OYUN VE BÜYÜ

GÖKKUŞAĞINA BAKMAK: LGBT SİNEMASI ÜZERİNDEN MANİPÜLASYON

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

 

    Manipülasyon, kişilerde ve toplumlarda davranış ve kanaat değiştirmek/geliştirmek için kullanılan yöntemler bütünüdür. Manipülasyon kullanımını gerektiren temel şart, bir topluma yada kişiye doğrudan yaptıramayacağınız bir davranış yada düşüncenin var olmasıdır. Yani yaptırmak istediğiniz bir davranış, yüklemek istediğiniz bir algı var ama “henüz toplum buna hazır değil”. İşte o zaman manipülasyona başvurursunuz.

   

    Manipülasyon bir çeşit yapı bozumu çalışmasıdır. Kavramların anlamlarıyla oynarsınız, “tabu” denilen kalıpları “böyle de oluyormuş” dedirtecek şekilde bozarsınız, çeşitli ajitasyonlarla içinizdeki “iyi”yi harekete geçirip normalde kabul edilmeyecek bir şeyi “iyi insan olmak” adına olumlatırsınız. Normalleştirme, manipülasyonun temel amacıdır. Daha önce olumsuz kabul edilen bir yargı yada davranış “normal” kabul edildiğinde manipülasyon başarılı olmuş demektir.

 

    Sanat, manipülasyon için en çok kullanılan alanlardan biridir. Manipülatif sanat hem esas anlamında manipülasyonu yapılan şeyin konusuna hizmet için hem de gerçek sanat üretimleri için kullanılır. Sanatın, sanat için manipülatif hale gelmesi hayatımızı güzelleştirirken diğeri bizi olmadık çıkmazlara sokabilir. Sinema, manipülasyon kullanımının sanat arazisindeki en verimli tarlasıdır.

 

    Gökkuşağı, yağmur damlaları veya sis bulutlarına yansıyan güneş ışınlarının kırılmasıyla meydana gelen ve ışık tayfı renklerinin bir yay şeklinde göründüğü atmosfer olayıdır. Gökkuşağı, insanlar tarafından her zaman sevilmiş, tanrının bir hediyesi, gökyüzündeki çiçek bahçesi gibi kabul edilmiş, görüldüğünde dilek dilenmesi için bir fırsat, başladığı yerde altın küpünün olduğu bir bereket sembolü gibi çeşitli kültürlerde insana huzur veren, güzel anlamlar yüklenilmiştir. İnka İmparatorluğu bile kendi bayrağına bir gökkuşağı kondurmuş ve göksel bereketler ülkesi olduğunu vurgulamaya çalışmıştır.

 

    Arslanlar, kartallar, yıldızlar vb. gibi gökkuşağı da algı yönetiminin aracı olmaktan kaçamamış ve son zamanlarda özellikle LGBT hareketinin bayrağında sıkışıp kalmıştır. Sembollerin manipülasyon aracı olarak kullanılması LGBT hareketinin kendisine bayrak deseni olarak gökkuşağı renklerini seçmesinden önce de vardı tabii. Ancak bana göre olabilecek en başarılı manipülatif sembol kullanımı örneğini ortaya koyan sanatçı Gilbert Baker'ı ayakta alkışlamak gerekiyor. Çocukların boyama kitaplarında, doğada, yağmur sonrasında, sislerin arasında, anaokullarında, şehir süslemelerinde hemen her yerde karşımıza çıkan Allah'ın bu hediyesi, ancak bu kadar başarılı manipüle edilebilirdi.

 

    Sinemadaki “gökkuşağı manipülasyonu”na bakmadan önce işe biraz daha temelden, edebiyattan girelim:

   

    Bazı edebiyat tarihçileri Gılgamış destanının eşcinsel edebiyatın ilk metni olduğunu savunur. Asur kahramanı Gılgamış ile savaşçı Enkidu arasında eşcinsel bir bağ olduğu iddia edilir.  M.Ö 7. yüzyıl…

 

    İlerleyelim…

 

    İngiliz yazar John Cleland’ın Fanny Hill: Bir Kadının Zevk Anıları eşcinsel ilişki tasvirleri içermesi nedeniyle yasaklanan ilk yapıt olmuştur. Yıl 1749…

 

    İlerleyen dönemde İngiltere'de “Bohem” olarak başlayan eşcinsel edebiyat  Virginia Woolf,  Roger Fry, Duncan Grant, E. M. Forster  gibi yazar ve şairlerin üyesi olduğu “Bloomsbury Topluluğu” ile zemin buldu. Bloomsbury topluluğu sadece şair ve yazarlardan oluşmuyordu. İçlerinde gazeteci, ressam, sanat eleştirmeni ve ekonomist de vardı. Birbirleriyle etkileşim ve destek halindeydiler.

   

    Daha sonraları Marcel Proust, Klaus Mann, Louis Aragon, Jean Cocteau, James Baldwin, Truman Capote, D. H. Lawrence, Federico García Lorca, André Gide, Jean Genet, Tennessee Williams, Thomas Mann  gibi yazar ve şairler gey kimliği öne çıkaran eserler üretmeye başladı. Anais Nin lezbiyen edebiyatının temel taşlarını oluşturdu.

 

    Bize dönecek olursak 17. Yüzyılda Hamamcılar Kethüdası Derviş İsmail’in kaleme aldığı Dellâkname-i Dilküşâ (Gönüller Açan Tellâklar Kitabı) Osmanlı’da eşcinsel metinlerin en ünlülerindendir. 18. yüzyıl Divan şairlerinden Enderûnlu Fazıl’ın Hûbân-nâme (Güzel Oğlanlar Kitabı) adlı mesnevisi farklı milletlerden oğlanları tasvir eder ve eşcinsel edebiyatın başyapıtlarından sayılır.

   

     Daha ilerde Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944),  Abdülhak Şinasi Hisar (1887-1963) Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) örtülü bir şekilde eşcinselliğe atıf yaparken, Mehmet Rauf’un Bir Zambak Hikâyesi’nde  lezbiyen karakteri açıkça görürüz. Biraz ileri sıçradığımızda şiirde Murathan Mungan ve Küçük İskender'i, edebiyatta Atilla İlhan'ın “Fena halde Leman”ı gibi Demir Özlü, Ferit Edgü, Duygu Asena, Selim İleri, Bilge Karasu, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil gibi yazarların eserlerinde eşcinsel temalara, öncülerine göre daha cesur bir şekilde yer verildiğine şahit olabiliriz.

 

    Sinemaya geldiğimizde ise…

 

    Sinema tarihinin ilk gey filmini “Ampulü bulduğu için cennete gider mi?” diye sorduğumuz  Thomas Edison'ın yardımıyla William Dickson çekmiştir. Bu film aynı zamanda sinema tarihinin ilk canlı ses kaydının yapıldığı filmdir. Bir kemancı eşliğinde dans eden iki erkeği görürüz filmde. Sene 1895.

   

    İlk lezbiyen film, Alman yapımı “Pandora’nın Kutusu” (Die Büchse der Pandora /1929) Avusturyalı yönetmen Georg Wilhelm Pabst tarafından çekilmiştir.

 

    Sonraları ise eşcinsel karakterler genellikle ana konuya pek hizmeti olmayan, gülünç, efemine tipler olarak geri planda, üstü örtülü olarak yer aldı. Zaman zaman bazı vamp kadın tiplerde lezbiyenlik bir sos olarak kullanıldı.

 

    Hollywood ise ana akım olarak eşcinselliği temel alan filmler yapmaktan genellikle kaçındı. Bu görevi daha çok bağımsız sinema üstlendi. Ancak Tom Hanks'in başrolünü üstlendiği Philedelphia filmi (Yön: Jonathan Demme / 1993) ana akımda ciddi bir başlangıç kabul edilebilir. AIDS hastası eşcinsel bir adamın verdiği hukuk mücadelesinin anlatıldığı film Türkiye’de eşcinsellik vurgusundan kaçınarak “AIDS hastalarının sorunlarına dikkat çekiyor” diye lanse edilmişti. Tom Hanks  en iyi erkek oyuncu Oscar'ını aldı. Filmin soundtrack albümünde yer alan Bruce Springsteen'in “Streets of Philedelphia” isimli şarkısı hem Oscar aldı hem de listelerde üst sıraları gördü.

 

    Philedelphia'dan çok daha büyük etkiyi, yazar Annie Proulx'un kısa hikayesinden yola çıkılan, Ang Lee'nin 2005 yapımı “Brokeback Mountain” filmi yaptı. Neden? Halbuki beyazperde daha önce de öpüşen erkekler gördü ama Amerikan toplumunun “maço erkek” modeli olan kovboyların eşcinselliği, çok güçlü bir manipülasyondu. Bunun etkisini daha iyi anlamak için gey efelerin filmini izlediğinizi düşünün. Toplumun kültürel kodlarının nasıl parçalandığını, erkek figürünün görünümsel ve kültürel kodlarının -tıpkı gökkuşağı gibi- saptırılıp kırılarak başka bir forma dönüştürüldüğünü ve bunun ödüllerle parlatılıp halka nasıl yedirildiğinin en iyi örneğidir bu film.  

 

    Gelelim bize…

 

    Hollywood sineması eşcinsel açılımını erkek karakterle başlatırken Türk sineması kadın karakterle başlattı. Neden? Çünkü “ataerkil ve maço” bir topluma eşcinselliği direk “erkek” üzerinden veremezsiniz. “Türk erkeği öyle şey yapmaz, ama kadınlarda olabilir.” Bu bilinçsizce yapılan bir açık kapı aralama tekniğidir. Önce “makul” olanla başlarsınız.

 

    Devam edelim...

 

    Türk sinemasında eşcinsel karakterlerin yer aldığı ve iki kadının öpüştüğü ilk film “Ver Elini İstanbul”dur (1962). Senaryosu Attila İlhan tarafından yazılan filmin yönetmeni Aydın Arakon'dur. 27 yıl sonra Türk sinemasında erkek eşcinselliğini konu edinen ilk film gelir, Kadir İnanır'ın eşcinsel oğlu olan bir  babayı canlandırdığı “Acılar Paylaşılmaz” filmi. (Yönetmen: Eser Zorlu) Sene 1989.

 

    Sinemamızda özellikle Atıf Yılmaz filmlerinde eşcinsel öğelere sıkça rastlarız (İki Gemi Yanyana /1963, Dul Bir Kadın /1985, Düş Gezginleri /1992, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar / 1993) onun dışında Halit Refiğ (Haremde Dört Kadın / 1965, İhtiras Fırtınası /1983) Osman F. Seden (Beddua /1980) Mustafa Altıoklar (İstanbul Kanatlarımın Altında / 1996, Ağır Roman / 1997), Kutluğ Ataman ( Lola + Bilidikid / 1999, İki Genç Kız / 2005), Ferzan Özpetek gibi yönetmenlerin eşcinsel öğeler barındıran filmler ürettiklerini görürüz.

 

    Gerek dünya sinemasında gerek Türk sinemasında eşcinsel sinema örnekleri tabi ki bunlarla sınırlı değil ve üretimler devam etmekte. Bu konuda edebiyat ve sinema tarihçilerinden çok daha başka şeyler öğrenebiliriz. Bizim burada kabaca bakmaya çalıştığımız şey, toplum algısının toplu iğneyle nasıl deşildiği ve eşcinselliğin normalleştirilmesinde film üretiminin nasıl rol oynadığı. Özellikle muhafazakar Amerikan toplumunda Obama'nın “aşk kazandı” diyerek eşcinsel evliliğe onay vermesine, twitter- facebook gibi sosyal medyada gökkuşağı profillerinin pıtrak gibi artmasına, eşcinselliği onaylamanın bir mahalle baskısına dönüşmesine bakıyoruz.

 

    Unutmayın ki doğru manipülasyon asla tek bir koldan yapılmaz. Sadece sinema, bir toplumun algısını değiştirecek güçte değildir. Rol modeller üretmeli, farklı sanat dallarında da üretimler yapmalı, siyasi yönlendirmeler yapılmalı, kavramların anlam ve çağrışımlarını değiştirme sürecini başlatmalı (aşk, gökkuşağı, onur, vb.), bir cazibe merkezi kurulmalı, tartışmalar yapılmalı, kışkırtıcı ve tahrik edici eylemler yaparak direnç ölçülmeli, sosyal medya ağı kurulmalı ve hatta  mahalle baskısı yapmalıdır. Bir toplumu manipüle etmek zaman ve çeşitli alanlarda mücadele ister.  

 

    Asla unutmamanız gereken en önemli şey şudur: Manipülasyon “özgür” olduğuna inandırılmamış birine yapılamaz. Manipüle edilecek kişi, kendisinin “özgür” olduğuna, “bir seçim yaptığına” ve “aklıyla doğruyu bulacağına” inandırılır. Algıları kazanmak, toprak kazanmaktan daha önemlidir.

 

    Sosyolog Herbert Schiller'in gözünden bu kazanç nasıl elde ediliyor bir bakalım. Schiller, manipülasyon için beş temel mitten yararlanıldığını anlatır: Bireyselcilik ve kişisel tercih miti: Bu mitin temel kavramı “özgürlük”tür. Yansızlık miti: İyi bir manipülasyon varlığını asla belli etmez. “Şeytanın en büyük oyunu kendisinin var olmadığına inandırmaktır” sözü bu mit için kullanılabilir. Manipülasyon yapılırken sanki “tarafsızmış” gibi davranılır. Değişmeyen insan doğası miti: İnsan doğasının temel özelliklerinin hep aynı kalacağı esasına göre manipülasyon şekillendirilir. Bireyler kendi istekleri doğrultusunda değil; kendilerinden beklenildiğine inandıkları şekilde hareket ederler. Sosyal çatışmanın olmadığı miti: Var olan bozuklukların görülmesini önlemek için suni gündem yaratarak çatışmanın üstünü örtmek.

Medya pluralizmi miti: Medyanın birbirinin aynı alternatifleri sunması şeklinde özetleyebiliriz. Seçim, ancak sonuçları farklı olan olasılıklar arasında yapılır. Aynı sonuca ulaştıran  alternatifler arasında gerçek bir seçim yapılamaz çünkü varacağınız yer her durumda aynıdır.

 

    Medya ve sanat, algı yönetiminin en önemli araçlarıdır. Bunların içinde sinema, kitlelere kolay ulaşabildiği ve duygulanım, etkileşim, rol model üretme, örnekleme ve çeşitli sanat dallarından beslenebilme yeteneğiyle en güçlüsü. Her sanat üretimi bir dünya görüşüyle çıkar, her sanatçının anlatmak istediği bir derdi vardır. Kendince olan doğrularıyla bize yakınlaşmaya çalışır. Bu sanatçının en doğal hakkıdır. Bir film izlediğinizde sadece bir öykü izlemezsiniz. Bir dünya görüşüne de bakarsınız. İşte bu noktada gördüğünüz şeye ikna olma meselesi sizin filtrenizin gücüne bağlıdır.

 

    Herhangi bir sanat eseriyle olan ilişkimizi doğru değerlendirmek, bize neleri önerdiğine dikkatli bakmak zorundayız. Aksi halde ışığın, renklerin ve güneşin sahibi olan Allah'ın bir süslemesi olan gökkuşağına O'nun istediği şekilde bakma yeteneğimizi kaybederiz. İnsanın/ insanlığın nasıl olması gerektiğini, insanı yaratan belirler. Neyi seçeceğimiz, neyi olumlayacağımız, neyi reddedeceğimiz, neleri sevip sevmeyeceğimizin belirlenmesi, filozoflara, politikacılara, şairlere, yazarlara, yapımcılara, senaristlere, oyunculara bırakılacak bir iş değildir. Çünkü onlar neticede Hüdhüd kuşunun Hz. Süleyman'a bildirdiği Sebe halkı gibi beşerdir: “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar.” (Neml / 24)  

YORUMLAR [0]