TAVAN ARASI SAKİNİ

DEHŞETİN ÜÇ SENFONİSİ (NESFERATU A SYMPHONY OF HORROR-SHADOW OF THE VAMPIRE-BEGOTTEN)

Nesrin Yavaş

@sinirlisakine

BU YAZIYI PAYLAŞ

Kara ölümün lanetli diyarındaki korkunç karanlıkta, rehin kalıp orada yaşayan ve insanların kanı ile beslenip özgürleşen vampir Nosferatu Relial’in tohumundan geldi. Yırtıcı bir kuşun çığlığı gibi çınlayan bir isimdir Nosferatu. Sakın yüksek sesle söyleme…

 

1980’lerde çocuk, 90’larda genç iseniz ve ilk sinemasal deneyimlerinizi Chaplin filmleri ile yaşamışsanız, 2000’lerde bir sessiz sinema tutkunu olmanız büyük ihtimalle kaçınılmaz olur. Bu süreçte F.W Murnau da 2000’lerde yetişkin olma yolunda yürürken keşfettiğiniz bir sinemacıdır. Bu bir genelleme elbette, izlediğiniz ilk sessiz sinema filminin Murnau’nun Nosferatu’su olma ihtimali de ifade etmeye kelimelerin yetmeyeceği kadar eşsiz bir deneyimdir.

F.W Murnau denilince pek tabii ki akla gelen ilk kavram Alman ekspresyonizmidir ama Murnau için ekspresyonist sinemanın önde gelen isimlerinden diyebilir miyiz?   Ekspresyonizm akımının, genel kalıpları itibari ile doğayı esas alanında kullanmak yerine daha çok kapalı ortamları tercih ettiği ve Murnau’nun mekân tercihleri düşünüldüğünde, ekspresyonist sinemacılar kategorisine almak güçleşiyor. Zira Ekspresyonizm dendiğinde ilk hatırlananlar stüdyo filmleri, kapalı mekânlar, ışık-gölge oyunları (Film Noir’ın ayak sesleri) orantısız mizansenler vs. Oysa Murnau genel olarak açık havada, doğada, gerçek yapılarda film çekmeyi daha çok sevdi. Bir doğa aşığı olarak stüdyolarla bu konuda savaştığını biliyoruz, döneminin aykırı sinemacısının bugün hala gelmiş geçmiş en büyük sinemacılardan biri olarak anılmasının vesilesidir bu tutkusu…

Murnau bugün bir popüler kültüre dönüşen vampir kültünün ilk örneğini sinemaya uyarlarken Kont Orlok’u kendi mekânında Karpatlar’da izleyiciye sunmaktan çekinmedi. Birçok dış mekân çekimlerini yine doğanın kendisinde, bizzat içinde gerçekleştirdi. Aynı zamanda dönemin koşullarında kamerasının işlevini arttırmak için gösterdiği çaba, kamerayı sabit tutmak yerine hareketli kılması, oyuncuyu kamera ile takip etmesi düşünüldüğünde zamanının akımından, Alman dışavurumculuğundan ayrıldığını, belki bir manada kendi akımını yarattığını düşünebiliriz. F.W Murnau, bugün yaşasaydı, sinema sanatı daha neye şahitlik edecek, sinema tutkunları nelere şaşıracaktı? Bu sorunun bir cevabı varsa da hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama mutlaka hepimizi yine şaşırtacak hamleleri olacaktı, zira bu bir tutku meselesi…

Yazımızın konusu Murnau’nun Nosferatu’su, Nosferatu’ya ve vampir kültüne hayran genç sinemacı E. Elias Merhige’in Shadow of the Vampire’ı (Vampirin Gölgesi) ve kulağıma çalınan, Merhige’ın Begotten’i ile ilgili rivayet… Murnau, Bram Stoker’in Drakula’sını sinemaya uyarlamak istediğinde telif hakkı engeli ile karşılaştığı için hikâye üzerinde bazı değişiklikler yapmış ve Drakula’nın adını da Kont Orlok olarak değiştirmişti, bu durum, hem ne olursa olsun tutkusunu hayata geçirmesi bağlamında hem de sinema tarihinin ilk vampir filmi ile yarattığı figürün sonraki filmlere öncülük etmesi sebebi ile sinema tutkunlarını kendine hayran bırakan bir eylemdi. Her sinemaseverin mutlak suretle izlemiş olması gerektiğine inandığım Nosferatu’yu tane tane anlatma gereği duymadığımı belirtmek isterim fakat Nosferatu hakkında ortaya atılmış, kulaktan kulağa günümüze kadar gelen bir şehir efsanesine değinmeden geçemeyeceğim.

Rivayete göre Murnau, filmini çekerken ekibin başına birçok talihsiz olay gelmişti, hastalananlar, kaza geçirenler, sırra kadem basanlar vs. derken Kont Orlok’un (Max Schreck) gerçek bir vampir olduğu dedikodusu kulaktan kulağa yayıldı ki bu rivayet sanırım Merhige’ın Shadow of the Vampire’ı çekme kararında tetikleyici bir faktör oldu.  Merhige’ın sessiz sinema, vampir kültü ve Murnau hayranlığı ile ortaya çıkan Shadow of the Vampire’ının, sinema sanatına kazandırılmış eşsiz bir saygı duruşu filmi olduğunu söylemek abartılmış bir ifade olmayacaktır. Bir manada Murnau’nun kült filmi Nosferatu’nun kamera arkası olarak da kabul edilebilecek film için, gerek görselliği, Nosferatu’nun çekim anlarından (siyah beyaz),  renkli (kendi zamanına) çekimlere geçişi,  gerekse oyuncu kadrosu ile tüm zamanların en ilgi çekici vampir filmi için çekilmiş yine tüm zamanların en ilgi çekici vampir filmi desem... Murnau’nun (Malkovich) oyuncularını yönlendirmesi, sahneye motive etmesi, an be an verdiği taktikler,  John Malkovich’in Murnau, Willem Defoe’nun Max Schreck ve Catherine McCormack’ın Greta Schröder tasviri,  Kont Orlok’un aslında gerçek vampir olduğuna dair rivayetler hakkında -şayet yazarınız gibi biraz da hayalperest bir izleyici iseniz- sizi şüpheye düşürecek kadar güçlü…

Bu arada Shadow of the Vampire’ın Murnau’sunun (John Malkovich) dudaklarından dökülen bu sözler sanırım özünde Merhige’ın vampir kültü ile ilgili olarak iç dünyasının ve Max Schreck’in gerçekten bir vampir olması arzusunun da yansıması idi; “ Öğrenci olduğum yıllarda vampirlere düşkün olduğum için onlarla ilgili her kitabı, her resmi inceledim. O sırada bir kadınla karşılaştım ve o bana bir kitap verdi. Kitabın adı Drakula, onu filmde oynaması için ikna ettim. Filmimde vampir rolünü oynamasını istedim.” Beri yandan Nosferatu, yunanca bir sözcük olan nosophoros kelimesinden türemiş ve veba/taşıyıcı anlamına gelmekte.  F.W Murnau’nun filmine seçtiği isim; “Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi” ile bir fareye benzer olarak tasvir ettiği Kont Orlok, yine F.W Murnau’nun büyüklüğünün göstergesi olsa gerek. E. Elias Merhige’ın derin hayranlığı hiç haksız değil. Nosferatu aynı zamanda doğuştan vampir olanların da ismiydi ve Kont Orlok vampir olarak dünyaya gelmişti, Kont Drakula ise sonradan vampire dönüşmüş bir asilzadeydi. Murnau’nun karşı karşıya kaldığı telif hakkı engelinin sebep olduğu değişikliler yaratıcı zihnin de muhteşem bir örneği oldu… 

Size bir söylentiden daha bahsedeceğim. Yazarınız söylentinin gerçekliğinden tüm incelemelerine rağmen emin olamadı ancak bu gerçekse, Merhige aynı zamanda sinema tarihinin bir yönetmene en güzel saygı duruşu filmi Shadow of the Vampire’ı çekmekle kalmadı,  kendi, tuhaf ama ne güzel ne çirkin, ne iyi ne kötü olarak anılamayacak, her izleyeni birbirinden farklı hatta taban tabana zıt duygulara sürükleyecek sessiz filmi Begotten’i ile yine tarihin en güzel anakronizmine imza attı… Söylentiye göre; Shadow of the Vampire’da Kont Orlok’un kameramana saldırdıktan ve sette tek başına bırakılıp terk edildikten sonra kamerayı fark ettiğinde perdeye yansıyan kısacık sahne Begotten’dendir…

YORUMLAR [0]