TAVAN ARASI SAKİNİ

GEORGES MÉLIÉS & EDWIN STANTON PORTER

Nesrin Yavaş

@sinirlisakine

BU YAZIYI PAYLAŞ

“KAMERA, BİLGELİK ARAYIŞIMIZI TATMİN EDER” Jim Morrison

Düşlerin perdeye aktarılabilirliğine çözüm arandığı yıllar geçip gideli bir asırdan fazla oldu. Bugüne baktığımızda ise sinema, geniş imkânları ile düşlerin zihinlerde tasarlandığı gibi perdeye yansıtılabilir olduğu bir durumda artık. Sinema sanatı birçok bakımdan gelişti, kitle iletişim aracı olarak zaman zaman stratejik bir konuma geldi ama aslında aynı çıkış noktasından hiç ayrılmadı. Her zaman düşlerin görülebilir, duyulabilir, hissedilebilir olduğu yer oldu. Perde büyüdükçe türlere, türler başka türlere ayrıldı, zaman aktıkça dönemlere, psikolojiye, sosyolojiye, tarihe açıldı. Görülen ile algılanan arasında ince çizgiye tercüman oldu. Birçok defa madalyonun diğer yüzü ile kitleleri ve bireyleri yüzleştirdi. Sinema, en başından beri en büyük kitle iletişim aracıydı ve olmaya devam ediyor.

Sinematografın icadı aslında oldukça eski tarihe uzanıyor. Sinema aygıtlarının keşfinde/icadında tek bir hat veya zaman dilimi yok, kimin neyi ne zaman icat ettiği muallâkta bir konu bile olabilir. Birçok kişi birbirinden bağımsız ya da birbirini takip ederek birçok icatta bulundular ve/veya icat edileni geliştirdiler. Bir göz deliğinden bakılarak görüntü izlenebilen aygıt ilk defa 1888 yılında yapıldı. Sonraki süreçte birbirinden daha işlevli birçok aygıt geliştirilmeye devam etti. 1900’lere gelindiğinde ise birçok yerde sinema salonları kurulmuştu bile ama günlük yaşamdan görüntüler sunuluyordu ve seyirci için artık ana haber bülteni, reklam filmi tadında görüntüler sıradanlaşmıştı. Bundan sonraki süreçte doğal bir gelişim olarak kitlelere kurmaca öyküler sunmak isteyen yönetmenler doğacaktı. Böylelikle yazımızın konusu, öykülerini film şeritleri ve kamera ile yaptıkları hileleriyle perdeye yansıtan Georges Méliés ve Edwin Stanton Porter olarak belirlenmiş oldu.

Méliés, 1888’de Houdin’in Paris’teki tiyatrosunu satın almış ve çektiği filmleri sinema salonu haline getirdiği bu tiyatroda gösterime sunmaya başlamıştı. Méliés, ilerleyen zamanda bir tesadüfle kamera ile sınırları ne kadar zorlayabileceğini keşfetti. Sokakta çekim yaptığı bir gün kamerası bozudu. Kamera yeniden çalışana dek geçen sürede birçok görüntü kaçırmış, yeniden çekime başladığında aradaki görüntü kaybı Méliés için ilham verici olmuştu. Çekimin başındaki kadın aniden erkeğe, otobüs ise cenaze arabasına dönüşmüştü. Bu vesile ile Méliés fark etti ki, sahip olduğu malzeme ile bindirme, kesme, ekleme, karartma, hızlandırılmış ya da yavaşlatılmış görüntüler yaratabilirdi. Mesela 1900’de çektiği L’Homme Orchestre dönemin izleyicisini müthiş derecede heyecanlandırmış olmalı… 7 sandalye ve bir adam ile 7 kişilik orkestrayı görselleştirmek sahnedeki sihirbazın değil sinemanın meziyetiydi… Bir dakikayı biraz geçkin süresi ile L’Homme Orchestre yüz küsur yaşına rağmen hala hayranlık uyandırmayı başarabiliyorsa bu durum ancak “sinemanın gücü” olarak ifade edilebilir. Sinema sanatının bugün hala değişmeyen konumu, hayallerimizin bir an için yalan da olsa gerçeklik kazandığı alan olmasıdır.

Sinema sanatının ilk yıllarının Méliés’le birlikte ikinci önemli ismi Porter’dı. Porter Méliés’den farklı olarak perdede fantastik bir rüya yaratmaktan öte gerçekçi, toplumsal temaları tercih etti. Bu bağlamda Porter’ın The Kleptomaniac’ı yazarınız için en özel filmler listesinin ilk sıralarındadır. The Kleptomaniac’da Porter paralel kurgu kullanır. Birbirinden bağımsız iki kadın hırsızlık yaparlar ve yakalanıp polis merkezine götürülürler. Kadınların biri zengin, diğeri fakirdir. Fakir kadın, aç olan çocukları için bir somun ekmek çalarken yakalanmıştır. Soruşturma sonrası mahkeme başlar, zengin kadına sandalye verilirken fakir kadın ayakta bekletilir. Dava sonucunda zengin kadın salıverilir ancak fakir kadın tutuklanır. Hikâye buraya kadar en az 100 yıldır ezberlediğimiz hikâye olduğundan pek ilgi çekici gelmese de Porter sözünü finalde söyleyecektir. Önce adalet yazan bir ara yazı ve akabinde perdeye Themis düşer. Terazisinin bir kefesinde altın diğerinde bir somun ekmek vardır. Themis’in tek gözü ise ihtirasla altına bakıyordur! Bir başka filminde, The Life of an American Fireman’de ise Porter, bir itfaiye biriminde belgesel tadında çekilmiş görüntüleri kurgulayarak ve bazı eklemeler yaparak yepyeni bir sinema filmi yapar. Böylece, gerilimin izleyiciyi fazlasıyla etkilediği filmde kurgunun sinema sanatındaki önemi daha da belirginleşmiş olur. 

Sessiz sinema sevdalısı yazarınızın o filmler üzerine söyleyecek çok sözü var ancak kendisi bugünlük bir de sinema sanatının iki önemli türüne öncülük eden The Great Train Robbery ve Le Voyage Dans La Lune hakkında konuşmaya karar verdi… Babalarımızın hala izlemekten sıkılmadığı westernler ve tüm kuşakların uzun yıllar daha izlemekten sıkılmayacağı bilim kurgular… Westernlerin modası, vahşi batının gizemini yitirmesi ile sona erdi. Modernleşme, eşkıyalığın ve kahramanlığın formunu değiştirdi, böylece vahşi batıda anlatılacak ne kovboylar kaldı ne de soyulacak posta arabaları ya da buharlı trenler. Bilim kurguların modası ise uzun yıllar boyunca geçmeyecek, çünkü teknoloji ve modernleşme büyüdükçe gizemi de büyüyor. Vahşi batı, batı ile sınırlanıyor ve vahşeti çağa ayak uyduruyor, form değiştiriyordu ama kâinat ve bilim her zaman sonsuz ve evrensel olma gücünü koruyacak…

Sinemanın keşfi, olması gerektiği gibi insanı direkt en merak edileni resmetmeye yönlendirdi. Ay’da ne vardı ve Ay’a nasıl gidilebilirdi, bir ziyaret imkânı olsa kaşı karşıya kalınacak sürprizler neler olabilirdi? Ve nihayet Voyage Dans La Lune ile düşler, olasılıklar, perdede ilk defa 1902’de kitlelerle paylaşıldı. Aya Seyahat’in hikâye örgüsü Jules Verne’ın “Dünya’dan Aya” ve H.G. Wells’in “Aydaki İlk Adamlar” romanlarından esinlenilerek Méliés tarafından kuruldu. Ay’a seyahat düzenlemek ve bunun nasıl olacağını tasavvur etmek bu zamanlarda zor değil belki ama ya 1902’de ne kadar kolaydı?

1902’de Méliés bunu hayal edebilmiş ve perdeye yansıtırken büyük bir başarı sağlamıştı. Şimdilerde tebessümle ve şirinliğine hayran kalarak izlediğimiz bu 10 dakikalık film o zaman için muhtemelen hayranlık, hayret ve belki korku uyandırdı. Bir roketin içine günlük kıyafetlerle doluşmak Ay’a gitmek için yeterliydi, Ay yüzeyine iner inmez fütursuzca kendini roketin dışına atmak hiç sorun değildi veya Ay’dan Dünya’ya dönmek için roketi bir uçurumun kenarından bırakmaktan fazlasına gerek yoktu… Bilinmeyene karşı duyulan merak, yaratıcılığın sınırlarını zorlarken roketin Ay’a yaklaştığı anı Ay’ın resmini kameraya yaklaştırarak tasarlamanın yüz yıl sonra izleyici için yine heyecan verici olacağından emin olabiliriz… Beri yandan yüz yıl önce olduğu gibi yüz yıllar sonra da değişmeyecek olan, insanoğlunun tahribat refleksi olsa gerek… Var olduğundan bu yana Ay’a suret konduran insan, ona ulaşmak için gözüne saplanmaktan asla  kaçınmayacak. Bugünün bilimkurguları da dâhil olarak en iyi niyette bile ne yazık ki tahribat keşfin ayrılmaz parçası olarak kalacak…

1903 ise büyük bir tren soygunu ile vahşi batının kapılarını açtı. Edwin S. Porter, The Great Train Robbery ile birlikte birçok yeni girişimlerde bulundu. O zamana kadar yatay hareketler görüntüye alınırken Porter, oyuncusunu uzaktan yani arka plandan, kameraya doğru yani ön plana hareket ettirerek görüntüye perspektif kazandırdı. Soyulacak olan kasanın patlatılma anını renklendirerek (filmi boyayarak) daha gerçekçi kıldı… Ortalama 10 dakikalık süresine tekinsiz bir atmosfer ve bolca aksiyon sığdırdı. Finalde, tetiği izleyiciye (kameraya) doğru çekerek de Western’leri ateşledi…

Birkaç film, birkaç adım, yalnızca dile getirmek için… Sinemasal denemeler deneyimleri, deneyimler görüş mesafesini genişletir. Gören göz ise bakan gözden üstündür…

 

YORUMLAR [0]