'e bolca ödüller getirmiş bu yapım, sinema sanatının felsefeyle ve gelecekle ne denli güçlü ilişkiler kurabildiğine somut kanıtlardan biridir. Film, ülkemizde “Biri Bizi Gözetliyor” tarzı olarak bilinen televizyon programlarına ilham kaynağı ve bu formatın dünyaya virüs gibi yayılmasında ilk domino taşı olmuştur.

            Bundan daha ilginci “Truman Sendromu” denilen sosyopsikolojik bir kavramın oluşmasına neden olmuştur film. Bir Truman Sendromu mağduru, gerçekle kurguyu ayıramayarak, kendisinin başrolde olduğu filmin içinde yer aldığı fikrine kapılmakta.

            George Orwell'ın 1984 adlı romanının artık gerçek olduğu  günümüzde insanların bu tip sanrılara kapılmasını çok görmemek gerektiği kanaatindeyim. Kullandığımız bilgisayarların, tabletlerin, telefonların kameraları, ses kaydedebilme özellikleri, sokaklardaki mobeseler, bilgisayarların işletim sistemlerinin bizi kayıt altına alması, echelon isimli mail ve yazışma kaydeden sistem, NSA, girdiğimiz web sitelerinin bizi gözlemesi, facebook, twitter, snapchat, periscope gibi uygulamalar her birimizi ayrı birer Truman haline getiriyor. Artık çok kolay gözlenebilir, dinlenebilir, okunabilir haldeyiz. Hatta çoğu zaman bunun için gönüllüyüz de. Son dönemlerde yapılan araştırmalardan biri tatildeyken fotoğraf paylaşmada Çin'den (% 64) sonra ikinci ülkenin Türkiye (% 45) olduğunu gösteriyor. Eğer bir ülke olsaydı, Facebook'un, dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi olacağını biliyor muydunuz?

            1998 yılında Truman isimli bir bebeğin bütün hayatının bir televizyon programında yayınlanması için senarist Andrew Niccol'ün binlerce kamera, tamamen oyunculardan oluşan karakterler, satın alınıp dev bir stüdyoya dönüştürülen bir ada, yıldızların yerini alan ışıklar tasavvur etmesi gerekiyordu. Sanırım bugün aynı hikayeyi hayata geçirmek istese alt tarafı bir cep telefonu ve basit bir aplikasyon yeterli olacaktır.

            Truman Sendromu yaşayan insanlara Allah'tan şifa dileyerek, Truman'ın kendisinin gerçek olduğunu düşünsek ve 1998 yılında adadan dışarı çıkan bu sevimli adamı günümüze getirdiğimizi hayal etsek? Ne düşünürdü acaba? Güya özgür olmak için “stüdyo ada”dan stüdyolaşmış koskoca dünyaya çıkmış olmaz mıydı?

            Etrafındaki insanların sahteliğini instagram'daki, facebooktaki mutlu görünümlü insanlar olduğunu, herkesin birer Truman'a dönüştüğünü görse belki de adaya geri dönmek isterdi.

            The Truman Show filmine belki de kaynak olacak hikayeye 1986 yılında The Amazing Stories dizisinde de rastlayabiliriz. Belki biraz daha eşeleyecek olsak bazı çizgi romanlarda da buluruz bu tip “gözleniyorsunuz” öykülerini.

            Orwell'dan bu yana sürekli birileri bizi izlemek istiyor ve sürekli denetim altındayız. The Truman Show'un yayınladığı 1998 senesinin Truman'ı, izlendiğini anladığında insanüstü bir tepki vermiş, tabularını yıkmış ve özgürlüğü seçmişti. Arada ne değişti ki bugün Truman'dan daha fazla gözetim altında bulunan bizler bu durumu böylesi kanıksadık?

            “Gerçekte ne kadar özgürüz?” sorusuna kendince cevap arayan film, bugün de gücünü koruyor. Özgürlüğümüzün ne kadar denetim altında olduğumuzla ilişkili olduğunu anlatıyor bize. Bu durumda da izleyen / denetleyenin gücü devreye giriyor. İzleme gücü, ki bunlar; akıllı telefonlar, insansız hava araçları, istihbarat ağları, ajanlar, casus uydular, dev teleskoplar, bilgisayarlar vs. ne kadar gelişmişse, izleyenin gücü, etkisi o kadar büyük oluyor. Bu da bizim özgürlüğümüzü o derece kısıtlayabiliyor anlamına geliyor.

            Truman Sendromu'na tutulmuş insanlara şaşırmıyoruz bu şekilde. Etrafındaki dünyanın gerçekliğinin kolaylıkla bozulabileceğine inandırılıyor insanlar. Hayatlarının bir senaryo olması ihtimali uzak gel-e-miyor onlara. İzleyenin gücünü o derece kanıksamış ki kendisini de bir aktör olarak seçebilmiş kişi.

            Şu izleme işini biraz açalım.

            Sürekli izleyerek birilerini denetim altında tutma, ilahlık taslama işidir. Çünkü semai dinlerin herhangi birine mensup biri bilir ki, tanrı gözetleyendir. Gözetleme işini devralan kişi, kurum ya da ‘Person of Interest’ dizisindeki gibi bir bilgisayar ya da Philip K Dick'in romanından uyarlanan ‘Minority Report’ filmindeki gibi kahinler, bir çeşit ilah vazifesi görürler. Bu sonradan üretim tanrılara da doğal olarak izleyecekleri kullar, Truman'lar gerekmektedir. The Truman Show filminde tanrılık vazifesini “ay üssü” üzerindeki Ed Harris'in canlandırdığı “yönetmen” üstleniyordu. Kuluna kızarak denizleri kabartıyor, yağmurlar yağdırıyor, zaman zaman da sevgiyle onu okşuyordu.

            Günümüz insanına da -Truman Show'da olduğu gibi- gizli kameralarla değil, ‘notebook’un  kişiye direk bakan kamerasıyla, telefonun ön kamerasıyla, mobeselerle, romanlarla, dizilerle, filmlerle suni tanrı algısı kurulmaya çalışılıyor. Bu uğurda milyonlarca dolar harcanıyor, binlerce saat emek veriliyor. Her şeyi kayıt altına almak için olağanüstü gayretler harcanıyor ki en tepedeki gözlemci tanrı /otorite zihinlerde hep taze kalsın, unutulmasın.

            Peki.

            Madem öyle biz de kendi tanrımızı unutmayalım ve kamerayı icad eden insandaki gözü yaratan Allah'ın izleme kudretine bir bakalım:

            “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf / 16)

            Sanırım tartışma bitmiştir.