MEDYAHOMUNCULUS

DİL, İRADENİN HIÇKIRIŞIDIR (WAKING LIFE)

Ceyda Saliha Şener

@corvusunanamne

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

        2001’de çekilen Amerika yapımı bu filmi Richard Linklater yazmış ve yönetmiş. Rolling Stone dergisinde bu film hakkında “Aslında uyanık halimizde mi ayakta uyuyoruz yoksa rüyalarımızda mı ayakta yürüyoruz” diye yorum yapılmıştır. Dijital rotoskop olarak  ilk defa farklı bir teknik denenmiş animasyon bir filmdir bu. Bitirme tezi sayılabilecek ağırlıkta metinlerden oluşan film, ilk önce gerçek oyuncularla çekilip, daha sonra çizime dönüştürülmüştür. Glover Gill müziğini yapmıştır.

 

        Senaryo düşten hayata, algı-zihin-akıl eğreltisine gömüyor insanı. Realizmden rasyonalizme, septik insanın ruh halini “sallanmış” olan izleyenlere gösteriyor. Dünyaya gelerek hepimiz sallandık bunu biliyoruz. Perişan bir suçlu gibi, yırtılmış onurumuza el ararken, bilginin ve fenomenolojinin hendesesinde “yazgıya” biniyor ve nereye gittiğimizi bilmiyoruz.

 

       Bir renk söyle” –mavi”, bir sayı söyle “–bir, iki, üç” böyle başlar film. Daha sonra şu cümle filme ana temasını vermiştir: “Yazgıdır rüya.” Çarpmış timsahın gözlerinin işe yaramaması gibi duvardaki cümleyle bir daha kafayı sert bir yere vururuz. “–Yani istediğim; seslerin zengin ve belki birazcık dalgalı olması. Akortsuzmuş gibi.” Düşlerinden şehre takılarak dönen adam hayalle gerçek arasındaymış gibi görünse de, şu sözlerden, “otostop yapıp, aşağıdaki şeritlerin üzerinde biraz havalanmaya ne dersin?” cümlesinden anlarız ayaklarının aslında hiç de yere basmadığını. Teknesine “Seyr-i Alem” adını koyan öğrenci ve aylak görünümlü bu düşlü, bu kullandığı aracın kişiliğinin uzantısı olduğunu belirtir.

 

“Bu da dünyaya açılan pencerem,

Her dakikası ayrı bir gösteri.

Bu gösteriyi yeterince anlamayabilirim,

hatta ona katılmam da gerekmez.

Ama diyeceğim şu, onu kabul eder

ve kayar giderim.”

 

       Bu filmi buldum ya, benim logos aracım kendisine mutluluklar hediye etti. Amak-ı Hayal okuyup ardından Sadi’ye bir balık gözü bırakıp, Arabi’den ödünç ayna isteyebiliyorum. Kant, Hegel, Descartes, Hume, Kierkegaard elimden tutuyorlar. Değişik bir araç bu bindiğimiz. Gidiyor gibi ama gitmiyor. Ses var gibi değil. Yok. Herkesin içinden geçen konuşmaları duyabilme gücü armağan edilmiş. Bu filmde durumum bu işte.

Mutluluğuma kısrak sözler buluyorum “daha-da”larım çatışmıyor eyvah!

 

“Akıntıya karışmak istersin.

Deniz ırmağa hiç hayır der mi?

Bir yere varmaktansa

hep yola çıkmak en güzeli.

Tanışmalardan ve elvedalardan

tasarruf etmiş olursun.

Yolculuk açıklama değil,

Sadece yolcu ister.”

 

Tutmayın beni. Kitap okuma heyecanım harlandı. Anlama yetim sentetik bir kaynak buldu. “Bu, gezegene renkli bir kalem kutusuyla gelmeye benziyor. Kutunuz 8'li ya da 16'lı olabilir.” Benim renklerim ne acaba? Yoksa kutu ve renklerden soyutlanmak aklımın alışkanlığı mı? Filmlerle çıktığımız yollara hayat fotoshop yapıyor. Issız kalmak istemiyor bedenimiz. Şarkıları hep bu yüzden söyleriz. Film abi şöyle diyor ilerleyen dakikalarda “-Sartre bir zamanlar kendisiyle yapılan bir röportajda ‘hayatında bir gün bile umutsuzluğa kapılmadığını’ söylemişti. Bu nasıl mümkün diye soruyor içinizdeki çıkrık. Harbi mi Sartre? Hiç kalmadın mı? Arkasından konuşma devam ediyor ve şunları söylüyorlar. “Ama bu adamlar okunduğunda ortaya çıkan bir şey var. Hayata dair bir bulantı duygusu değil, daha çok kendi hayatına egemen olmaktan gelen gerçek bir coşku. Kendi hayatını kendin yaratırmış gibi.”

 

Müzik dinlerken, kitap okurken, film izlerken kendimize ait ömre olan otoritemizi sağlamlaştırıyormuşuz meğer. Bir düşü öteleyerek sağlığımıza kavuşuyormuşuz.

“Postmodernistleri belli bir ilgiyle hatta hayranlıkla okudum. Ama onları ne zaman okusam beni hep berbat bir tatminsizlik duygusu sarıyordu. Sanki kesinlikle temel olan bir şeyi dışta tutuyorlardı. Bir insandan sosyal bir yapı olarak söz ettiğinde, güçlerin çakışması nedeniyle, parçalandığını ya da sınır vakaya dönüştüğünü söylediğinde, yaptığın şey; mazeretler dünyasına yeni bir kapı açmaktır. Sartre sorumluluktan söz ettiğinde, soyut bir şeyden söz etmiyordu. Dinbilimcilerinin üzerinde tartıştığı bir çeşit varlık ya da ruhtan söz etmiyordu. Daha somut bir şey… Seninle ben konuşuyoruz. Karar alıyoruz. Uyguluyor ve sonuçlarına katlanıyoruz. Dünyada altı milyar insanın olduğu ve arttığı doğru olabilir. Bununla birlikte yaptıkların bir farklılık oluşturur. Her şeyden önce somut olarak bir farklılık yaratır. Diğer insanlar için bir farklılık yaratır ve bir örnek oluşturur.”

 

DÜNYAYA GELEREK HEPİMİZ ‘SALLANDIK

 

Ne zamandır dokunduğum kitaplar ve üniversitedeki hocalarımla yaptığım konuşmalar gibisini filmlerde görmemiştim. Uyuşuk geçen pratik hayatta, hafızayı sadece rekortmen yapmak isteyenler var. Oysa düşünmek, anlama yetisi –bunlar- dünyanın 12’li boya kalemlerine benzemez. Bak filmde düşçüye ne diyorlar. Kaç milyar insan olursa olsun, tek bir insanın yaptığı şey, herkesten farklıdır, örnektir. Filmler insanın üniversitesidir bunu daha önce de söylemiştim. Arkasından konuşuyor insan “- Kısaca, yani anafikir şurada. Asla kendimizin değerini küçümsememeliyiz...Ve kendimizi değişik güçlerin kurbanı olarak görmemeliyiz. Kim olduğumuzun kararını biz veririz.”

 

Oturup dersini görür sinema izleyicisi. Her yerde ve her şeydesin. Toza karışmış benliğin, kim tutar yolunu. Bir eşekten diğerine yük olduğumuzu sandığımız kalıntılarımızla, algılar dünyasında sürekli ateşleniriz. Yalıtılmışlığımızı aşma arzusundan doğar gibi bir cümleyle daha çarpışırsınız. Artık seyrederken bir şey yiyip içmeye tahammülünüz kalmaz. Bırakırsınız dünya ile bağınızı, kesmeşeker bile gerekmez elinize. İradenin hıçkırışıdır dil. Başlamış olan filmde oluşa karşı direniş cümleleri devam eder: “Yaşadığımız tüm soyut ve kavranamaz şeylerde iletişim kurmak için aynı simgeler sistemini kullanıyoruz. Ne demek "hayal kırıklığı", "öfke" ya da "aşk"?  "Aşk" dediğimde ses ağzımdan çıkar... Sonra diğer kişinin kulağına çarpar, beyninin kıvrımlı kanallarında yolculuğunu yapar. Yani, sevginin bulunduğu ya da bulunmadığı anılardan geçerek, dediğimi kaydederler, sonra 'evet' derler, anlamışlardır. Peki ama anladıklarını nasıl bilebilirim? Çünkü sözcükler uyuşuktur. Sadece simgedirler. Ölüdürler, anlıyor musun?”

 

           Keyfim gittikçe artıyor. Daha dakikaların başında sayılırım. Uzun trende duraksız nefes alıyorum. İstediğim seyre dalıyorum. Ayaklar tumturaklı bir yere düşmüştür; doğrudur. Düşleri çoğaltarak yerin öfkesinden beni bana sığdırıyorum. Film değil sanki bu izlediğim. Beynimin karıncalarını dansa davet ettiklerini görüyorum. Sallanıyorum. Ayaklarımı kullanmadığım yerde neden bu kadar çok hareket ediyorum.

      

Sesleniyor bana “Ve deneyimlerimiz o kadar kavranamazdır ki. Algıladığımız pek çok şey anlatılamaz, dile getirilemez.” Gerçeklikle iç içe karışan bir düş ve hayat sarmaş dolaş yürür bizimle. Ama biliyoruz ki bir film bazen tek bir insan gibi durur karşımızda. Tek karakterin tek sesi ve görüntüsü gibi. Böyle hissedilmesi kendi huniliğimizdendir. Çoğul olarak gelen geliciler, kendimizin mülküne çoktan geçmiş, filmin de yönetmeni biz olmuşuz ya da öyle zannettirilmişizdir. Kanmaya müsait bir halin, vakıası kibirdir. Biyolojik, antropolojik gelişimin içinde organizmanın kentlere sürgünü pek de doğaçlama sayılmayabilirdi. Bilimsel, endüstriyel, tarım devrimleri yaşamış insanlığın rüyalarını bir bozacıya teminatsız satması da bu yüzden olabilir. Çarkın girdisini değiştiren şey filme göre: “Zekaya zeka, yeteneğe yetenek eklendikçe vites değişir.” Düşülen durum ise “bireyin yükselmesi, bireysel varoluşların çoğalması. Paralel varoluşlarda şimdi birey artık zaman ve mekanla kısıtlı değil. Ve bu -yeni insan tipi evrim-in dışavurumları. Eski evrim soğuk, kısır, etkili, tamam mı? Ve onun dışavurumları şu toplumsal uyum denen şeydir. Asalaklıktan söz ediyorsun, üstünlükten, erdemden değil mi? Savaş, sömürü, bunlar önemlerini kaybedecekler. Bunların evrimle ilgileri kalmayacak. Yeni evrim paradigması bize dürüstlük, sadakat, adalet, özgürlük gibi yeni insan değerleri verecek. Bunlar yeni evrimin dışavurumları olacak. Görmeyi umduğumuz işte bu. Mükemmel olacak.”

 

            Sadakat, özgürlük, erdem bunların hissedilebilmesi için, dışavurumumuza tahakküm eden gerçek düş kırıcıların üremesini durdurmak için, ateş tavırlarla yakmak gerekebilir. İnsanların belirli yapılanmalarının olabilmesi için kaosa ihtiyaç duymalarını düşününce garip gelir. Ama bu hep böyledir. Film düşte seminer vermeye devam eder. “-Ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz, dünyadaki kötülükleri yok etmeye çalışmaz, onun görevi; bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır. İktidarın bizden istediği edilgen gözlemciler olmamızdır.”

 

  Filmi izleyin, ödev verdim size. Bir ses daha yankılanıyor suyumda, içinde yüzüyorum. “Başka birinin düşündeki kahraman olduğunu anladığında kendinin farkına varmışsın demektir.” Paradoksların gerginliğinde, verilerin arasında doksalarımla tutuşuyorum. Benden daha ne istersin beşer? Yularımı bunca parlatmışken ben.

 

“Kalkabiliyorsan kalkmalısın...

Tek yapman gereken... Uyan!

Ben belki de sadece senin kafanda yarattığın bir şeyim”

YORUMLAR [0]

DİĞER YAZILARI

Çalınıyor Adalet, Vurun Duvarları (The Handmaıden)

Hep Ağlıyordu Gemiler, Hep Uçak Olmak İstiyorlardı (The Great Wall)

Birbirimizde Zuhur Ediyoruz (Stranger Than Fıctıon)

Ölüm, Ölür Müsün Başımda, ”Şah” De Hadi (The Seventh Seal)

Gardırop Akıl, Ayna Şehrine Yaklaşırsa… (La Notte)

Kader, Genel Bir Mülkiyet Midir? (The Man Who Wasn't There)

Ölü Yazar Olmadığı Gibi, Ölü Oyuncu Da Yoktur! (Look Who’S Back?)

Şiddet Kullanan Eş, Nasıl Eşses Olabilir Ki? (Arretez Moı)

Acıkan İnsanı Kandırmak Kolaydır (Crow’S Egg)

Her Kitap Anne Değildir Ya Da Bazı Kızlar Yanlış Kitap Seçer (Madame Bovary)

Aynalar Arası Dedikodu (La Double Vıe De Véronıque)

Sine-Retrospektif (Bronenosets Potyomkın)

İnsanı İnsana Yasak Kılamazsınız (Pleasantvılle)

Kitle, Geleceğin İntihar Bombacısı Olmamalıdır (The Man Who Knew Infınıty)

Çamura Ruh Veren Elma (Camılle Claudel)

Lanetli Hayalin Tekamülü (The Wınd Rıses)

Mülkiyet İle Onur Kavramını Evlendirene Yazıklar Olsun! (Marına)

Sadece Konuşan Bir Hayvan Değildik… (Twelve Monkeys)

Devrim Ailede Başlar (Trumbo)

Bütün Saksılardan Sen Mi Sorumlusun Bahçıvan? (Detachment)

Ağlayacak Çok Şey Var, Bari Buna Gülelim (Çingeneler Zamanı)

Çiçeklerin Kokusunu Çoktan Çaldılar (La Maman Et La Putaın)

İnsan, Sadeleşemeyen Bir Oyuncudur (The Danısh Gırl)

Yetişkin İnsan Asla Doğmamıştır (Crımes And Mısdemeanors)

Anmak, Geçmişi Muteber Kılmaktır (To Rome Wıth Love)

Ruhuyla Oynayan Aktörler, Zinciri Kıran Kitleleri Büyütürler (Lısten To Me Marlon)

Dil, İradenin Hıçkırışıdır (Wakıng Lıfe)

İnsan Bazen Akıl Oyunlarında Ray Değiştirir (Irratıonal Man)

Asıl Mesleğimiz ‘Caka Satmak’ (Socrate)

Bazı Filmler Passiflora/Çile Çiçeği Etkisi Veriyor (Tımbuktu)

Benden Başka Bir Beni Sevdim (The Royal Tenenbaums-5 To 7)

Hüzün Yol Kesicidir ((As Good As It Gets)

Bir Sinema Filmi Kaça Ayrılır?

Hayat Senaryosunun Adı ‘Hepsi Birarada’Dır… (La Cıocıara)

Tanımlarımız Hangi Kişilerin Gardrobundan?

Yasakçı Mı, Özgürlükçü Mü Filmler Çekilmeli?

Bazen Katırlara Kelebek Banyosu Uğramaz

Dil Bilmeyen İnsanı Müzik Konuşturur (Almost Famous)

Yalnızlık İstenen Bir Rica Mıdır?

Yarınlarımızı Hormonlarımıza Bırakırsak, Kaos Anne Doğmaz Mı?

Kuşların Da Yürüdüğünü Biliyor Ahtapotlar (Vıvre Sa Vıe )

Sadece İlaçların Yan Etkisi Yoktur! (Je, Tu, Il, Elle)

Huzursuzluk Evlerdeki Yersiz Ejderhalardır

Uğraşılarımıza Örümcekler Oda Kiraladılar (Requıem For A Dream)

Kadınlar İkiye Değil, Nara Ayrılır

'Umut Yok, Korku Yok'

Aşk Cadı Elması Mıdır?

Sinemanın Dili Boğazına Kaçmadı Değil Mi?

Hayatın Çocuğu (Faust)

Sinema İmgelerin Hacimsel Hareketidir (Le Chef)