SİNEPOEM

EY ÖLÜM, SENİN İÇİN NE YAPABİLİRİM? (THE PALERMO SHOOTING)

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

‘Hadi ölümü onurlandırın… Ölümün gerçek yüzünü anlayın, anlatın. Ölümün bir doğum olduğunu…’

Ölmüş olabilirdik… Ama hayattayız… Peki tam şuanda yaşadığımızın iki katı hissedebiliyor muyuz? Hayır, hiç sanmıyorum… Bilmiyorum kaçıncı kez şansıma yine ölümü yörüngesine almış bir filmin başında otururken buldum kendimi. Aslında filmden öte felsefi bir makale okuyormuş gibiydim neticede tavsiye edilmiş, izlenmesi gerekenler arasındaydı bu kareler.

Griye çalan bir beyazlık içindeki evinde fotoğraf sanatçısı Finn… Hayatı gibi yapay fotoğraflarının başında, düşünceli, yapay nizamda dekorların arasında boğulan bir adam… Hayatın ortasında yaşar kalmış, iç müziğiyle sessiz, gerçek olamayacak kadar muvazeneli bir arayış adamı Finn. Görünür gövdesiyle görünmeze panoromik bir fotoğraf makinesiyle dokunan bir adam. Şaşaalı bir yaşamın düzensiz insanlarından biri, o da herkes gibi ölüleriyle vedalaşmış bir o kadar ölüme yakın. Yani yaşanan dünyanın kıyısında, herkes kadar.     

Hani vardır ya; gidememekle kalamamak arasında asılı kalmak, öyle bir şey kahramanımızın yaptığı. Kendini, zamanı, yaşamı ve ölümü bu kadar sorgulayan kaç insan vardır ki? Bu nedenle film tam bir gerçeküstü kamburunun altında ezilip gidiyor. Yine de Finn, çağımız kapalı mekan insanını, paranın-gücün hakimi ama ruhunun-kaderinin efendisi olamama durumunu özet bir fotoğraf gibi sunuyor önümüze. Her uykuya yatmayı küçük bir ölüm olarak yorumlayan ama ölümden korkan -sakınan- günün başlangıcında her şeyin değişmesiyle uyanan bir adamın yol hikayesi diyebiliriz bu film için.

Soruyor Finn ‘Öldüğünü ne zaman anlarsın? Düş göremediğin zaman mı yoksa gördüğün her şeyin düş olduğu zaman mı? Sonra zaman mefhumuyla kavgalı bir adamdan söz ediyoruz. Arıyor hatta bazen yanıt buluyor alalade bir insandan; ‘Her şey için bir son defa vardır çünkü ölüm vardır… Ama bilmeyiz… Bu nedenle her şeyi son defa yapıyor gibi yapmalıyız. Yani her şeyi ciddiye almalı, sadece kendini değil…’

Sicilya adasının müze kenti Palermo’dayız… İsli, puslu, nefti Düsseldorf’tan çıktık geldik bu güneşli şehre. Palermo antik Yunanca’dan geliyor… Büyük liman… Limanların anası. Sürekli tökezleyen hayatında bilincinin dışına atmaya çalıştığı ölüm korkusu, Palermo’ya gelmeden yakalıyor Finn’i. Ölüm mü kahramanımızı yoksa kahramanız mı ölümü çekim alanına alıyor müphem. Palermo’da tekrar yakalıyor Azrail’in teğet geçen okları. İlk kez doğru zaman ve mekan da yerini alıyor Finn ve yüzleşme başlıyor.   

Fakat ölümle yüzleşmeye bir virgül atıp senaristin araya sıkıştırdığı aşkla yüzleşmeye değinelim kısaca. Finn Palermo’da ölümün peşine düşmüşken resim restorasyonuyla uğraşan Flavia’yla karşılaşıyor. Eros’un okları Azrail’in okları kadar dehşet vermese de Finn aşkın gücüyle ölümle sanki daha kolay yüzleşebiliyor.

Alman punk grubu Die Toten Hosen’ın solisti, Finn’e hayat veren Campino, Ferzan Özpetek’in ‘Karşı Pencere’siyle tanıyıp sevdiğimiz, duru güzelliğiyle göz kamaştıran Giovanna Mezzogiorno ile hem birbirlerine hem filme yakışmışlardı.

Bu filmin ‘ölüm’ temasını arka planına alıp sorgulayan filmlerden ayrıldığı nokta ise bu kez ölüme söz hakkı verilmesi. Başarılı bir şekilde dizayn edilmiş kütüphane dekorunda Finn’in, kendine Frank diyen Ölüm’le fotoğraf üzerine yaptığı felsefi diyalog bol mesaj kaygılı olsa da filmden almak istediklerinizden fazlasını getirip kucağınıza koyuyor.

Finn, nazik ve kırılgan ölümle konuşuyor… ‘Kayboldum’ diyor. Varolan dünyadan korkan bir yığın insan var… Değiştirmek ve baştan yaratmak isteyen insanlar. Bu ölüm korkusu mu? Yaşamdan korkmak ölüm korkusu mudur? Yanıt, ölümden: ‘Ölümün soğuk yüzü vardır sanılır, oysa o bir başlangıç, bağlayan bir kapı… Çıkmaz sokak değil…’ Ve ölüm Finn’in mesleğine atıfta bulunuyor… ‘Yakalanmış hayat: fotoğraf… Dijitallerde ise ‘öz’ü kaybediyoruz… Tıpkı yaşam gibi…’

Ölüme ‘senin için ne yapabilirim’ diye sorabilir misiniz? Kahramanımız bunu yapıyor işte… Korkularından arındığını ve hayatı ve ölümü anladığını göstermeye çalışıyor o dakikadan itibaren müşfikçe bir çabayla. Tanrı, aşk, yaşam… ‘Görebildiklerimize mi yoksa göremediklerimize mi inanıyoruz en çok’ sorusunun arayışı etrafında gezinen film, fotoğraf estetiğini, müziği, en önemlisi yaşamı ve ölümü ustalıkla harmanlıyor.

‘The Palermo Shooting’i (Palermo’da Yüzleşme), 2007’nin yazında aynı gün ölen iki büyük usta, Ingmar Bergman ve Michelangelo Antonioni’ye adadığını belirten ve bir röportajında müzik yapamadığı için sinemacı olduğunu söyleyen Alman Yönetmen Wim Wenders’in teşekkürü en çok, seyirciye Finn’in kulaklığıyla dinlettiği müziklerde hakkettiğini söylemeliyim.

Evet… Detaylar üzerinde çok çalışıldığında mevzunun kendisi unutuluyor. Daha fazla ayrıntıya girmeden sözü filme bırakıyorum. ‘Hadi ölümü onurlandırın… Ölümün gerçek yüzünü anlayın, anlatın. Ölümün bir doğum olduğunu…’

 

 

YORUMLAR [0]