TERSPEKTİF ANALİZ

CİNAYETE KİŞİSEL ÇÖZÜMLER: TRUE DETECTIVE

Evren Kuçlu

@evrenkuclu

BU YAZIYI PAYLAŞ

"Hayat ancak bir şeyde uzman olacağın kadar uzun"

                                               Dedektif Rust Cohle

 

Stephen King tarzı polisiyeler ve Hollywood’un ona kattığı ezberci kriminal bakış, ne kadar eleştirsek de hipnotik etkisiyle ortalama izleyiciyi koltuğun karşısına çiviliyor. Korkuyu destekleyici müzikler ve mekâna nerden sokulacağı iyi ayarlanmış bir kamera, gerilimin yarısını ilk elden garanti ediyor. Tabii, bir de oyuncu olarak Denzel Washington, Will Smith gibi kadrolu dedektifler tercih edilmişse, tür kendisini kolaylıkla afişe ediyor. İşte tüm bu sebeplerle bir polisiyenin kendi türdeşleriyle arasına fark koymak yaratıcısı açısından zor olsa da, farkın anlaşılması izleyici açısından bir o kadar kolay oluyor.

 

The Killing’in (2011-) iki bölümünün senaristliğini yapmak dışında CV’sinde pek bir şey görünmeyen Nic Pizzolatto’nun HBO’ya kazandırdığı nefis bir yapım True Detective. Dizi, bir polisiye için ağırkanlı sayılacak örgüsüne rağmen, sunturlu sunumuyla toplam sekiz bölümde geniş bir kitlenin hayranlığını kazandı. Normalde tek sezon olarak planlanıp, gördüğü rağbet üzerine ikinci sezon hazırlıklarına başlanan dizide, iki süperstar Matthew Mcconaughey ve Woody Harrelson, öyküye ayırdıkları sürenin sonuna geldiler. Zaten her bir sezonun farklı öyküler içereceğini ilk sezonun bitişiyle birlikte Pizzolatto duyurmuştu. Yeni sezonda Colin Farrell, ve Rachel McAdams'ın dizideki rolleri kesinleşti. Üç ya da dört dedektifin başrolde görüleceği tahmin edilen yeni sezon, şimdiden büyük bir heyecanla bekleniyor. Yaşanan ayrılıklar ve değişen öyküden sonra dizinin ikinci sezonda nasıl bir seviye tutturulacağını kestirmek güç. Kendisini kolayca sevdirecek bir oyuncu kadrosu olsa da Mcconaughey ve Harrelson'ın ayrılıklarına dayanmak hayli güç. Zira oyuncu performanslarının her şeyin üstünde olduğu bir yapımdan söz ediyoruz. Dolayısıyla dizinin kaderiyle ilgili tahminleri bırakıp elimizdeki görüntüler üzerine konuşalım biraz.   

 

Louisiana Cinayet Masası'nın birbirine ters mizaçlı iki dedektifi Rust Cohle (McConaughey) ve Martin Hart (Harrelson) bir seri cinayeti aydınlatmak için bir araya gelirler. Biz öyküyü ilk bölümle beraber, artık orta yaşı geçmiş olan bu iki dedektifimizin ağzından dinleriz. Polise, ayrı odalarda, yıllar önce çözemedikleri cinayet hakkında ifade verirken gördüğümüz dedektiflere kamera flashbacklerle eşlik eder ve izleyiciler olarak, hala çözülmemiş, ancak aydınlatılmak üzere olduğunu anladığımız bir cinayetin peşine düşeriz. Katil Doğanlar’dan (1994) azılı bir seri katil olarak hatırladığımız Woody Harrelson’ı, hem de bir seri cinayet öyküsünde cinayetlere duyarlı bir polis, sorumlu bir baba olarak izliyoruz. İyi polis rolüne, hafızamızdaki baskın profili sebebiyle ısınmakta zorlansak da, kısa süre sonra aşının tuttuğunu idrak ediyoruz. Öte yandan Dallas Buyers Club’ın (2013) HIV’li serserisi Ron Woodroof karakteriyle Oscar’a uzanan McConaughey’i ise, düşkün, hatta serseri polis rolüyle gördüğümüzde pek yabancılık çekmiyoruz. Aşinalığın ötesinde, temsili olarak, “Woodroof” karakterini aşındıracak bir benzerlik söz konusu çünkü. Alkolik ve trip atar gibi, tembel ağız hareketleriyle bir adam...  

 

Karakterlerin özelliklerine değinmişken, dizinin Rust ve Martin’in özel yaşantısından sonuna kadar nemalandığını belirtmek lazım. Hatta çoğu kez, ikili arasındaki ilişkinin cinayet öyküsünden daha yoğun çatışma ve heyecan yaşattığı su götürmez. Martin’in bir iki genç kızla yaşadığı ve “dedektifin laneti” diyerek izole ettiği kaçamakları büyük bir evlilik trajedisinin temellerini atarken, yer yer cinayetten daha çarpıcı sonuçlar doğuyor. Hele ki eşi Maggie’nin, kendisine verilen ikinci şansı da kötüye kullanan Martin’e kestiği ağır faturaya yol arkadaşı Rust’ı da eklemesi ikinci bir 'cinayet' oluyor. Rust'ın her defasında, çabalamadan sergilediği erdemli adam çizgisini ihlal edişini de izleyiciye bir ihanet olarak kabul edersek, Maggie'nin, ihanetine seyirci kalan dizinin sadık takipçisi olan bizleri de o faturaya dahil ettiğini düşünebiliriz.

 

Dedektiflerimizin ifadeleri doğrultusunda dizi step step ilerlerken, ilk sezonunun ortalarına doğru, katil olarak karar kıldıkları (hakladıkları diyelim) kurbanın aslında cinayetle ilgili sadece bir “ipucu” olduğunu anlıyoruz. Cinayetle ilgili başarısızlıklarını değerlendirmeye fırsat bulamadan, kendi aralarında ve kanunlarla kavgaya tutuşan ikili, birbirlerine adeta düşman olurlar. Çoğu kurbanları çocuklardan oluşan katilin, hala elini kolunu sallayarak dışarıda dolaşması, birisi çocuğunu kaybetmiş (Rust) diğeri halihazırda iki çocuğu bulunan (Martin) dedektiflerimizi fazlasıyla sarsar.

 

Dizi 17 yıl önce ile sonra arasında pek bir köprü kurmaksızın cinayete kaldığı yerden devam ederken, yıllar evvel cinayeti çözmek için her şeyini vermeye hazır Rust ve Martin cinayette şüpheli sıfatıyla ifade verirler. Cinayetin peşini, rozetini teslim ettikten sonra da bırakmayan Rust'ın baskın adalet anlayışı onu katilin ensesinden bir an bile ayırmamıştır. Yarım bıraktıkları işi bitirmek ve katili yeryüzünden silmek için Martin'i de ikna ederek elindeki belgelerle ve ipuçlarıyla davanın izini sürerler. Bütün şüphe ve şüpheliler tek tek gözden geçirilir. Bu aşamada dizinin belki de en zayıf yanının, sırf şüphe oluşturmak için kullandığı takviyeler olduğunu belirtmeliyim. Normal şartlar altında izleyici olarak, katilin kim olduğuyla boğuşmamız gerekirken, çoğunlukla şüphelileri bir araya getirmek, şüpheliyi tanımlamakla vakit kaybediyoruz. Çünkü katili gizemli kılmak için, konuyla alakasız gibi görünmeyen isimler de bir anda kara tahtaya yazılıyor.

 

Cinayet çözümlenip sezon sona erdikten sonra, tuttuğumuz hasar tespit raporu canımızı sıkmıyor. Elbette beklediğimiz gibi bir mutlu son değil. Ama gözümüzü de arkada bıraktığı söylenemez. Öyle bir teselli işte... Girişteki süper müzikleri ve Tarsem Sing'in 2006 yapımı The Fall'undan sonra gördüğüm en sanatsal jenerikle bizleri selamlıyor. Rust'ın hayatla ilgili metafizik bakış açısı kanımıza giriyor. Bir zamana kısıldığımızı söylerken hiç de felsefe yapıyor bir hali yok. Delirmiş birinin sağlam inancını taşıyor. O her konuştukça bizler onun lanet tecrübelerinin kaymağını yiyoruz.

YORUMLAR [0]