SİNEPOEM

GÖRÜNENİN TADINI BIRAKAN RAYİHASIDIR…

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

Tabii her filmin ayrı bir tadı olduğu gibi kokusu var. Tabi ki sinema salonları cezbedici bir kokuya sahip… Koku algısı hiçte öyle yabana atılır bir mevzu değil. Bu duyunuzun hiç olmadığını bir düşünsenize... Bir daha hiç; yağmur sonrası toprak, közlenmiş biber, ıhlamur, çikolata, baharat, kentler, bebek, sevdiğinizin boynunun kokusunu alamadığınızı…

 

Sinema’nın en uzak olduğu duyu…

Bir film kokuyu nasıl anlatır peki? Koku tasviri en zor duyulardan biri… Koku, görsel çağrışımlarla izleyiciye layıkıyla aktarılabilecek, dost ve kolay bir duyu değil. Şöyle bir hafızamızı yokladığımızda kokuyu ana ya da yan konu olarak barındıran kaç film örneği sıralayabiliriz ki… Beyazperdenin hiçte tercih ettiği bir duyu değil koku ve kokunun bıraktığı eşsiz izler. 

Eşsiz bir rayihayı görüp ruha çengellemek yoğun bir hayal gücü gerektiriyor elbet. Bakmak, görmek bazen bir yanılsama olabiliyor. En az belirleyici gibi görünen ama asıl kalbe büyük bir çentik atan koku duyusu nihayetinde…

 

Baştan çıkaran bir koku: Çikolata

Aşk acısına birebir en iyi ilaç olduğuna inandığım ‘çikolata’ kokusuyla başlayalım…  Davetkar kokusu, ağızda eriyen ipeksi yumuşaklığı ve aromasını anlatan cümlelerim yetersiz kalacak biliyorum 3000 yıl öncesinden hayatımıza eşlik eden çikolatayı anlatırken.

İşte izlerken kalori istilasını bana unutturan Chocolate filmi, tadından çok, enfes bir koku bırakıp geçti beyazperdeden…

Film, yabancı bir kadının küçük bir kasaba olan Lansquenet´ye gelip bir çikolata dükkanı açmasıyla başlıyor. Tam kilisenin karşısında açılan bu dükkan kasabalının hem ilgisini hem de tepkisini topluyor. Ama çikolata, karşısındaki kim olursa olsun baş döndürücüdür, sırf kokusu bile insana şehevi bir mutluluk verir. Başdöndürücü çikolata bu kez sosyal bir dönüşüm sağlıyor… 

Bu film damağımızda çikolata tadı bırakmıştı bırakmasına ama filmin başarısı bana kalırsa çikolatanın kokusunu da duyumsamamıza vesile olmasıydı. Hatırlayacaksınız Japonya’da bazı sinemaların, yönetmen Tim Burton´ın Charlie and the Chocolate Factory adlı filminin gösterimi sırasında salona çikolata kokusu yaydıklarını okumuştuk basında.

 

Aşk kokan kentler…

Bir de kentlerin kokusu vardır… Örneğin İstanbul’un kendine has kışkırtıcı bir kokusu var. Woody Allen’a göre ise Paris ve Barcelona aşk kokan kentler.

Vicky Cristina Barcelona filminde, Penelope Cruz ile Scarlett Johansson arasında ateşli sevişme sahneleri konuşuldu durdu. İspanya’ya tatile gelmiş iki kız arkadaş Vicky ve Cristina, burada tanıştıkları bir ressamla yakınlaşmaya başlıyor. İşin içine bir de ressamın eski karısı Maria girince olay daha karmaşık bir hâl alıyor.

Beni ilgilendiren ise kadın-erkek ilişkilerine zekice göndermelerde bulanan Allen’ın kentin görselliğini koklatarak sunmasıydı. Barcelona’yı onurlandırmaya çalışıyordu usta yönetmen ve o rayihayı çok ta güzel üfledi ruhumuza…

 

İz bırakan ten kokusu…

Koku fazlasıyla soyut, anlatımı zor ve bu duyunun görüntüsünün beyazperdeye yansıtılması son derece iddialı ve bir o kadar imkansıza yakın…

Stanley Kubrick'in bile "sinemaya uyarlanamaz" dediği, Patrick Süskind'in "Das Parfüm" adlı yapıtı genç Alman yönetmen Tom Tykwer'in elinde – sinemaya uyarlanabilirliğinin uzun süre tartışılması sonucu - 50 milyon avroluk bir bütçenin de yardımıyla çarpıcı, görkemli, etkili bir filme dönüştü nihayetinde. Tykwer romana sinematografinin elverdiği kadar sadık kalmıştı. E kolay değil buram buram kokan sahifeleri beyazperdeye uyarlamak. Yıllar önce Süskind’in, kaleminin gücüyle neredeyse Paris'in tüm kokularını duyumsamış ve koklama duygumun anlamlı bir eşiğe geldiğini hissetmiştiğimi de not düşeyim.

Paris'te pazarda balık satan bir kadının gayrimeşru çocuğu olarak doğan, terk edilen, yetimhanede büyüyen, köle olarak satılan, ömründe hiç sevgi görmemiş Jean Baptiste Grenouille'nin bir seri katil oluşunun öyküsünü Süskind'in satırlarının büyüsünü yitirmeden beyazperdeye yansımasını izledik sinemalarda.

Grenouille bir köpeğinkini bile aşan olağanüstü gelişmiş koku alma duyusuna sahip, buna rağmen kendine özgü kokusu olmayan bir adam. Doğuştan gelen bu özellik ve onun acınası sevgi arayışının yarattığı psikoz Grenouille'yi bir koku avcısı haline getiriyor. Özellikle de gencecik ve güzel bakire kızların kokusunun peşine düşüyor.

Dokunma duyusunun yerine geçen bu tutku onu, sonradan öğrendiği parfüm yapma teknikleriyle kızları öldürüp kokularını damıtmaya yönlendiriyor. Amaç bu kokularla dünyada bir iz bırakmak… Oysa kahramanımız, onca mücadeleye rağmen geride kendine has kokusu olmadığından hiçbir iz bırakmadan yok olup gitti…

 

Koku temalı bir filmin çekilebilmesi göze alınacak bir eylem değil. Ancak filmin yönetmeni bu handikapı şu sözlerle özetlemişti: "Dürüst olmak gerekirse, bu konuda hiç endişelenmedim. Sonuçta romanın dili sayesinde bu kokular hissediliyordu, kitap kokmuyordu. Yani ortada bir dil problemi vardı. Yazarın romanda kullandığı edebi dili biz de sinema diline çevirebilirsek ve bu konuda elden geldiğince deneysel davranırsak problem çözülecekti. Filmin meydan okuyucu yanı da burada. Zaten meydan okuma yoksa neden o filmi çekeyim ki?"

 

"Ihlamur kokusu ve közlenmiş biber için hayat yaşamaya değer"…
Bir de aşkı, masumane duyguları açığa çıkaran kokular vardır… Hanımelleri, manolyalar… Sabah uyandığınızda güven veren kızarmış ekmek kokusu… Sizi alıp anılara götüren, geçmişe eşlik eden kokular vardır sonra.

İşte izlediğim ve aklımda kokusu kalan filmlerden biri de Shadows… Makedonyalı Senarist ve Yönetmen Milcho Manchevski’nin bu filminde; genç bir doktor, güzel bir eş, mükemmel geniş bir aile var ama hiç bir şey göründüğü gibi değil. O güzel eş tatilde sevgili edinir, oysa hayalinde bile karısını aldatmak istemeyen bir kahraman vardır karşımızda… Genç doktor bir kaza yapar, kazadan sonraki bir yıldaki yaşamla ölüm arasındaki mücadelesi, onu geçmişten de gelen siyasi mücadelesine de sürükler. Mülteciler, Egeliler ve intihar edenlere takılır kafası… Film kokularla söylenir durur; intihar, gölgelerin peşine takılıp sürüklenmek, cinsellik, yaşayamamak, ölüm… Oysa "Ihlamur kokusu ve közlenmiş biber için hayat yaşamaya değer"…

Kokular çok şeyi hatırlatır fakat çok şeyi de unutturur. Tıpkı Melih Cevdet Anday’ın dizelerinde olduğu gibi;

 

Bir misafirliğe gitsem,

Bana temiz yatak yapsalar;

Her şeyi, adımı bile unutup

Uyusam...

 

‘Koku uçar, görünen kalır’ deme yanılgısına düşmeden yeniden düşünün derim. Bu kadar müphem bir duyudur aslında o görünenin tadını bırakan… Şimdi kalkıp bir fincan vanilya ve kakule aromalı çayımı alıp keyifle filmimi yudumlarım. Velhasıl iyi kokuların peşindeyiz, pek tabi iyi kokan filmlerin…

YORUMLAR [0]