SİNEPOEM

EVLİLİĞİN DAYANILIR AĞIRLIĞI

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

AŞIKKEN KARMAŞIK, EVLENDİĞİNDE ÇETREFİLLİ… DUYGUSAL MUVAZENENİN YİTİRİLMESİYLE, SOSYOLOJİK DENGENİN NASIL ALT-ÜST OLDUĞUNA HER GÜN ŞAHİT OLUYORUZ. VELHASIL; HER ŞEYİN ATASI SAVAŞ, SAVAŞIN Kİ DE İNSAN… DÜNYANIN EN ANLAŞILMAZ VARLIKLARI 14 ŞUBAT’A UMUTLA BAKADURSUN, BİZ ÇIPLAK GERÇEĞİ MASAYA YATIRDIK.

 

Evlilik en iyi ihtimalle sorunlu bir kurumdur… Nerede okudum ya da ne zaman hafızamda yer etti bu cümle hatırlamıyorum. Dilerim bilinçli bir kabullenme değildir.

 

Güllerin Savaşı, İkimizin Hikayesi, Gözlerimi de Al, Boş Ev, Karşı Pencere, Bu Dans Senin, Yasak İlişki, Gilles’in Karısı… Tanıdığımız, bildiğimiz hikayeler. Dünyanın en anlaşılmaz varlıkları olan iki insanın aile kurma girişimiyle çetrefilleşen duygu durumları… Toplumun duruşu, insanları görmek istediğimiz konumları ve derinleşen uçurumlar…

 

1971 yapımı İlk Defa (Carnal Knowledge), evlilik, bağlılık ve cinsellik üzerine kafa yormuş önemli bir örnek. Evlilik için seks vazgeçilmez; meşru ve düzenli seks için evliliğe imza atmak ise elzem. Gençlik yılları ve gizli ihanetlerle başlayan filmde, orta yaşlar evliliğe bakışı tersyüz ederken, korkuları açığa çıkarıyor, yani tek gerçeğimizi. Ingmar Bergman’ın Bir Evlilikten Manzaralar (Scenes From a Marriage) ve Woody Allen’ın Kocalar ve Karılar (Husbands and Wives) isimli filmleri, o dönemin mutlaka göz atılması gereken zengin içerikli belgesel kategorisine alınabilir.

 

‘Kadın seçimini yapıp evlendiğinde, çocuk sahibi olduğunda aşk başlamıyor, duruyor. Sen olduğun yerde duruyorsun ki çocukların devam edebilsin’… Francesca işte bu sözlerle anlatmıştı evliliğini Yasak İlişki’de (The Bridges Of Madison County). Eskimiş, dinginliğe alışmış iki çocuğu olan bir kadın, 4 günlük bir kalp çarpıntısı yaşar fakat seçimini ailesinden yana kullanır. Vadideki Zambak biraz Madam Bovary olmayı deniyor ve çocuklar kazanıyor. Kendini yıllarca ihmal eden bir kadının 4 günlüğüne tattığı hazzın yerine evliliğini tercih etme nedeni çok açık: ‘Aşk beklentilerimizin çok üzerinde bir şey. Robert’la yaşadığımız şey beraber olsaydık devam etmeyebilirdi’

 

Kontrol etme, hakim olma dürtüsünün ilkelliğinin insana neler yaptırabileceğini anlatan bir filmdi Gözlerimi de Al (Te Doy Mis Ojos). Evrensel bir dilin sökün ettiği nadir yapımlardan. İletişime en çok ihtiyaç duyulan kurumların başında gelen evliliğe net bir bakış sergileyen filmde, aile içi şiddet ve erkek psikolojisine anlamlı bir gönderme var. Egoların nasıl çarpıştığına ve şiddetin nasıl usulca hayatımıza girdiğine, bu filmde yakalanmamak mümkün değil. Filmin sessiz sedasız geçip gitmesi ise tamamen gözde starların bu yapımda yer bulmamış olması. Icar Bollain yine de hikayeyi anlatmakta ve oyuncu yönlendirmede öylesine başarılı ki, filmi hatırladıkça hala okkalı bir tokat yemişçesine etkisine girebiliyorsunuz.

 

Evlilik çıkmazının yönlendirdiği en belirgin duygu kuşkusuz ‘arayış’ oluyor. Bunu gözlerden anlamak mümkün. Tıpkı Kim-Ki Duk’un Boş Ev’deki (Bin-Jip) kadın karakterinin hüzünlü ve kaderci ifadesinde olduğu gibi. Her ne kadar fazlasıyla mistizm koksa da bu film, boş evlere sığınan, yüreği boşaltılmaya çalışılmış insanları yakın plana alıyor ve mahremiyet meselesine anlamlı bir dokunuş sergiliyor. Düşsel bir gerçeklikle, sosyolojik baskıların aynı paralelde kendine yer açmasıyla oluşan çıkmazın şiirsel bir anlatımı Boş Ev…

 

Duvarların arkasında olup bitenleri beyazperdeye uyarlamak öyle kolay bir iş değil, tanık olmadığımız nice hayatlar yavaş yavaş çürürken, Ferzan Özpetek’in Karşı Pencere’yi (La Finestra Di Fronte) adres göstererek anlattıkları da yine böyle bir hikaye… Uzun süren bir evlilik, çocuk ve gündelik yaşam telaşı arasında es geçilen ruh bütünleşmesi. Karşı pencereden kendi hayatına bakan sadece Özpetek’in mutsuz kadını değil, tüm kadınlar. Kaçtıklarımıza yeniden sarılmanın narin bir farkındalığı uzanıyor sonrasında.

 

Elegy’de geçen şu cümle hep zihnimin -unutulmayacaklar- bölümünde yer alır. ‘Biriyle seviştiğinizde hayatta sizi alt etmiş her şeyden intikam alırsınız’. Bu duygu gerçek ise -ki bilincin oyunlarını kim yadsıyabilir- bu durumda birlikteliklerde, her defasında kutsal olan o anlara, kumandan edasıyla gidip, düşmanlarınızla yüzleşmeniz kaçınılmaz. O halde tam da buraya yakışan bir cümle işte; biriyle yatmak değil, kalkmaktır zor olan…

 

Evliliklerin en kırılgan olduğu zamanlardan biri ise 5. yıl sendromu sanırım. Blue Valentine’de bu travmanın başarıyla üstesinden gelen Michelle Williams yine sahnede. Bir kadın elinden çıkan 2011 yapımı Bu Dans Senin (Take This Waltz); 5. evlilik yıldönümlerinde konuşacak bir şey bulamayan ama görünürde hiçbir sorunu olmayan Margot ve Lou’nun yitirdikleri heyecana yakın bakış atıyordu. Margot, eskiyi geride bırakıp yeniye yer açtığında tablo netleşir: ‘Yeni şey eskir’… Kendini tanımadan yapılan her arayış aynı yerde düğümleniyor aslında. Mutlu olmayı başaramayan biri; bunun sorumluluğunu karısına yada kocasına yüklediğinde değişen tek şey eşler oluyor. Kendi ile mutlu olamayan kimi mutlu edebilir ki? Bazen ne yaparsak yapalım, olmaz.

           

Olmuyor, evet… Mutsuzluğu görmek cesaret istiyor çünkü. Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road), iki kişi ile tek yol kat edilmesinin zorluğunu çok zarif anlatmıştı. Anlayışlı tarafın her daim kedere boyun eğip, verme eğilimini kanıksaması; kendini, kendine ve duygularına kaptıran tarafın ise körleşmesini…

 

Gilles’in Karısı da (La Femme de Gilles) görmekten kaçtı. Yüksek beklenti, huzuru fersah fersah uzaklara iter ama düşük beklenti de mutluluk garantisi vermiyor. Kendinden giden kocasının karısı olarak kalmak için amansız ve sessiz bir savaş veren Elisa’nın dramı çok gerçek. Canı yanan bir kadının, kızkardeşine çaresizce aşık olan kocasını nasıl bebek gibi koruyup kolladığını görmek garip gelmesin size. Evliliğin karmaşık bir yapısı var; sevgi ve saygıya gereksinim duyan bu kurum, alışkanlık ve merhameti de büyütür içinde. Filmin finali, Gilles’in karısı olmaktan başka bir şey bilmeyen Elisa’nın sessiz dehşeti ile son buluyor.

 

Gilles aşkı uğruna sessizliği seçti, Juana ise avazı çıktığı kadar bağırmayı. Çılgın Aşk (Juana la Loca) 1496’da geçen gerçek bir olayın perdeye aktarımı. Güzel Juana, yakışıklı Felipe’ye evlendikten sonra ‘deli’ gibi aşık olur. 1504’te İspanya tahtına çıkan Juana artık bir kraliçedir ama kocasının kendisini aldattığını öğrenmesi ile aklını yitirmiş bir kadına dönüşür.

Donup kalmış, yakalanmış, köşeye sıkışmış, korkudan allak bullak olan bir kadın ne yapar? Koca bir ülkenin emrine amade olduğu bir kadın nasıl oluyor da; aşk, tutku ve kıskançlığı yüzünden kendi varlığına söz geçiremiyor? Zavallı Felipe’yi anlayın lütfen. Ağzı kanla dolu bir kadının terennüm ettiği aşk şiirlerini hangi erkek dinleyebilir ki?

 

Sevgililer birbirlerinden çok aralarındakini kucaklarlar… İkimizin Hikayesi’nde (The Story of Us) tam da bu oluyor işte. Perdede, yıllarını birbirine hibe etmiş bir çiftin, artık geçmişin hatırlanmasından başka yapacak bir şeyleri kalmadığında evliliklerini masaya yatırmalarını konu ediniyor. Yüzlerde tebessüm oluşturmak için de fazlasıyla uğraş veren filmde anlıyoruz ki; ıskalayarak geçip gidilen yaşamda, fazla biriktirmeden, üstüne toprak atmadan, soluklanarak ve pek tabi çaba göstermekten yorulmadan ilerlemek gerekiyor.  

 

Halil Cibran;

En şık elbiselerin

Diğer yanının tezgahında dokundu.

En tatlı yemeklerin

Diğer yanının sofrasında yediğin.

İstirahat ettiğin en rahat divan

Diğer yanının evindeki.

Allah aşkına!

De bana

Nasıl olur da

Kendini diğer yanından ayırabilirsin? diye soruyor.

 

Öyle ya, nasıl olur da insan hayata uzun bir yol gibi bakıp iki kişi çıktığı yolda, başkalarından korunmak için yanlarına aldıkları silahları birbirlerine doğrultur? Güçlü ve yetkin, koca ve baba, zorlu savaşların kör ve sağır askerleri, adım attıkları, -girdikleri- her yerin bedel ödemeyen işgalcileri, erkekler… İşgal edilen alanlarına ve işgalcilerine sımsıkı bağlı, beklenti, uyum ve rolünü aynı düzlemde eriten, kadın-anne, kendini tanımayı en büyük tehlike belleyen, kanan-kandıran müphem varlık, kadınlar…     

 

Her ne kadar komedi türünde çekilse de 1989 yapımı Güllerin Savaşı (The War of the Roses), çok şey anlatıyordu evlilik hakkında. Barbara ve Oliver uzun yıllarını paylaşmış iyi bir çift. Sorunları aşılamaz ölçüde önlerine yığıldığında ise boşanmaya karar veriyorlar. Ancak, güzel anılar yerine, mal paylaşımı konusunda geliştirilen savunma stratejileri, bir zamanlar birbirlerine çılgınca aşık olan insanları iki düşmana dönüştürür. Aşk yerini savaşa bırakır… Ne tuhaf, evlilik ne hazin bir son aşk için… Gövdelerin ekşimesi bu olsa gerek…

 

Demografik rolünü üstlenen kadın ve erkek, karşılaştıkları anda (seçilenin, seçeni hayatına almasıyla başlayan bir oyunda) birbirlerinin hayatında var olmaya başlıyor. Elbette bu, bir süre sonra ilişki eşiğini geçip mücadele paraleline taşınıyor. İşgal edilen toprakta var olabilme savaşı, ego tatmini… Bir şarkıda da geçtiği gibi ‘aşk yok olmaktır’. En azından taraflardan birinin yok olması gerekiyor bu durumda. Eşit ağırlıklı aşk var mı? Kim dengeden söz edebilir? Duygusal muvazenenin yitirilmesiyle, sosyolojik dengenin nasıl alt-üst olduğuna her gün şahit olmuyor muyuz? Velhasıl; her şeyin atası savaş, savaşın ki de insan…  

 

Burada yazdığım her cümlenin pekiala yanlış olabileceği ihtimalini inkar etmiyorum ve emin olun yazdıklarım konusunda yanılmayı çok isterdim. 

YORUMLAR [0]