TERSPEKTİF ANALİZ

DELİRMEK HAKKINI’ KULLANACAKLARA: FALLING DOWN

Evren Kuçlu

@evrenkuclu

BU YAZIYI PAYLAŞ

El attığı dalı kurutmakla meşhur Amerikalı yönetmen Joel Schumacher, istikrar sorununu halledemediği için bazı sürprizleriyle hafızalarda muhtemelen sadece tanıdık bir yönetmen olarak kalacak. Bir yandan, Batman serisine karışarak serinin hayranlarına kafayı yedirtirken bir taraftan da “Falling Down”la (1993) üzerine enikonu konuşulmayı hak edecek kadar başarılı çıkışlar yapmış bir isim söz konusu. Bu yazı ise yönetmenin Batman serisine yaptığı fenalığı unutturabilecek güzellikteki Falling Down’ını anlatıyor.

William Foster/D-Fens (Michael Douglas), berbat bir trafikte, davet edilmediği, hatta istenmediği bir doğum günü partisine katılmak için acele etmektedir. Fakat trafik, İstanbul trafiğini mumla aratacak kadar sıkışık, Federico Fellini’nin “”’taki açılışına selam çakacak kadar ürkütücüdür. Araba içinde sinir krizi geçirmeyi beklemek yerine, arabasını trafiğin ortasına terk ederek randevusunu kendi kendisine verdiği doğum günü partisine yetişmek için başka yol arayan William Foster, film süresince sergileyeceği manyaklık serisine böyle hafif bir alıştırmayla başlar. Cinnet getireceği her halinden belli bu sade vatandaş, boşandığı karısına, biricik kızının doğum günü partisine geleceğini telefonla bildirmeye çalışır. Bozuk parası çıkışmayınca ankesörlü telefonun en yakınındaki markete sokulup para bozdurmak ister. Fakat işletme sahibinin işi yokuşa sürmesiyle deliye dönen Foster, cüssesinden beklenmeyecek hamlelerle marketi ve sahibini yerle bir eder. Sert bir Amerika savunması yapmaya gerek görmeden, marketin sahibini, Güney Koreli olduğunu bildiği için, “sığıntı yurttaş” muamelesiyle aşağılar; fakat bu konuşmasına ve o esnada elinde tuttuğu Coca Cola’ya rağmen o  hala düzen karşıtı bir kaçıktır.

Evine doğru pek de emin sayılmayacak adımlarla ilerleyen akıllı kaçık Foster, kabus gibi başlayıp kendisini bir psikopata çevirecek bu günü, tüm hızıyla yaşamaktadır. Soluklanmak için bir tenhaya çekildiğinde iki çeteci genç tarafından etrafı sarılır. Gençler, dışardan bakılınca içi para dolu gibi duran, oysa içinde domates ekmek bulunan James Bond çantasını kendilerine vermesi için tehdit savururlar Foster’a.  Fakat kahramanımız ‘D-Fens’ artık canı cebinde ve oldukça belalı bir adamdır. Karşısında duran iki çapulcuya boyun eğerek son birkaç saattir sürdürdüğü çıkışı gölgelemeye pek niyeti olmadığından, başına ne büyük bir bela alacağını düşünmeksizin, Güney Korelinin marketinden ödünç aldığı beyzbol sopasıyla genç haydutları bir temiz pataklar. Olay, polis merkezine naklettiğinde Foster, eyalet polisinin konuştuğu suçlular listesinin en popüler kişisidir. Gün içinde işlediği suçlar birbiri ardına merkeze ulaşmaya devam eder. Bu yarı sevimli psikopatın tarzı, polislerin de ilgisini çeker. Zira meslek hayatının son gününü geçirmekte olan hırsızlık masası polislerinden ihtiyar kurt Prendergast (Robert Duvall) bu tuhaf adama kayıtsız kalamaz ve mesleğinin son işi olarak bu ‘vakayı’ biraz da yetkisinin dışına çıkarak üstlenir.

Bu arada az önce patakladığı gençler Foster’ın leşini caddenin ortasına sermek için arabayla silahlı bir saldırı düzenlerler. Fakat birçok insanın hayatına mal olan bu kanlı eylemden Foster bir şekilde yara bile almadan kurtulur. Hatta soğukkanlılığını koruyarak olay yerinde kısa süreli bir inceleme de yapar. Ne de olsa Foster varken polis, polis varken Foster yoktur. Film tüm bu aksiyonlar ortasında klişe sınırına gelir ancak oyuncu senaryo ve yönetmen başarısının bir aradalığı sayesinde kesinkes klişe olmaktan her defasında kurtulur. Böylece D-Fens’in öyküsü hız kesmeden devam eder.

Elindeki içi silah dolu çantayla terör estiren bu iyi ruhlu cani, kendisine düzenlenen suikasten aşırdığı silahlarla birlikte daha eğlenceli bir kaçığa dönüşmüştür. Ama gene de ciddiyetini büsbütün heba etmez. Eylemlerine sistemi kıyasıya eleştirerek devam eder. Hamburgerlerin küçük oluşuna, golf oynayan zenginlere ciddiyetle çatarak; alt sınıfın üst sınıfa karşı sesi olur neredeyse. Ancak ne yazık ki bunların hiçbiri tam olarak onun derdi değildir. Tek amacı bir an önce kızının doğum gününe yetişebilmektir. Bunun önüne geçmeye çalışacak en masum insanı bile süpürecek kadar konsantre olmuştur amacına. Onun randevusuna bu denli bağlılığı en çok, boşandığı karısı Adele’yi rahatsız eder. Öyle ki kızlarının doğum gününe Foster’ın katılacağını duyar duymaz durumu biraz abartarak partiye gelmemesi için emniyet önlemlerini hızla artırır. Polisleri durumdan haberdar ederek zaten aranan Foster’ın daha da aranan adam olmasını sağlar.

Çok engebeli bir “yolu” aşarak biricik kızının doğum gününe gelen bu yorgun adam, Adele’nin abarttığı kadar sert biri hiç değildir. Ancak gördüğü muameleler, bu biçimsiz modern hayat, adını psikopata çıkartmıştır. İşini kaybettiği için beraberinde bir çok şeyi kaybeden Foster, olsa olsa sistem bataklığında “delirmek hakkını” kullanarak kendisini “diğerlerinden” ayırmayı seçmiştir. Faşistliği sadece “dudaklarından” okunmayıp her yerinden faşistlik akan bir Nazi’yi öldürüşüne tam olarak cinayet demezsek filmin tamamı boyunca rahatlıkla arkasında duracağımız bir karakterdir.

Joel Schumacher, dramatik son sahnesiyle düşünüldüğünde Falling Down’da ‘sistemin erittiklerini’ başarıyla not etmiş. The Game’de aldığından daha fazla inisiyatif alan Michael Douglas’ın  performansıyla sertleşen film, dedektif rolündeki Robert Duvall’dan gördüğü destekle modern dünyanın hesaptan düşmeye çalıştığı insan(lığ)ı özgün, kara bir bakışla anlatıyor.

 

 

YORUMLAR [0]