OYUN VE BÜYÜ

EFENDİ-KÖLE İLİŞKİSİ (THE MASTER)

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

Bir insan nasıl oluyor da bir başka insana gönüllü olarak köle olmayı kabul edebiliyor? “The Master” filminden yola çıkarak, filmin karakteri Freddy Quell ile birlikte kölelik üzerine bir yolculuğa çıkacağız.

“Boogie Nights” (1997), “Magnolia” (1999) ve “There Will Be Blood” (2007) filmlerinin yönetmeni Paul Thomas Anderson’ın,  Amerika’da bir din olarak kabul edilen Scientology tarikatının lideri L. Ron Hubbard’a bir göndermesi olan film, izlemesi zor bir seyirlik. Film, tek başına ve yavan bir bilgiyle izlendiğinde pek bir şey ifade etmiyor.  Ancak bu filmi “Going Clear: Scientology and the Prison of Belief” (2015) belgeseliyle birleştirdiğinizde taşlar yerine oturmaya başlıyor.

P.T. Anderson herkesin beğenisi için filmler yapmayan bir yaratıcı yönetmen. Bu yüzden “The Master” da sadeliğin sıkıcılığını üzerinde taşıyor. Buna rağmen hemen bir kenara fırlatılacak bir film değil. Çünkü Anderson, Scientology’nin sapkınlıklarını dışa vurmaktan çok, robotlaştırılan insanlar ve efendileri arasındaki ilişkiyi göstermeyi hedef alıyor.

Filmimiz, Amerikan donanmasında denizci olan Freddy Quell’in sapkın ve dengesiz davranışlarını görmemizle başlıyor. Freddy, savaş sonrası kendisine yeni bir yaşam kurmaya çalışsa da başarılı olamıyor. Kız arkadaşı tarafından terk edilmenin travmasını da üzerinden atamayan çaresiz Freddy bir gün Lancaster Dodd isimli karizmatik bir adamla karşılaşıyor ve hayatı değişiyor. Kendisini yazar, doktor, kuramsal felsefeci, nükleer fizikçi olarak tanıtan Lancaster Dodd için Freddy, teorilerini ispatlamak ve kendi dinini yaymak için mükemmel bir araca dönüşüyor. Peki bu nasıl oluyor?

Bakalım:

Dünya, insanları tatmin edebilecek kudrette bir yer değil, dahası, insan da doyuma ulaşabilecek bir canlı değil. İki uyumsuz ve güçsüz yaratılmış bir araya geldiğinde sınırsız ihtirasları için en ilkel güdülerini doyurmaya çalışan insanın dibe doğru inen hikayesi de başlamış oluyor. Bu “dibe iniş”i maddi olarak algılamamak lazım geldiğini birazdan göreceğiz.

İşte bizim Freddy de “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” ayetinden, doğal olarak, habersiz olduğu için bir türlü ehlileştiremediği hayvani güdülerini tatmin etme yollarında kendince debelenip durmaktadır. Bu ruh hali, herhangi bir tarikat için tam da aranılan şeydir. Bu durumda kişi, kendi meşrebine ve eğilimine göre, uygun koşullar oluştuğunda, bir tarikata/cemaate/şeyhe/hocaefendiye/lidere bağlanmaya müsaittir. Lancaster Dodd, tam bir insan avlama uzmanı olduğu için, Freddy’nin bu halini tespit eder ve onun içinde bulunduğu sıkıntıları giderebilecek bir anahtar/şefaatçi olduğunu Freedy’e hissettirir. Freddy de “Kim Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa; biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o, ona can yoldaşı olur.” (Zuhruf 36) ayeti gereğince Lancaster Dodd’a tabi olur.

Uçkuruna ve içkiye düşkün, kavgacı Freddy, toplumda bir türlü yer edinemediği için, böyle bir gruba girmekte ve temel ihtiyaçlarının bedava karşılanmasında hiçbir sakınca görmez. Nitekim yeni cemaati de ona kucağını açmıştır. Üstelik cemaatin lideri Lancaster Dodd yeni kölesini yazmaya başlayacağı kitabı için ilham kaynağı yapmıştır.

Efendi köle ilişkisi sanıldığı gibi dikey değil, askine, yatay bir ilişkidir. Ortada bir tanrı olmadığı için, yani “kul ve kul” arasında gerçekleştiği için, efendi ve kölenin rollerinin yer değiştirmesi olası bir durumdur. Yalnızca “Tanrı-kul” ilişkisi dikey bir ilişki olabilir. Çünkü kul olanın Tanrı’nın yerine geçebilme olasılığı yoktur.  Aradaki mesafe hiçbir şekilde kapanamaz.

Filmimizdeki efendi ve kölemizin ilişkisi de kaçınılmaz olarak yatay şekilde gelişir. Görünüşte Lancaster, karizması, bilgisi ve parasıyla Freddy’nin efendisi gibi olsa da, Freddy’nin köleliğine muhtaçtır. Freddy, ilkel benliğiyle Lancaster için bulunmaz bir denektir. O’nu iyileştirmek/özgürleştirmek, (yani şeyhinin şefaatine nail olması) diğer müridlerine örnek olacak, kendi fikirleri/öğretisi/kerameti, müridlerin daha çok bağlanmasına yol açacaktır.

Lancaster fazla gecikmeden terapilerine başlar. Freddy’nin kendi uydurduğu “bilimsel” metodlarla iyileşeceğini kanıtlamak istemektedir. Bu süreçte Freddy ve Lancaster birbirlerine daha çok bağlanırlar. Freddy’nin köleliği Lancaster’in elinde bir kukla gibi olmasına yol açar. Lancaster, Freddy’i, şeyhine karşı gassal önündeki ölü gibi olan mürid misali, istediği şekilde oynatmaktadır. Pencere ve duvar arasında defalarca dolaştırmakta, anlamsız seanslar düzenlemektedir. Bu sayede Lancaster, insanlar üzerinde nasıl etkili olabildiğini müridlerine gösterir.

“Şeyh uçmaz, mürid uçurur.” sözü bizim Lancaster’ın cemaati için de geçerlidir. Anlattığı bilim ve akıl dışı safsataları insanlar ağızları açık dinlemektedir. Lancaster, yöntemlerinin lösemiyi bile iyileştirdiğini (Dikkat keramet!) söylemekte ve buna insanları inandırmaktadır. “Geçmiş hayatlarımıza erişmeyi başararak, binlerce, trilyonlarca yıl öncesinden gelen hastalıklarımızı tedavi edebiliriz” gibi saçmalıkları satabilmektedir.  Eğitimli ve zengin olan bu insanlar, paralarını, zamanlarını bu safsatacı ve cahil adama teslim etmektedirler. Peki bu nasıl olmaktadır?

Öncelikle Allah’ın evrensel yasalarından biri olan Zuhruf 36 devreye girmiştir. Bu yasa, din, dil, ırk vs gözetmeksizin herkes için geçerlidir ve tıpkı Freddy gibi diğer insanlarda da işlemeye başlar. Bunu şöyle izah edelim: Bir çeşit kişilik bölünmesine uğrayan bu insanlar tıpkı bir bilgisayarın C ve D diskindeki bilgilerin ayrılması gibi, eğitimlerini, bilgilerini ve aklı bir yerde tutmakta, inançlarını da bir başka yerde tutmaktadır. “Akletmez misiniz?” uyarılarını bir kenara atarak, inançlarını akıl temelli oluştur(a)madıkları için bu ikisini asla birbirleriyle ortak çalıştıramazlar. İnsan, akıl temelli bir imanla hareket etmediği zaman inancının esiri olur ve ne kadar aklına yatmasa da inancının ona söylediği bütün saçmalıkları kabul etmeye başlar. Bu sayede Lancaster, “trilyonlarca yıllık” bir dünyadan bahsettiğinde yada keramet uydurduğunda kimse sorgulama ihtiyacı duymaz.

“İnsan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak 6-7) evrensel yasası uyarınca Lancaster da azmaya başlar. Egoları şişer, eleştiriye tahammül edemez, mutlak itaat ister, doyumsuzlaşır, müridlerinden her şekilde yararlanmaya başlar. Hatta karısı, gizli olmak şartıyla, başka kadınlarla olan ilişkisine bile göz yumar. Müridleri bu açgözlü adamı doyurmak için bağış/himmet adı altında paralar bağışlarlar. Kasalar dolmaya başlar.

Biliyoruz ki bir kula bu şekilde bağlanmak açıkça şirktir ve şirk, Allah’ın affetmediği tek günahtır. Tabi ki Lancaster’i bu şirk batağına sürükleyenler de bizzat hükmettiği müridleridir. Köleler efendilerine, efendi de kölelerine köle olmaktadır. İçinden çıkılamaz büyük bir sarmal başlar.

Freddy, dolandığı bu örümcek ağında Lancaster’in köpeği haline gelmiştir. Yeri geldiğinde Lancaster’a saldıranları ısırmaktan, yani şiddet kullanmaktan çekinmez. Lancaster’ın “himmet” yoluyla doldurduğu kasa genişleyince hükümet peşine düşmeye başlar. Lancaster ve hükümet arasında bir kaçma kovalamaca başlamıştır. Gizli kasalar, gömütler oluşur.

Zaman ilerlemekte ancak Freddy’nin tedavisi cevap vermemektedir. Alkol düşkünlüğü, şiddete meyli, sapkın cinselliği düzelemez. Freddy’nin bir umut olarak gördüğü kapı işe yaramamaktadır. İşte burada da kaçınılmaz bir yasa olarak Ankebut 41 devreye girmiştir. Ve ansızın kaçıp gider Freddy. Çareyi kaçmakta arar. Kendisini terk eden kızın peşine düşer. Nihayet bir sinemada sevimli hayalet Casper’ı izlerken şeyhinin O’nu çağırdığına işaret eden bir rüya görür. (Lancaster, rüyada telefon açıp Freddy’nin İngiltere’ye gelmesini ister.) Uyandığında Casper filmde şöyle demektedir: “Bir kaptan asla gemisini terk etmez.” Söylemeden geçmeyelim: Filmin mantık akışına ters olan bu rüya sahnesi yazar/yönetmen P.T. Anderson’un bir oyunu gibi duruyor. Bu sahneye kadar hikayenin akışında Lancaster Dodd’un rüyada yer bildirme gibi bir keramet sahibi olduğuna dair işaret koymuyor çünkü.

İngiltere’de ise büyük bir final bizi bekliyor. Burada filmin gerçek finalinden bahsetmeyeceğiz, o, yazar-yönetmenin arzu ettiği şekilde oluşmuş zaten. Başka birçok şekilde de film bağlanabilirdi. Bizi ilgilendiren final, Lancaster’in sözlerinde… Lancaster kölesi Freddy’e şöyle diyor: “Bir efendiye hizmet etmeden yaşayabileceğin bir yol bulursan, herhangi bir efendiye, bize de haber ver olur mu?” Emin olun ki Paul Thomas Anderson bu topraklarda yetişseydi bu cümleyi şöyle değiştirirdi: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” Bu sözün Zuhruf 36’yla çakışmasını bir kenara bırakalım ve sözün özüne bakalım. Bütün tarikatçılar gibi Lancaster da bir efendiye bağlanmayı zorunlu ve yaşama tutunmanın tek yolu olarak göstermeye çalışıyor. Çünkü oradan geçiniyor. Bu yüzden müridini üstü örtülü bir şekilde tehdit ediyor.

Dünyanın neresinde, hangi dinden, milletten, inançtan, öğretiden olursa olsun bütün cemaat/tarikat oluşumlarının temel düsturunun aynı olduğunu gösteriyor “The Master” bize. Yeryüzünde sahte rabler/efendiler edinmek için kullanılan yöntemler hep aynı. Doğuştan özgür olarak yaratılmış insanın, bir başka insana -gönüllü yada değil- köle olmasını kesin olarak yasaklayan Allah’ın kitabı da şöyle diyor:

“Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i kendilerine rab edindiler. Oysa tek bir ilah olan Allah'a kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. O, onların ortak koştuklarından yücedir.” Tevbe 31

 

YORUMLAR [0]