SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

FİLMLERİN EKİM, SEYİRCİNİN HASAT ZAMANI

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

SONBAHARIN HABERCİSİ, FESTİVAL FİLMLERİNİN, KIYIDA KÖŞEDE KALMIŞ FİLMLERİN VE TABİKİ BAŞYAPITLARIN UĞRAK YERİ FİLMEKİMİ 14. KEZ KAPILARINI ARALIYOR. HER YIL OLDUĞU GİBİ BU YIL DA SİNEMASEVERLERE MÜTHİŞ BİR SEÇKİ SUNAN ETKİNLİKTE KAÇIRMAMANIZ GEREKEN FİLMLERİ SİZLER İÇİN DERLEMEYE ÇALIŞTIK. İŞTE YIL BOYUNCA YOLLARINI GÖZLEDİĞİMİZ O FİLMLER...

 

SLOW WEST (SAKİN BATI): ACELEYE MAHAL VAR

 

Batı nedir? Kapitalizm? Ya da tüketim çılgınlığının kaynağı? Vahşi Batı, Kovboylar falan. Peki ya neresidir bu batı? Tam olarak nerededir, nasıl gidilir oraya? Kapitalizmin uşaklarını takip ederek mi, yoksa tüketerek mi? Ya da ilk gördüğünüz atlı ve silahlı adamın arkasına düşsek bizi batının göbeğine götürür mü? Belki... Modern zamanlarda (ahanda şu zamanlar) sorarsak bu soruyu her kafadan başka sesler çıkarıp sonucu kapitalizme bağlayabiliriz. Geçmiş zamanlarda sorarsak Amerikanın batısı gelebilir belki akıllara. Şu kovboy filmleri tantanasından ötürü. Ama iki cevap da aynı kapıya çıkar aslında. Batı demek hız demektir çünkü. Geçmiş zamanlardaki dünyanın en hızlı silahşörlerinin yerini modern zamanlardaki cüzdanşörler almıştır sadece. Mesele hızdır yani. Batı hızı temsil eder Doğu için. Telaşenin göbek adıdır ya da her şeyin bir anda olup bittiği yerdir kısaca. Batı denince akla en son gelecek şey sükunettir. Hal böyle olunca insan Slow West (Sakin Batı) diye bir film ismine rastlayınca duraksıyor. Zaten hep batı kelimesinin başına vahşi ya da hızlı kelimelerinin eklenmesini saçma bulmuşumdur. Anlamsız bir pekiştirmenin ötesine geçmemiştir benim için. Velhasılıkelam Slow West, sinema salonuna girmeden başlayan bir film. “Batının hızı” dedikleri bu olsa gerek...

 

Oldukça klasik tarzda başlıyor Slow West. Film boyunca ara ara bize eşlik edecek olan dış ses, Jay Cavendish adında 16 yaşında bir çocuğun, aşkının (Rose) peşinden taa İskoçya’lardan kalkıp Amerika’ya geldiğini anlatır bize. Bizdeki deyimiyle “cahil cesareti”ni de yanına alarak atına atlayan bu körpecik oğlan çocuğu batıya hiç de uyan bir tip değildir. Gökyüzüne bakıp yıldızları saymak dışında da pek hüneri yok gibidir. West’in başına hiç de yakışmayan “slow” kelimesinden hallicedir. Neyse ki şansı yaver gider ve Silas’la (Michael Fassbender) karşılaşır. Böylece hikeyemiz şekillenir. Batının her tarafında kol gezen ödül avcılarından biridir Silas. Rose ve babasının başına ödül konduğundan habersiz olan Jay, hem Silas’ı hem de peşlerindeki diğer para avcılarını sevdiği kıza götürmektedir aslında.

 

Slow West’in ismiyle başlayan şaşırtmacası bu kadarla sınırlı kalmıyor. Daha ilk filmini çeken John Maclean’in anlatıma ve türe bu kadar hakim olması başlı başına bir şaşkınlık sebebiyken buna bir de kırılma anlarında seyirciyle oynayacak kadar tavan yapan cesareti ve hüneri eklenince hem şaşırmak hem de hayran olmamak elde değil. Bu anlamda Slow West’in küçük sürprizlerle bezeli bir film olduğunu söyleyebiliriz. Tadında ve etkileyici kullanıyor bunları yönetmen. Karakterleri ve süprizleriyle Coen Biraderleri, finaldeki müthiş çatışma sahnesiyle Tarantino’yu andıran Maclean’in stili daha sonraki filmleri için de merak uyandırıyor.

 

Maclean filmine kahraman olarak Jay’i seçmiştir. Yeryüzünde batıya en az ait olan Jay’i. Ama yüreğinin sesini dinleyen bu adamın hikayesini anlatırken aşkı yüceltmez. Bir kere Jay’in hikayesi başından yamuktur. Yanlış kızı sevmiştir ama bunu bilmeyen tek kişi Jay’dir. Batı gibi aşka da yabancıdır çünkü. Bu yüzden ölümü Batı’nın hızı ve aşkın acısının birlikteliğinden olur. Batı hızlı olduğu kadar acımasızdır. Sevdiğinin kurşunuyla vurulmak yetmez, seni tanımaz bile. Ancak bir başkası onu öpünce hatırlar öyle duyguları ve yüzüne ancak o zaman bakar. Tependen geçen kurşunlar kafana isabet etsin istersin. Ama yok, gider raftaki tuzu vurur onlar da, o da gelir yarana dökülür. Absürdlükte sınır tanımayan Maclean, onca yolu getirttiği kahramanına böyle bir sonu layık görür. Ve iki yolun birleştiği Rose’un evinde Silas ve diğer yoldan gelen yetim ve öksüz çocuklar bile birleşip yuva kurarken, Jay’e yer yoktur. Çünkü burası Batı’dır. Ve burada ne aşk ne felsefe, sadece hız konuşur.     

 

EX MACHINA: NE KADAR MAKİNESİN?

 

Makineler çağının başlamasından önce ve sonra pek çok film izledik bu konuya dair. Romanlar ve akademik makaleler okuduk. Sonuçta her şeyin insanda başladığı ve bittiği fikrini pekiştirdik her defasında. Bu anlamda Ex Machina çok da yeni bir şey söylemiyor. Ama boş bir tekrara da dönüşmüyor. Bu hem filmin söyleyiş tarzıyla hem de ele aldığı konunun gündelik hayatı kapsama katsayısının artmasıyla alakalı. Bir zamanlar bilimkurgu dediğimiz şeylerin içinde yaşadığımız şu günlerde böyle hikayelerin, insanlara sıradan geldiğinin bilinciyle anlatılması gerekiyor haliyle. Ex Machina da bizi bu sıradanlık hissinden çekip çıkarmak yerine bu hissi daha yoğun yaşamamızı isteyen bir film.

 

Blue Book adında bir arama motoru şirketinde çalışan Caleb’in, çalışanlar arasında yapılan bir çekiliş sonucunda şirketin sahibi Nathan’ın evinde geçireceği bir haftalık tatili kazanmasıyla başlıyor film. Ama işin aslı başkadır; Caleb şans eseri seçilmemiştir, Nathan onu seçmiştir. Yeni tasarladığı yapay zekalı robotu Ava’yı test etmek için çalışanları arasındaki en uygun kişi Caleb’dir. Buradaki “uygun” kelimesi oldukça geniş bir alanı kapsıyor. Caleb’in arama motorunda yaptığı aramalar ve bilgisayarı üzerinden yaptığı her şey Nathan için birer veritabanıdır. Onun zekası, hoşlandığı şeyler ve tipler gibi yüzlerce veri Nathan’ın yani Ava’nın elindedir. Dolayısıyla bu 7 günlük test sürecinde Caleb’in yaşayacakları bilimsel bir araştırmanın çok ötesine geçecektir. Ava’nın sadece yapay bir zeka olmadığını biz de her seansta Caleb’le birlikte öğreniriz. Sadece sorulan sorulara mantıklı cevaplar verebilen bir robot görmeyi beklerken, karşısındaki insanı avucunun içinde oynatabilen, psikolojik oyunlarla insanı etkileyebilen, odaya kapatılan bir insan gibi özgürlük mücadelesi veren hatta bir insanı kendine aşık edebilen bir “şey”le karşılaştırır bizi Garland. Bu noktada filmin isminin dayandığı “Deus ex machina” tabiri de anlam kazanır. Antik Yunan ve Roma doğaçlama tiyatrosunda oyunun finali karmaşık bir hal aldığında, kurulan bir mekanizmayla sahneye yukarıdan girerek hikayeyi noktalayan Tanrı karakterine böyle deniyormuş. Birebir çevirirsek: Makineden Tanrı. Bunun günümüzde filmlerde ya da dizilerde “aslında hepsi rüyaymış” gibi tezahürlerini çok kez görmüşsünüzdür. Tabirin ilk çıktığı dönemdeki anlamına odaklanırsak Nathan’ın tanrı, Ava’nın da makine olduğu varsayımıyla Garland’ın böyle bir ismi tercih ettiğini düşünebiliriz. Yani antik tiyatroda vinç yardımıyla sahne alan tanrı, Garland’ın filminde yapay zekalı bir robot aracılığıyla kendini gösterir.

 

Filmdeki teknolojik olayları ve figürleri izlerken “vay arkadaş bu nasıl bir teknoloji” demeyiz nedense. Bizi korkutan şey gelecekle ilgili kaygılarımız değildir. Garland gelecekten değil şimdiden korkmamızı ister çünkü. Filmde Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’ın Blue Book kitabına ithafen uydurulan arama motoru günümüzün Google’ı ya da Yahoo’sudur. Ve aynı Caleb gibi hepimizin “veri”leri birilerinin elindedir. Bu anlamda Garland’ın yarattığı Ava geleceğin değil günümüzün yapay zekasıdır belki de. Diğer bir deyişle dünya üzerinde bir şekilde internete girerek ya da bilgisayarı, cep telefonu vs. üzerinde ufak tefek de olsa bir şeyler yapan insanların hepsinin birer Ava’sı vardır. Her bir Ava kendine özgüdür bu yüzden. Nathan’ın Pollock’un otomatik sanatına gönderme yaprak anlattığı bu kendine özgü ve doğal olarak ortaya çıkan tepkilerin bütünü Ava’yı biricik yapmaktadır. Yine de bu yanılsama filmin anlatmak istediğinden uzaklaştırmaz bizi. Garland’ın meselesi teknolojinin geldiği ya da geleceği son nokta değildir. Bir röportajında belirttiği gibi “bu film, yapay zekalar üzerine duyduğum kaygılardan daha çok, özel hayata müdahale konusunda duyduğum kaygılar hakkında”. Buradan da anlaşılacağı üzere Ex Machina insanlaşan makineler üzerine değil makineleşen insanlar üzerine bir film. Çünkü Ava, insanoğlunun, koynuna aldığı teknolojiden olma çocuğudur. Varolduğu/varolacağı bilinen ama yok olması için hiçbir şey yapılmayan hatta her gün yeni tohumları ekilen...

 

Not: Filmi izlemeden önce Black Mirror dizisinin 2. sezon 1. bölümünü (Be Right Back) izlemeniz önemle rica olunur (!)

 

TALE OF TALES (BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ) : MASALLAR MASALLAR

 

Tale of Tales üç tane masalın içiçe geçtiği bir film. Giambattista Basile’in ünlü masallarından seçilmiş birbirinden ilginç bu öykülerde her masaldaki gibi fantasik öğeler, korkunç canavarlar, periler, devler, cüceler, cadılar, büyücüler, kahinler ve tabiki iyiler ve kötüler de var. Ama bunların yanında, çocuk sahibi olmak için kocasını feda eden anneler, kraliçe olmak için kızkardeşini ölüme terkeden kadınlar, krallık onuru için kızından vazgeçen babalar var. Ama hepsinden ötesi bu masalları anlatan bir Matteo Garrone var. Tale of Tales, Gomorrah filmiyle Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü alan ve tüm dünyada ismini duyuran Garrone’nin İngilizce olarak çektiği ilk filmi. Ortaçağda geçen bu masallarda bile kendine özgü sinema dilinden ödün vermeyen Garrone, hikayeleri görselleştirme konusunda hayli gerçekçi bir anlatım benimsemiş. Birbirinden ilginç karakterleri ve olay örgüsüyle merak unsurunu 2 saat boyunca ayakta tutan Tale of Tales, fantastik bir kara mizah tadındaki anlatımıyla masallara aşina olanlar için bile “farklı” bir film.

 

Tale of Tales’te kötülüğün tarafına çekilen karakterlerin ortak noktaları bencillikleri. Anne olma tutkusu, genç kalma arzusu ve krallık gururunun kötülüğe sürüklediği bu insanlar, daha sonra pişman olsalar da geri dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir. Basile’in masal dünyasında iyiliğin en büyük düşmanı bencilliktir ve bencilliğe düşen insanın yeniden iyilerin tarafına geçmesi neredeyse imkansızdır. Tek bir çıkış yolu vardır. Bencilliğin en yakın yoldaşı olan gururunu ayaklar altına almak. Bir deniz canavarının yüreğini yiyerek dünyaya getirdiği oğlunun karşısında geri adam atmayan anne toprağa karışırken, gençlik arzusu ve kızkardeşi arasında gururunun ve arzusunun sesini dinleyerek gençliği seçen kadın yeniden yaşlılığa dönerken, sadece kızı saraya geri geldiğinde krallık gururunu ayaklar altına alarak hüngür hüngür ağlayan babanın mutlu olabildiği bir dünya inşa etmiştir Basile. İyileri de öyle pirüpak değildir. Masallarda genellikle çok keskin hatlarla birbirinden ayrılan iyi ve kötü karakterler Basile’in masal dünyasında aslında çok yakındırlar. Kendilerine en yakın olan insanların onlara kötülükleriyle tesir ettiğini düşünebilirsiniz ya da çok daha kolay ve normal bir düşünceyle; gerçek olduklarını. Basile, masal bile olsa iyi ile kötünün arasındaki ayrımın çok ince olduğunu göstermek istemiştir. Filmde anneleri, kardeşleri ve babalarının kötülüğüne maruz kalan “iyi” insanlar bir şekilde kötülüğe ve ölüme bulaşmadan yaşayamazlar. Çünkü filmin başında kahinin de dediği gibi “her yeni hayat kaybedilecek bir hayat demek”tir. Ve varoluşu başka bir hayatın sonlanmasına bağlı olan bir hayat, geri kalan zamanında ne kadar mutlu olabilir ki?      

 

DHEEPAN

 

Filmekimi pek çok kez olduğu gibi bu yıl da Cannes şampiyonunu bizlerle buluşturuyor. 68. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan Dheepan’ın kamera arkasında Un prophète / Yeraltı Peygamberi filmiyle tüm dünyada hatrı sayılır bir üne kavuşan Jacques Audiard yer alıyor. Filmin Sri Lanka’daki iç savaştan Fransa’ya kaçan bir adam, bir kadın ve bir kız çocuğunun hayatta kalmak için aile gibi davranmaları üzerine kurulu hikayesi, Montesquieu’nun “İran Mektupları”ndan esinlenilmiş. Filmdeki karakterle benzer şekilde çocukluğunda Tamil askeri olan Jesuthasan Antonythasan, ilk kez bir filmde başrolde yer alıyor. Diğer oyuncular Kalieaswari Srinivasan ve Claudine Vinasithamby ise hayatlarında ilk kez kamera karşısına geçmişler. Tamamına yakını Tamil dilinde olan film bu özelliğiyle de Altın Palmiye alan ilk film olma özelliğini taşıyor. Oyuncuların gerçekçi performansları ve Audiard’ın kendine has anlatım biçimiyle eleştirmenlerin beğenisini kazanan Dheepan 2015’in en önemli filmlerinden. Yönetmeni, öyküsü ya da Altın Palmiyeli olması... Hangi açıdan bakarsanız bakın ama bu filmi kaçırmayın.

 

SAUL FIA / SAUL’UN OĞLU

 

Cannes Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü ve FIPRESCI dahil toplam 4 ödülle dönen Saul Fia, yönetmeni László Nemes’in ilk uzun metraj filmi. 1944 yılının Auschwitz’inde geçen film, Yahudilerin yakılarak yok edilmesinde Nazilere yardım etmekle yükümlü Sonderkommandolardan biri olan Saul’un hikayesini anlatıyor. Yakılacak cesetlerin arasında küçük bir çocuğun olduğu farkeden Saul, çocuğun layığıyla defnedilmesi için imkansız gibi görünen bir işe kalkışacaktır. Nemes filminin esin kaynağı olarak Elem Klimov’un başyapıtı Idi i Smotri / Come and See filmini göstermiş. Eleştirmenlerce de Klimov’a benzetilen Nemes’in tarzı, yurtdışında oldukça heyecan uyandırmışa benziyor. Gerçekçi ve sarsıcı bir anlatım kurmayı amaçlayan Nemes, filmin tamamını 40mm lensle çekmiş. Adının şimdiden soykırım üzerine çekilmiş en iyi filmlerle birlikte anılmasına bakılırsa, Nemes amacına ulaşmış gibi görünüyor. İlk kez kamera karşısına geçen Géza Röhrig’in Saul rolünde gösterdiği başarılı performansın da filmin etkisini artırdığı söyleniyor. Saul Fia’nın, bu yılki Oscar’larda Macaristan’ı temsil edeceğini de belirtmekte fayda var.

 

CAROL

 

2007 yapımı I’m Not There / Beni Orada Arama’dan bu yana sinema filmi çekmeyen Todd Haynes nihayet sessizliğini bozdu. Bu boşluğu televizyon için yaptığı işlerle dolduran yönetmen sinemaya yine Cate Blanchett’le döndü. Patricia Highsmith’in 1952 tarihli romanından uyarlanan Carol, 1950’lerin New York’unda iki kadın arasında yaşanan imkansız bir aşkı konu alıyor. Senarist Phyllis Nagy ilk senaryo taslağını 1996’da yazmış ve yapımcılardan Tessa Ross’un ifadesiyle filmin tamamlanması 11 yıl sürmüş. Cannes’da eleştirmenlerin yere göğe sığdıramadığı film, Therese karakterini canlandıran Rooney Mara’ya kadın oyuncu ödülünü getirmesinin yanı sıra Queer Palmiye ödülüne de layık görülmüştü. Jüri filmi “tarihe atılan bir çentik” olarak tarif etmişti. Film hakkında ortak fikir; Blanchett ve Mara’nın kamera önünde, Haynes’in de kamera arkasında döktürdüğü yönünde. Ödül sezonunda adını sıkça duyacağımız bu “yasak aşk” filmini izleme ihtimali bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor.

 

BASKIN

 

Kısa filmleriyle adından söz ettiren Can Evrenol, 2013 yılında çektiği kısa filmi Baskın’ın uzun metraj versiyonuyla seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Gece devriyesinde olan beş polisin, gelen yardım çağrısı üzerine gittikleri terkedilmiş tarihi bir Osmanlı karakolunda başlarına gelen sıradışı olayları anlatan Baskın, korku türünde hep aynı konuların ısıtılıp ısıtılıp tekrar önümüze konulduğu sinemamıza yeni bir soluk getireceğe benziyor. Fragmanıyla da heyecan uyandıran film, özellikle atmosfer yaratmadaki başarısıyla dikkat çekiyor. Baskın, ilk gösteriminin yapıldığı Toronto Film Festivali’nin hemen ardından Filmekimi’nde Türk izleyicisiyle buluşacak.

 

THE LOBSTER

 

Kynodontas / Köpek Dişi filmiyle dikkatleri üzerine çeken Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos, yine sıradışı bir işle karşımızda. Yakın bir gelecekte geçen filmde, ilişkisi olmayan yalnız insanlar tutuklanmaktadır. Otel adı verilen bir yerde kendilerine bir eş bulmaları için 45 gün tutulan bu insanlar eğer hala bir ilişkileri yoksa Orman’da ölüme terk edilirler. Distopyan bir hikaye anlatan The Lobster, özellikle Lanthimos’un sinemasına aşina olanları mutlu edecek bir anlatıma sahip. Cannes’dan Jüri Ödülü dahil üç ödülle dönen film, yönetmenin İngilizce olarak çektiği ilk uzun metraj filmi olma özelliğini de taşıyor. Başrollerinde Léa Seydoux, Rachel Weisz, Colin Farrell, Ben Whishaw gibi yıldız oyuncuların yer aldığı film hakkında ilginç notlardan biri de çekimlerde nerdeyse hiç makyaj ve ışık kullanılmaması. Bakalım Lanthimos’un hayal gücü, bizi gerçekliğe daha ne kadar yaklaştırabilecek...

   

THE PROGRAM / SON EFSANE

 

İngiliz yönetmen Stephen Frears bu kez Armstrong’un doping skandalının beyaz perde uyarlamasıyla karşımızda. The Program, efsane bisikletçinin 7 kez arka arkaya kazandığı Fransa Bisiklet Turu şampiyonluklarının, İrlandalı bir gazetecenin doping kullandığını ortaya çıkarmasının ardından elinden alınma sürecini anlatıyor. İrlandalı gazateci David Walsh’un kitabından uyarlanan filmde Armstrong’u Ben Foster, Walsh’u da Chris O'Dowd canlandırıyor. İlk gösterimini Toronto Film Festivali’nde yapan The Program, Türkiye’de ilk kez Filmekimi’nde izleyiciyle buluşacak. Film hakkında gelen ilk yorumlar çok iç açıcı olmasa da Frears’ın kamera arkasında, Foster’ın da Armstrong rolünde nasıl bir iş çıkardığını görmek için şans verilebilir.  

 

EL CLUB

 

Tony Manero, Post Mortem ve son olarak No filmini izleme şansı bulduğumuz Şilili yönetmen Pablo Larrain’in son filmi El Club, kiliseden uzaklaştırılan bir grup rahibin ve bir rahibenin bir evde geçirdikleri belirli bir zamana odaklanıyor. Günlük ritüelleri olarak günahlarıyla yüzleşen bu din adamları, geriye kalan zamanlarında yaptıklarıyla oldukça farklı bir din adamı profili çizmektedir. Farklı sinema diliyle son yılların öne çıkan yönetmenlerinden olan Larrain, bazen karanlık bazen ise mizahi bir dil tutturarak gündelik hayattan yeni çıkarımlar yapmamızı istemeye devam ediyor. Şu sıralar Pablo Neruda hakkında bir proje üzerinde çalışan Larrain’in sinemasını keşfetmek için geç kalmış sayılmazsınız.

 

MISTRESS AMERICA / BAYAN AMERİKA

 

The Squid and The Whale / Mürekkep Balığı ve Balina, Margot at the Wedding / Kız Kardeşim Evelniyor, Greenberg ve Frances Ha filmleriyle kendine özgü bir hayran kitlesi oluşturan Noah Baumbach, yine uzmanlık alanı olan aile işlerine dönüyor. Bu kez büyük bir aile buluşması yerine iki üvey kız kardeşin buluşmasını hikayesinin merkezine alan Baumbach, kendine özgü diyalogları ve karakterleriyle sıradanlığın cazibesine cazibe katmaya devam ediyor. Frances Ha’da olduğu gibi senaryoyu Baumbach’la birlikte yazan Greta Gerwig, yine filmin başrolünde. Frances karakteriyle cümle alemin sempatisini kazanan Gerwig’in, Brooke karakteriyle nasıl bir etki bırakacağı ise ayrı bir merak konusu.

 

BUNLARI DA ISKALAMAYIN...

 

* Woody Allen hayranlarının kaçırmaması gereken Irrational Man (Mantıksız Adam) de bu yıl Filmekimi’nin öne çıkan filmlerinden. Yönetmenin benzersiz sinemasının son örneğinin başrollerinde Joaquin Phoenix ve Emma Stone var.

* 17 yaşında Maria adında bir kızın yüreğinin sesini dinleyerek ailesini terk edişi ve kendi yolunu çizişini anlatan Ixcanul Volcano, gerçek bir aktif volkanın etrafından çekilmiş bir film. Berlin’den Alfred Bauer ödülüyle dönen ve gerçek bir hayat hikayesine dayanan filmi, beyazperdede farklı bir kadın profili görmek isteyenler için ısrarla öneriyoruz.

* 1973 yılından 2005 yılına kadar geçen 32 yıllık sürede sadece 4 film çeken Terrence Malick, bir açıldı pir açıldı. 2011-2015 yılları arasına 3 film sığdıran yönetmenin son filmi Knight of Cups, kusursuz aşkın peşinden koşuyor. Başrollerinde Christian Bale, Natalie Portman ve Cate Blanchett gibi yıldız oyuncuların yer aldığı film, Berlin’den eli boş dönmüştü.

* Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metraj filmi Mustang, ilk olarak Cannes’da gösterilmiş ve oldukça beğeni toplamıştı. Buradan Label Europa ödülüyle dönen film, Saraybosna Film Festivali’nde de En İyi Film ve başroldeki beş oyuncusuna toplu olarak verilen En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kucaklamıştı. Beş kız kardeşin özgürlükleri için verdiği mücadeleye odaklanan film, sinemamızın son yıllardaki kayda değer işlerinden.

* 2015 yılının Cannes gibi Venedik fatihi de Filmekimi’nde. Venezuela yapımı olan Desde allá (Uzaktan) yönetmen Lorenzo Vigas’ın da ilk uzun metraj filmi. Hikayesinin aralıklarına Venezuela’daki toplumsal sorunları yerleştiren filmin merkezinde ise genç bir çete lideri ile yaşlı bir adam arasındaki ilişki yer alıyor.

* Ayrıca Cannes Film Festivali’nden; En İyi Erkek Oyuncu ve Ekümenik Jüri Özel ödüllü La loi du marché (İnsanın Değeri), Tim Roth’un erkek hemşire rolünde döktürdüğü En İyi Senaryo ödüllü Chronic (Kronik), Eleştirmenler Haftası ve FIPRESCI ödüllü Paulina, Belirli Bir Bakış ödüllü Hrútar (İnatçılar)’ın yanı sıra Sundance’te izleyenleri büyüleyen ve En İyi Yönetmen ödülünü kucaklayan gerilim dolu The Witch (Cadı), Yine Sundance’te Jüri Büyük Ödülü ve Seyirci ödüllerini kazanan Me & Earl and The Dying Girl (Ben, Earl ve Ölen Kız), The Eighth Day, Mr. Nobody gibi filmleriyle tanıdığımız Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael’in sürrealist esintilerle dolu son filmi The Brand New Testament (Yeni Ahit), Efsane Hollywood yıldızı James Dean’in meşhur olmadan önceki dönemine odaklanan Anton Corbjin filmi Life, La Grande Bellezza (Muhteşem Güzellik)’le kendisine olan hayranlık kaysayımızı dörde beşe katlayan Paolo Sorrentino’nun son filmi Youth (Gençlik), Güney Kore sinemasından sertlik dozu yüksek bir suç ve dram filmi olan Coin Locker Girl (Emanet) ve Altın Palmiyeli yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un son filmi Cemetery of Splendor (Saltanat Mezarlığı) Filmekimi’nin şans verilmesi gereken filmlerinden.

YORUMLAR [0]