B+HORROR

DARK-AMBIENT: SİNEMATİK REFERANS MI? ANLATI MI? DİL Mİ?

Burak Bayülgen

@BBayulgen

BU YAZIYI PAYLAŞ

         

            Post-modern bir sanat biçimi olan dark ambient, sesi, ses kirliliğini, gürültüyü ve de sessizliği bir sinema kadrajının içine yerleştirmek gibi bir çaba sarf etmemelidir. “Çekilmemiş bir filmin müziği” gibi bir düşünce yapısı dark-ambient gibi keskin sınırları olmayan bir sanat biçimine karşı oldukça haksız bir sınırlandırmadır. Aksine her ne kadar kimi zaman kendini sinematik olarak adlandırmayı yeğlese de, bana göre dark-ambient müziğin bir imgelemi de yoktur. Öncelikle bu sanat biçimi (ister drone, soundscapes, noise ya da cinematic dark-ambient) kendi mikro-anlatısını, arkasına meta-anlatıları (“medeniyet”, “insanlık”, “hümanite” gibi) almadan ifade etmeyi başarmıştır. Elektronik verilerin hiper-realize ettiği bir düşünce yapısı olan dark ambient müziğin, post-modern sürecin içinde belli başlı bir diğer sanat yapıtının ya da biçiminin içine hapsolmaması gerekir.

            Neo-klasisizmin içinde kendini yeniden üretebilen, keskin bir sınırı bulunmayan ve çok geniş bir perspektif edinen dark-ambient’ın daralttığı bir imge dizini bulunmamaktadır; aksine mikro-anlatısını yüce bir pozisyona evirir (sublime) ve bu anlatı sabit imgeler diziminin sınırları altında olmamasından ötürü kulak ve göz gibi duyu organlarıyla (hatta diğer duyu organlarıyla bile) algılanamaz.

            Ayinsel dark-ambient’ın (ritual dark ambient) da anlatısının içinde bu yüceltilmişlikten ve bu yüceltilmişlikten ötürü beş duyuya hitap eder gibi görünen ama bu beş duyuyla kavranamayan bir ilkellik yatar. Bu ilkellik post-modernizmin içine ne kadar serpiştirilirse, o kadar da kültleşir. İlkelliğe referans veriş post-modernizmin bir getirisidir ama anlatının kült olmasının sebebi de ilkel ile modern arasındaki hiyerarşinin hem ters çevrilebilmesinden hem de özne-nesne arasındaki diyalektikten gelmektedir. Özne-nesne arasındaki diyalektik ise kopya ile orijinal arasında da bir hiyearşinin sentezi ve bu sentezin de anti-tezi olan olan hiper-realitedir.

           

-*-

 

            Realitenin yerine geçen bir kağıt gibi (tıpkı Baudrillard’ın Simulacra’sında olduğu üzere) ele alınabilir dark-ambient müzik, ne realitenin kendisidir, ne de bir kopyadır; hiper-realitedir. Lyotard’ın güneşin patlamasında örneklediği üzere; ölüm, insan fikrinin içinde ancak “ölüm” olabilir çünkü güneş patladığında geriye anlatılacak hiçbir şey ve de sözün de kendisi kalmayacaktır. Dark-ambient bu sessizliğin içindeki bir mikro-anlatı olduğundan bu hiper-realiteyi beş duyuyla kavramak mümkün değildir. Özne-nesne arasındaki eğinmeden doğan bir hiper-realite, “ne ise o”dur diyebilen post-modern yorum sürecinin de ötesine geçtiğinden, dark-ambient müziğin realitesi “tür” dinleyicilerine de hitap etmemektedir.  

            Modernizm öncesi beş duyumuza hitap eden sanat eseri, post-modernizmle beraber akıl yoluyla da kavranamadığından (referanssız oluşu, dil ile açıklanabilirliliğin yetersiz kalışı) keyfi de, korkuyu da, heyecanı da beraberinde getirir. Post-modern süreçte ise Dünya’nın daha kolay ve ulaşılabilir olduğu düşüncesiyle yola çıkan ve dijitalleşmeyle beraber keskin kavramları yok eden dark-ambient müzik, hiper-realitenin de içinde artık müziksel bir meta-anlatı (grand narrative) değildir; onun yansıması da değildir, kopyası da değildir; bir mikro-anlatıdır. Bu mikro-anlatılar yaşarken deneyimlenemeyecek olan “apokalips” ve “abis” gibi kavramların “tür” müziği sayesinde oldukça gürültülü, sesli ve de coşkulu irdelenmelerine nazaran oldukça uzun süreli bir sessizliği benimsemişlerdir. (Bu eserlerin süreleri oldukça uzundur ve bu eserlerin tümüne sessizlik hakimdir.) Bu coşkuyla ve gürültüyle ele alınan kavramlardan ziyade, dark-ambient müzik küçük parçacıklara odaklanmış, tümden gelip çok küçük partiküllere indirgenmiştir. Arkasına “medeniyet”, “insanlık”, “hümanite” gibi kavramları almak yerine, kendini tamamen bilinçli olarak ifade etmemeyi seçtiğinden ötürü sessizliği tercih etmiş, bu sessizlik ve “soundscapes” yoluyla yeni anlatım taktikleri üretildiğinde ise (dijitalleşmeyle birlikte taktik alanı zenginleşen) keyif veren bir anlatıya dönüşmüştür. Ama keskin ve sınırları; hatta kodları olan bir dili asla oluşturmamıştır. Halbuki meta-anlatıları çokça irdeleyen “tür” müziği, hem kendi kodlarını oluşturabilmekte, hem de bu realiteyle kıyaslandığında zıtlıkların hiyerarşisine yer veren bir yapısalcı tutum benimseyebilmektedir ve bu benimsemeden yola çıkarak deneyimlenebilmektedir. Sesi çıkardığınız zaman geriye sessizlik kalır ve dark-ambient sessizlikte de kendine yön çizebilir. İşte bu fark, özne-nesne arasındaki hiyerarşinin ters çevrilmesinde bile dark-ambient müziğin bir anlatı olarak kalabileceğini göstermektedir. 

            Dark-ambient müzik deneyimlenebilecek bir hiper-realite değildir. Ölüm, ancak onu ölüm olarak kabul ettiğimiz zaman ölüm olacaktır. Kıyameti, sonu, yok oluşu deneyimleyemediğimiz için bu anlatının akıl yoluyla da kavranabilmesi beklenmemelidir. Bu sanat biçimine dahil olan performansçılarının icra ettikleri anlatı, tıpkı Lyotard’ın ifade ettiği güneş patlamasına benzetilmelidir: Söz, söz olarak da kalmadığında, müzik tamamen tükendiğinde, ölüm kavramının bile yok olduğu bir sona dair sessel (ama kulağın bile kavrayamadığı) bir anlatı… Bu anlatı “ölüm” gibi bir meta-anlatıya da indirgenemez çünkü ölüm de sözle ifade edilebilir; ama söz olmadığında ölümü ifade edebilecek geriye ne kalacak ki?

YORUMLAR [0]