SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

DÜZ BAKIŞI TERS YÜZ EDEN FİLMLER

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

2.Yaşımıza özel bir liste sunalım istedik sizlere. Öyle bir liste olmalıydı ki bu, bize özgü olmasının yanında bizi siz okuyucularımıza daha iyi anlatmalıydı... Çünkü biz, bu sayfalara ne kadar kelime dökersek dökelim sizin bizi en iyi anlayabileceğiniz yolun filmlerden geçtiğine inandık hep. Sanatta ters bakışın değerini ölçmek bizim haddimiz olmasa da, en azından göstermeyi görev bildiğimizin altını filmlerle kalınca çizmek istedik. Bu doğrultuda yazarlarımızdan; Sinemaya bakışlarını, hayatlarını ya da o an içlerinde bulundukları durumda her hangi bir şeyi ters yüz eden birer film istedik. Ve ortaya sinema tarihinden 13 filmlik “ters yüz eden filmler” listesi çıktı. Her hangi bir sıralaması ya da “daha iyi” olma derdi olmayan bu listenin, filmlere ya da hayatınızda her hangi bir şeye terspektiften bakmanızı sağlayabilmesi umuduyla...

1- ALL THAT JAZZ  (1979) / Bob Fosse

Müzikal, daha çok komedi ve biraz da dram öğeleri içeren bir türdür ve genelde de mutlu sonla biter. Yapısı gereği pek esnetilemez, sonuçta oyuncular düzenli olarak şarkı söyleyerek dertlerini aktarırlar. Ünlü Broadway ve Hollywood yönetmeni Bob Fosse; önce aktör, ardından koreograf ve sonunda da yönetmen olarak yer aldığı müzikal dünyasındaki tüm birikimini yönettiği son Hollywood müzikali olan All That Jazz’e (1979) aktarır. Yarı otobiyografik bir yapıya sahip olan filmin sinema tarihinde kendine has bir yer edinmesini sağlayan ve beni çok etkileyen yanı, ölüm hakkında bir müzikal olmasıdır. Fosse bu filmiyle kendi kariyerini, hayatını, seçimlerini sorgular ve bu sorgulamadan bir başyapıt çıkarır. Filmin âni ve sürpriz finali ise bir sinema dersidir resmen. Artun Bötke

2- MEN & CHICKEN (2015) / Anders Thomas Jensen

İskandinav sinemasının keşif niteliğindeki özgün isimlerinin başında gelen Mads Mikkelsen, Anders Thomas Jensen’in güzide filmlerinin yıldız ismi pek tabii. Mads Mikkelsen'siz düşünemediğim Men & Chicken ise Adams æbler (Adam’s Apples) filmiyle adını dünyaya duyuran Jensen’in, benim için İskandinav sinemasını ters yüz eden filmi. İnsan bacaklı leylekleri ile yer yer bir masal, bütününe baktığımda düşler ülkesine bir yolculuk bileti. İnanç, evrim ve varoluşa genetik faktörleri de katan, kendine has mizah anlayışıyla ve şiddetin alışkın olmadığımız türlüsüyle filmlerini boyayan Jensen, daha çok karanlık yönünü bildiğimiz Nordik filmlerin sürprizlerle dolu dâhisi; Men & Chicken da bu cesur yönetmenin övgüyü en çok hak eden absürtlükler güzellemesi! Dilan Salkaya

3- THIS IS NOT A FILM (2011) / Cafer Penahi

Eğer mevzu bahis ters bakmak ya da ters yüz etmekse Cafer Penahi’nin adı geçmezse olmaz. Sinemada kamera önü yapaylığını gerçeğe en yakın ya da gerçek olgularla sürekli yıkmaya çalışan bu adam, ülkesi İran’da hapis cezası alıp film çekmesinin yasaklanmasının ardından öyle bir “film” ya da “şey” yaptı ki buraya yazacağım hiçbir kelime tarif edemez. Elindeki bilmem kaç yüz milyon dolarlık imkanlarla bırakın hayatı / sanatı sorgulamayı, hikaye anlatmayı beceremeyen yüzlerce yönetmenin fink attığı sinema sektörüne, gerçeğin en sert mizacıyla bir selam çakıyordu hapiste olduğu evinden. Üstelik bunu o niyetle de yapmıyordu Penahi. Kendisine yasak koyanlara inat olsun diye de değil, sadece film yapmak istediği için, evrensel anlamda bildiği tek dil sinema olduğu için yapıyordu. Ve en kalınından bir gönderme ve mütevazı bir gerçeklikle “bu bir film değildir” diyerek... Hasan Hüseyin Toydemir

4- PONTYPOOL (2008) / Bruce McDonald

Eski bir radyocu olarak, ‘Bana bir saat radyoda konuşma hakkı verin, sonra bana dilediğinizi yapın’ sözünü hep anımsarım. Dilin bir virüs olduğunu bilerek seyretmiştim 2008 yapımı, Kanadalı yönetmen Bruce McDonald’ın bu güçlü filmini. Sözcükler virüs kapmışsa insan dehşeti yaşar, yaşadığımız çağda olduğu gibi. Sebebi var bu salgının, elbette çözümü de. Pontypool, derinliği ve incelikli kelime taarruzuyla, düşük bütçeli bir zombi filminin çok ötesinde, kıymeti bilinmemiş bir başyapıt. Bu filmden sonra bildiklerimi yeniden bildim ama ters yüz edilmişliğim hiç geçmedi. Esma Belgin Özdemir

5- MAN WITH A MOVIE CAMERA (1929) / Dziga Vertov

Toplumun sorunlarını yansıtmanın ve bunlara çözüm aramanın sinemanın ana işlevleri arasında yer aldığını söylemek zor. Buna gerek var mı kısmı da oldukça tartışmalı. Her ne kadar genelde belli bir dramatik çatı içerisinde insana dair hikayeler anlatsa da sinemanın öznel bir bakış açısına sahip olduğu kaçınılmaz. Dziga Vertov’un bir manifesto ile dramın halkın afyonu, kurgunun ise gerçekliğin çarpıtılmasına yardımcı olduğunu söyleyen filmi Kameralı Adam’ı (Man With a Movie Camera) ilk izlediğimde, filmler üzerinde düşünme dinamiğim tamamen değişti. Benim için, beyazperdenin kahramanları, senaryo, etik ve estetik kaygılar gibi dinamikleri sorguladığım bir dönem başladı. İzlediğim görüntünün kimin gerçekliği olduğu ve neden bu görüntüler ile anlatılmayı tercih edildiği sorusunu sormak, benim için yeni kapılar açmış; izleme ve eleştiri düşüncelerimi ters yüz etmiştir. Gökhan Gök

6- FAHRENHEIT 451 (1966) / François Truffaut

“Değişen Dünyanın İnsanları” adıyla da bilinen “Fahrenheit 451” gözlerimi açan, sarhoşluğumu gideren bir dost olmuştu. François Truffaut'nın Ray Bradbury'nin aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı bu film bir çok mektup bıraktı bana. İtfaiye teşkilatında çalışan ama yanan evleri söndürmekle değil tüm kitapları yakmakla görevli olan Guy Montag’ın hikayesiydi bu. Halk, tv programlarıyla beynini devlete kaptırmış, hücrelerinde (evlerinde) haplarını içerek, yalandan bir hayatta asil olduklarını zannediyorlardı. İmkanın verdiği hürriyet kavramı sorgulanmalıydı. Kitapları bu yeni dünya da yasak kılıyor (ya da kitaplar artık rol değiştirmiş, bazılarını akıldan ziyade uçurumlara götürüyordu), beni oradan yakalamıştı bu film. Hele ki, kitapları olmadan asla yaşayamayan bir kadının: “...kitaplarımı yaktınız, artık beni de öldürebilirsiniz” dediği ve öldürüldüğü bölüm, yumruklarımı sıkmama vesile olmuştu. Ceyda Saliha Şener

7- LE JEU DE LA MORT (2005) / Thomas Bornot, Gilles Amado, Alain-Michel Blanc

Ölüm Oyunu belgeselinde izlediğim itaat “suçu”, en iyi ihtimalde bile işkenceciler yaratıyordu. Nazi devrinin o çok lanetlediğimiz itaat şekilleri ile bizim her gün sokaklarımızda, evlerimizde yaşadığımız itaat suçu arasındaki ilişki ve içimize kaçıp yerleşmiş olan toplumsal moral ve otorite meselesinin her birimizi nasıl da hızla işkenceci yapabileceği algısı, ters yüz etmişti beni. Dünyada işlenen tüm hukuksuzlukların, tüm adaletsizliklerin tüm katliam ve insanlık suçlarının, bir toplumsal moral adına işleniyor olması dehşet verici! Murderball’da, insanın psikolojisi kadar toplumsal biyolojisinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Hiç birimizin genetik şeridi üzerinde, itaatkâr ya da isyankâr yazmıyor. Kimse anasının karnından direnişçi olarak da doğmuyor. Ama yaşam, bir seçimler silsilesinden oluşuyor. Yaşam şeridimizi, yaptığımız seçimlerle biz yazıyor ve dolduruyoruz. “Hayır!” demek, öğrenilen bir şey… Ve bu “hayır!”, kendi yaşam şeridimize itaatten önce düşmemiz gereken, en önemli ilk not belki de… İtaatkâr bir işkenceci olmak yerine isyankâr bir güç ve birey olmak için. Deniz Keziban Çakıcı

8- THE GOOD SON (1993) / Joseph Ruben

Joseph Ruben’in yönettiği 1993 yapımı “The Good Son” şok eden finali ile seyirciyi ters yüz eden yapımlardan birisidir. Amcası ve yengesi ile yaşamaya başlayan Mark’ın (Elijah Wood) yaşıtı olan kuzeni Henry (Macaulay Culkin) ile başından geçen gerilim dolu hikayeyi anlatan filmin son sekansı şüphesiz izleyen hemen herkesin aklında yer etmiştir. Oğlu ve yeğenini uçurumda sallanırken bulan Susan’ın (Wendy Crewson) yalnızca aralarından birini kurtarmaya gücü yetmektedir. Seçimini kendisini dahi öldürmeye kalkan oğlu Henry yerine masum yeğeni Mark’tan yana kullanan Susan’ın bu hareketi o anda mantıklı gibi gözükse de seyircide ters köşe yapar. Neticede ne kadar kötü olursa olsun canından bir parça söz konusudur. Macaulay Culkin ve Elijah Wood gibi zamanın çocuk yıldızlarını bir araya getiren film yıllar geçse de seyirciyi yerine çivileyen sekansları ile hala hafızalardaki tazeliğini korur. Egemen Tokatlıoğlu

9- RECONSTRUCTION (2003) / Christoffer Boe

Başlangıç mı, yoksa son mu? Hem başlangıç, hem de son. Mitolojik unsurların da referansıyla bir yıkım, bir yeniden inşa... “Biliyorum, belirtmeme gerek yok, ama yapacağım. Bu yalnızca bir film. Bir kurgu. Ama yine de acı veriyor.” Serkan Murat Kırıkcı

10- À BOUT DE SOUFFLE (1960) / Jean-Luc Godard

Serseri Aşıklar, materyalizmin sinemadaki en mistik hali gibidir. İlk kez izlediğinizde ilahi bir aşk duyarcasına seversiniz filmi. Onuncu kez izlediğinizde, artık hiçbir sevginin nedensiz  yere olamayacağını anlarsınız... Aziz Er

11- THE KID (1921) / Charlie Chaplin

Çocuktum, tek kanallı, siyah-beyaz hayatlarımız vardı. Şarlo ile ilk o zaman tanışmıştım. Sonra biraz büyüdüğümde, renkli ve çok kanallı hayatımız başladığı zamanlarda Şarlo’nun bir kurmaca karakter oluğunu, Şarlo diye birinin olmadığını, Şarlo’nun aslında Charlie Chaplin olduğunu öğrendim. Evet, o an biraz ters yüz olmuş olabilirim ama bu “gerçek”, benim Chaplin sevgimin ve hayranlığımın başlamasına engel olmadı. Sinema, benim için her daim önce biraz Chaplin demektir. Nesrin Yavaş  

12- THE WILLOW TREE (2005) / Majid Majidi

Filmde görme engelli Yusuf’un görmeye başlamasının yaşattığı duygu yoğunluğu, o anı gerçekten yaşıyormuşum hissi ve bir damla yaş...  "Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!" ( İbrahim Suresi 34. Ayet ) Hayatımda şükredeceğim onca şey varken Yusuf aracılığıyla nankörlük yapmaya devam ettiğimi bir kez daha yüzüme vurdu Söğüt Ağacı. Her güne daha iyi biri olarak başlamaya karar verip iyi şeyleri ötelemeye devam ederken, bir film sizi allak bullak ve ters yüz edebiliyormuş... Şenol Çöm

13- LEVIATHAN (2014) / Andrey Zvyagintsev

Son dönem Rus Sinemasının en etkili yönetmenlerinden Andrey Zvyagintsev imzalı Leviathan'ı ilk izlediğimde, uzun bir süre oturduğum koltuktan kalkamadım. Hani denir ya: 'Bir film izledim hayatım değişti', ben o gün bu sözü bana söyletecek filmle tanıştım. Birey-din-devlet çatışması, aile içi problemler, büyüme (ergenlik) sancıları, güç, ihanet, çaresizlik, güven, adalet ve sosyal ilişkiler gibi her biri üzerine ayrı bir film çekilebilecek detayları kusursuzca bir arada tutuyordu. Kurgusu, sinematografisi ve oyunculuklarıyla da her defasında izlemekten keyif aldığım bir sinemasal şölen olarak kalacak. Gülce Behin

 

YORUMLAR [0]