TAVAN ARASI SAKİNİ

ÇÖL BİLGESİ (VANISHING POINT)

Nesrin Yavaş

@sinirlisakine

BU YAZIYI PAYLAŞ

Tarantino’nun dediği gibi Amerikan sinemasının en iyi filmi mi, tartışılır! Misal, yazarınıza göre özgür adam imgeleminde Tarantino’nun Django’su Vanishing Point’ten daha aladır. Lakin sinema beğenisi ne kadar göreceli olsa da kesin olan Vanishing Point’in  Amerikan hatta dünya sinemasının en kült filmlerinden olduğu  hükmüne itiraz edilmeyeceğidir.  

Richard C.  Sarafian, Kowalski ve onun otoriteye karşı direnişi üzerinden bir şeyler anlatmak istiyor olmalı. Filmin yapım yılını da göz önüne alınca çiçek çocukların otoriteye başkaldırdığı dönemde özgürlük ateşine bir dal da R.C. Sarafian atıyor. Sonuçta bir insanı sırf sizin belirlediğiniz kurala uymadığı, uymak istemediği için durdurmaya, sınırlandırmaya, yavaşlatmaya çalışırsanız alacağınız karşılık direniştir, tıpkı Vietnam’a gitmeyi reddeden barış çocukları gibi…  

Malcolm Hart’ın hikâyesinden G. Cabrera’nın senaryosunu yazdığı Vanishing Point de bu gerçeğin sade görünümlü ama çok katmanlı metaforu... Kowalski, DJ Super Soul’un da dediği gibi dünyada yaşayan son özgür insan, Denver’dan aldığı 1970 model Dodge Challenger’ı San Fransisco’ya ulaştırmaya çalışan bir adam. Bu arada Challenger, ne güzel bir isim değil mi? Dilimize tam olarak çevrilemese de “meydan okuyucu”, “düelloya davet eden” gibi karşılıklar bulabiliyoruz. Kowalski de bir meydan okuyucu hatta teşkilatı peşine takmak için halk arasında tabir edildiği gibi otoriteyi biraz yemliyor sanki, bu bağlamda bir düelloya davet eden dersek abesle iştigal olmaz. Özgürlük biraz da otorite ile eğlenmekten ibarettir. Otorite oyuna katılsa, kendini daha az ciddiye alsa, egosuna hapsolmasa eğlence kendiliğinden başlayıp bitecek lakin ne modern dünyada ne antik çağda eğlencenin ve özgürlüğün tadını duyumsayamayanlar hayatın tüm güzelliklerini zehirlemekten başka işleve sahip değiller. Kowalski zaten başta kendi halinde yoluna devam ediyordu, eski bir yarışçı, yeni bir araç teslimat sürücüsü olarak orta Amerika çöllerinde biraz hız sınırlarını zorlamasının, kendi başına biraz eğlenmesinin, rüzgârı, güneşi, özgürlüğü bir kez daha hissetmek istemesinin kime ne zararı olabilirdi? Ancak elbette kural koyucu bundan rahatsız olmalıydı zira kendi yapamadığı her şeyden rahatsız olmak, engellemeye, sınırlandırmaya çalışmak otoriteliğin fıtratındandır, Kowalski gibi ne olursa olsun boyun eğmeyecek olan da otoritenin aşağılık kompleksini mutlaka harekete geçirecektir.

İki yıl önce çekilmiş ve yine kült filmler statüsünden pek sevdiğim Easy Rider gibi Vanishing Point’te de dönemin hippi ve Woodstock ruhuna, dünyaya yayılan özgürlük ateşine, dönemin müzikleri ile harika atıflarda bulunuyor hatta ateşi körüklüyor. Bilirsiniz Vietnam savaşına karşı protestolar o dönemin otoritelerince ağır bir şekilde bastırılmıştı, savaşa karşı olmak, barıştan yana olmak bazılarını rahatsız eder. Her neyse, umutsuzluğa kapılan barış çocukları Woodstock Festivali ile üç gün boyunca bu umutsuzluk halinden uzaklaşmak istemişlerdi. Müzik, sinema, edebiyat, sanat ve özgürlük güzeldir. Festivalin organizatörlerinden Michael Lang’ın dediği gibi; “Festivali düzenledik çünkü barış ve anlayış mümkündü.”  Evet, her zaman mümkündür!

Filmin Kowalski ile birlikte hürriyet damarlarımıza akan diğer karakteri ise radyo DJ’yi Super Soul… Super Soul polis telsizini de takip edebiliyor, istihbarat konuşmalarından edindiği bilgileri yayını aracılığı ile Kowalski’ye ulaştırıp özgür kahramanımızı yönlendiriyor. İzleyici olarak bizim de Super Soul ile aynı coşku ve heyecanı paylaşmamız kaçınılmaz… Bu süreçte Kowalski’yi yakalamaya çalışan polislerin, kimi neden yakalaması gerektiğine dair bir bilgisi yok, zira yakalamak için geçerli ve mantık sınırları dâhilinde bir neden, bir suç da yok…  Teşkilatın kendi içindeki konuşmaları izleyiciyi güldüren türden; “niye yakalamaya çalışıyoruz?” “Bilmiyorum belki birini öldürmüştür, belki de hırsızlık yapmıştır.”  Veya meselenin hız sınırının aşılmasından ibaret olduğunu öğrenen polisin “Ama bu onu yakalamamız için bir sebep değil” eksenindeki sözleri... Sıradan ve kural ihlali bile sayılamayacak bir durumun bir anda polis teşkilatı ve Kowalski arasında onur ve otorite mücadelesine dönüşmesi…

Kaçış ve takip sahneleri, geniş açılı çekimler, çöl atmosferi ve beyaz Dodge Challenger ne kadar göz kamaştırsa da Vanishing Point’in büyüsü Kowalski’nin boyun eğmez tavrında saklı. Bazlarını durduramaz, sınırlandıramaz, boyun eğdiremezsiniz. Onlar için ölümden daha karanlık daha korkunç olan şey özgürlüklerinin elinden alınmasıdır. Tarihin değişmez tekerrürlerinde, her devrinde, her otoriter her daim karşısında özgürlük için savaşacak barış çocukları bulacaktır… Seyir boyunca Kowalski hakkında anılarının ötesinde ya da istihbaratın birbirine aktardığı bilgi dışında bir malumata ulaşamıyoruz, ön adı dahi belirsiz. Hani filmlerde olur ya bir kasabada, bir köyde aniden ortaya çıkan, nerden geldiği nereye gittiği bilinmeyen meczup gibi. Kowalski’nin talihsizliği içinden geçmekte olduğu eyaletlerin, kasabaların sınırlarına bir anda hapsolması... Kural koyucu, meydan okuyucuyu durduramayınca çareyi hapsetmekte bulacaktır ama hesap edemediği şey Kowalski’nin sınırları, sınırlandırmaları aşacağı, sonuç ne olursa olsun asla boyun eğmeyeceğidir. Final sahnesi de bu bağlamda özeldir, izleyici olarak Kowalski adına hüzünlenmekle takdir duyguları arasında sıkışıp kalmamız kaçınılmaz. Hepimiz özgür olmak isteriz ancak Kowalski kadar isteyebilir miyiz?

Vanishing Point, zihinsel ve fiziksel özgürlüğün ne kanunla ne yaptırımla ele geçirilemeyeceğini, dünyada yaşayan son özgür adam Kowalski aracılığı ile anlatan, biçimsel olarak sade ama içeriği ile oldukça sert bir film…

Hür seyirler…

 

YORUMLAR [0]