FİLMTERAPİ

‘ÇOK ŞEY ANLATAN FORMDA BİR BULUT…’ (ELLE)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

“O, kehanetleri deşifre etmek ister gibi, bazen gözleriyle gökyüzünü gözlüyor: Bir kuşun düzensiz uçuşu – mümkünse, bir çığlık, hazin bir parçalanışa eşlik ederken –, ya da bir kış akşamı bir tutam güneş ışığının yaprakların arasından geçerken yön değiştirip garip şekilde gelip yüze çarpması gibi,  çok şey anlatan bir formda bir bulut gibi, tanrılarca gönderilen mesajı önemsemeyip ne yapsın O, yalnız bahçesini sularken”

Philippe Djian ‘Oh...’

Paul Verhoeven tarafından gerçekleştirilen bir Fransız-Alman yapımı “O”. 22 Ağustos 2012 yılında Gallimard Yayınevinden çıkan, Philippe Djian’ın ‘Oh...’ adlı kitabından uyarlanmış. Yazarın yazma stilinden önce karanlık ve karmaşık ruhumuzun aynaya yansımasını anlatma ve gösterme biçiminde dikkat çeken bir kendine özgülük var. Filmin başkahramanı Michele, çağımızın yalnız kadınlarından biri. Kedisiyle yaşıyor. Sinema alanında çalışıyor. Ayrıldığı bir eşi, yirmi beş yaşında ama ergenlik fazını geçememiş bir oğlu, yetmiş beş yaşında ve hayatındaki genç jigolo ile evlenmek isteyen bir annesi, yirmi yıldır iş ortağı ve en yakın arkadaşının kocası ile gizli bir ilişkisi var.

Film kahramanı Michele’in yaşadıklarından daha fazlasını hiç düşünmeden yaşayanları bir kenara ayırıyorum. Ama genelimiz için, rahatsız eden bir acının olduğu yerde hazzın olabileceğini düşünmek güç. Hem de çok güç. Bu filmin kahramanı Michele için de öyle. Tüm duygusal yeniden yapılanmaların ya da kendini tamirin vücudun hissettiklerinden geçtiğini kavrayamazsak, durum daha da güçleşir. Michele’i, yalnızca yetişkinler arasında olabilecek bir sapkın oyuna iten nedeni, bu noktada aramamız gerek belki de.

Michele bir konunun objesi olma halinden, yaşadığı şeyin kontrolünü eline alan süjesi olma haline geçen ve hatta manipüle edeni olan bir film kahramanı. Bir kurban gibi davranmaz. Her şeyi taşıyabilecek kadar güçlü olduğu imajı hiç kaybolmaz. Geçmişinde taşıdığı travmanın tüm hayatına, bugününe, geleceğine çöken ağırlığına rağmen asla teslim olmaz. Ucu sonu belirsiz bir kaos ortasında bir gölge gibi tutunur kendi varlığına. Yalnızca kendi varlığına. Hatta daha çok da, duygudan arınmış ve yalnızca yaptığı ettiği hareketlerle tanımlanabilecek olan, kendine tutunur.

Basit küçük manipülasyonlar çiftlerin gündelik hayatlarının bir parçası olsa da, bunlar “narsistik sapkınlık” biçimini aldığında önemli bir soruna dönüşür. Narsis eş kendi iktidarını yerleştirmek ve eşini kendi istediği kişiliğe büründürmek için baştan çıkartıcı, kurnaz, gaddar yollara başvurur. Avının kanını sonuna kadar emerek kendisinde eksik olanı çekip alır ve böylece kendisini tamamlar. Ya da Michele’de olduğu gibi, tamamladığını sanır. Aslında, tamamlanamayacak kadar eksileli epeyce çok ve epeyce derindir içindeki oyuk. Günümüzde gitgide daha sık rastlanan bir ilişki modeli haline gelen narsistik manipülasyon ilişkileri işliyor film bir yanıyla. Ama yalnızca bir yanıyla...

Narsist sapkın her şeyi birlikte olduğu kişi için yapıyormuş gibi bir hava yaratır, oysa gerçek amacı onu yok etmektir. Küçük oyunlarla ince ince işlerken onu, ustalıkla kendisini mağdur konumunda gösterir. Partnerini sürekli işleyerek kişiliğine yön verir, ona kendi isteklerini unutturur, özsaygısını tüketir. Depresyon, bağımlılık başlar ve mağdur kaçıp kurtulma yetisini de yitirir. En az fiziksel şiddet kadar yıkıcı olabilen bu psikolojik şiddet, çoğunlukla mağdurun kendi başına fark edemediği bir şeydir. Aldığı içsel darbeler, suçu kendinden başka yerde göremez hale getirmiştir onu. Michele’in durumunda olduğu gibi avken avcıya dönüşen manipülatörlerin kendi içlerindeki drama bağımlılık ve o bağımlılığın durmadan yeniden ürettiği yeni dram durumlarından çıkmaları ise; çoğu kez, dıştan bir etki olmadan mümkün değildir.

Michele’in sarsılmaz görünen varlığına tutunularak filmin gerçekleştirildiği çok belirgin. O kadar belirgin ki; Michele’in duygudan arınmış sağlamlığını sarsacak tek şeyi; “hissetmeyi” çekip çıkarsak filmden, bunca ayrıntıya bu kadar detaylı bakabilen bu güzel filmden hiçbir şey kalmaz belki de geriye… Michele’in, camın gerisinde gözlediği bir komşunun varlığından bir şeyler hissediyor olmasından duyduğu rahatsızlığın, yaşadığı tecavüzden çok daha çarpıcı olması, “hissetme” kavramının hayatın omurgası olduğunun da altını çiziyor. Geçmişten gelen kimi ağrılı anıların uyandığı ama aynı zamanda vücudunun ona garip duyumlar, sinyaller getirdiği an, sanki her şeyden daha tehlikeli. Suçu işleyen o kişi, bu kişi midir? Bu kişi mi onu bir kez daha geçmişin kuyularında yakacak sancıya tahrik ediyordur?  Muğlak, belirsiz ilişki örgülerinin başladığı ve filmin kendini güçlendirdiği noktalar da bu noktalar zaten… Michele’in duygusuz benini ve çocuk katili bir babanın gölgesinde yıllarca kurduğu iç düzenini kaybedip bir şeyleri yeniden hissedebildiği o anlar; rahatsız bir acının yaşandığı yerde hazzın değil hastalığın olduğu gerçeğini de perdeye taşıyor. Güçlü, bir o kadar da zayıf bu kadın, beyaz perdeye taşınmış bir sunak üzerinde, tüm narsistik tüm sapkın tüm manipülatör sıfatlarıyla sarılı bir girdap içinde de olsa; yeniden yaşamayı, hissetmeyi keşfederek, erkek ve erk kurbanı olan tüm kadın mağdurların bayrağı işlevini görüyor bir nevi.

Bunca brüt ve korkunç görüntünün ortaya serdiği tek şey; hiç kuşkusuz insan ilişkilerinden başka bir şey değil: Bedenin, beynin, kalbin bir bütün olarak yaşanan acıdan genel anestezi konumunu aldığı ve o anestezi halinden çıkıp çıkmadığını anlayamadığı her seferde, insanın kendi etini daha bir güçle ısırması gibi tıpkı... Başkalarının yaşattığı dramı, kendi hayatında yeniden ve yeniden çok daha güçlü çok daha korkunç bir travma olarak üretmeyi, yaşamayı sürdürme hali… İyileşmemiş geçmişin üzerindeki sargının bir ucunu kaldırıp iyileşmediğini görmek ve daha derinde ne olduğunu en dipte ne durduğunu anlama, iyileşmezligin kuyusuna doğru kesintisiz çekilme hali, korkunç… Ama bir o kadar da gerçek…

Philippe Djian ‘Oh...’ adlı kitabının bir yerinde:

“O, kehanetleri deşifre etmek ister gibi, bazen gözleriyle gökyüzünü gözlüyor: Bir kuşun düzensiz uçuşu – mümkünse, bir çığlık, hazin bir parçalanışa eşlik ederken –, ya da bir kış akşamı bir tutam güneş ışığının yaprakların arasından geçerken yön değiştirip garip şekilde gelip yüze çarpması gibi,  çok şey anlatan bir formda bir bulut gibi, tanrılarca gönderilen mesajı önemsemeyip ne yapsın O, yalnız bahçesini sularken” der. Bu antik, arketip ilkel refleksleri, mantıksız belirtileri yorumlar durur kahramanımız Michele. Yalnızlık, yaşamak için sakin bir yoldur. Ama bu görünen yüzey, son derece sıradan ve düzdür. Bunun arkasında, zırhlı silahla uyuklayan bir iblisin bütün ordusu ve o pusudaki meşhur bulut saklıdır: "çok şey anlatan formda bir bulut". Michele’in korunmak için yıllardır mevzilerinden çıkmadığı, aniden canlanacağını içinde duyduğu bulut. O meşum gecede perdeye yansıyan unutulmaz fırtına, kontrol edilemeyen her türlü tutkuların da bir dışa salıverilmesidir. Çok karanlık fantezilerin, yerçekimine kapılıverip son derece dramatik, ironik ve acımasızca, karaktere çarpıcı bir şekilde vücut verdiğini gözleriz. Philippe Djian aşırı yanıltıcı metafizik bir gerçeği, roman sanatında unutulmaz bir ustalık ve teklikte anlatır. Film de, o anlatıya sadık yansıtır bunu. İnsanın içgüdüleri, dürtüleri, suçluluk ve haz duyguları arasındaki karmakarışıklık içinde saklanan masumiyetini, keşfedilmemiş ve tehlikeli bölgelerindeki boşluklara erişimini, çok güzel sergiler.

Michele’in celladı, bulutuyla birlikte kendisine yıllardır unutmak istediği bir geçmişi ve çocukları katleden katil bir babayı ve arketiplerini getirir. Bu sürekli belirsizlik içinde olan, sürekli varsayımları çoğaltan –tıpkı gerçek hayat gibi- sürekli gülümseyen bir yüzün arkasında neyin yattığını ve ne düşüneceğimizi bilmediğimiz kahramanın arketipleri de,  beyaz perdeyi kaplar. Arketipler, Jung'un ifadesiyle, kolektif bilinçaltının içerikleridir. Bir tür ilkel atavik imajlar diyebileceğimiz arketipler, davranışlarımızı yönlendirir ve folklor malzemesi, sanat eseri, masal ve efsane gibi kişisel veya kolektif üretimleri etkiler. Terapi grup çalışmalarında, Grek, Roma, Doğu, Musevi, Hıristiyan ve İslam mitolojilerinin, temel folklor figürlerine dayanılarak grup söylemlerinin analizinin yapılma sebebi de, bu kolektif bilinçaltının içerikleri olması sebebiyledir: Örneğin Yunus Peygamber ve Yunus Balığı, Oidipus ve Babanın Ölümü, Kronos'un kendi çocuklarını yiyerek öldürmesi, Adem ile Havva, Kaybolan Cennet, Habil ve Kabil vs. gibi figürler, kolektif bilinçaltının deşifre edilmesinde sıkça kullanılır.

Filmin bir sonraki etabı ise; Sadizm ve Mazoşizmdir. Cinsel sadizmin en önemli özelliği, cinsel doyumun olabilmesi için diğer kişiye acı ya da psikolojik ıstırap çektirme tercihinin ön planda olmasıdır. Cinsel mazoşizmde cinsel uyarılmanın olabilmesi için kişinin acı ya da aşağılanmaya boyun eğmeyi tercih etmesi gerekir. Bu iki tür bozukluk hem heteroseksüellerde hem de eşcinsellerde görülebilir ancak bu bozukluğun görüldüğü vakaların yüzde seksen beşinin esas olarak heteroseksüel oldukları bilinmektedir. Kadın sadist ya da mazoşistler de hatırı sayılır orandadır. Erken yetişkinlik döneminde başlayan bu bozukluğa haiz sadist ve mazoşistlerin çoğu cinsel yaşantılarından memnundur.

Film kahramanımız Michele de, artık hissetmediği kendini hissetmenin ya da keşfetmenin bir yolu olarak; Sado-Mazo bir ilişkinin içinde bulur kendini. Sadist cellat cinsel doyuma ulaşmak için eşine acı verirken mazoşist kurban bu acıya maruz kalmakla cinsel doyuma ulaşır. Michele’in özelinde ise içsel dramını yeniden üretir ve tekrarlar. Sadistlerin çoğunun karşılıklı olarak cinsel haz yaşayabilmek için mazoşistlerle ilişki kurdukları bilinir. Cinsel yaşantıları dışında geleneksel bir şekilde yaşadıkları ve bunların çoğunun ekonomik düzeylerinin, ortalamanın üzerinde olduğunu gösteren kanıtlar vardır. Her ne kadar bunlar her iki rolü yani hem baskın hem çekinik rolü oynayabilseler de, mazoşistlerin sayı olarak daha fazla olduğu da, bilinen bir diğer gerçektir. Sadist - mazoşist ilişki sırasında yaşanabilecek acı, aşağılanma, hükmetme ya da itaat ya da her ikisi birden ya da itaat ve hükmetme ile ilgili temaların da, fiziksel eziyet kadar önemli olduğunu gösteren tüm aktiviteleri sergiler film.

Önceden belirlenmiş ya da sezinlenmiş tüm bu aktivitelerin her iki taraf için de cinsel uyarılmayı arttıracak “hayali” bir anlamı ve arketipleri olduğunu unutmamak gerekir. Filmdeki mazoşistimiz Michele, eski devirlerde olduğu gibi güçlü bir sultana satılan bir köle gibi, beynini ve bedenini babasının yaşattığı drama köle etmiş rolünü oynamayı sürdürür yaşadığı olayda. Hatta aynı durumu yeniden yaşamanın bir yolu olarak kendi infazını kendi hazırlar… Hastalık tanıları kitabına (DSM-IV) göre Sado-Mazo aktiviteler, fantezilerle sınırlı kaldığı, yani davranışa dönüşmediği sürece ve kişi bunlardan dolayı belirgin bir sıkıntı duymadığı sürece bozukluk olarak kabul edilmez. Yine DSM-IV’e göre bunlar davranışa dönüştürülmedikçe, geleneksel olmayan fantezilere sahip olmak bozukluk değildir. Sistemin kendini koruma yolu olarak bulduğu bu tanılama biçiminin, tanı alacak düzeydeki sadistik ya da mazoşisttik sayısında azalmaya neden olduğunu da belirtelim.

Çok boyutlu ve kapsamlı, her şeyi içinde barındıran bir film izlemek isterseniz, Elle yılın en iyilerinden… İyi seyirler.

 

 

YORUMLAR [0]