MEDYAHOMUNCULUS

ÇİÇEKLERİN KOKUSUNU ÇOKTAN ÇALDILAR (LA MAMAN ET LA PUTAIN)

Ceyda Saliha Şener

@corvusunanamne

BU YAZIYI PAYLAŞ

Kadınlar artık nergis kokmuyor

 

“İnsanın başkalarına söylemek istedikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi sevilmeyi istediği biçimdedir.”   Tezer Özlü, Kalanlar                                                                                                        

 

               ‘Bir uçak, kalbimden geçti’ diyerek uyanan kız çocuğunun korkularına hazır değildir yeryüzü. İnsanlar filmlerle beslenir, karakterlerle büyürler. Hangi film seni yerinden etti minik çocuğum? “Kadın” kelimesi toplumu birbirinden eden kavram haline ne zaman geldi dersiniz? Adem kelimesi Godfather sayılınca, Havva daha çok eşlikçi ve işaret edici konumuna düştü. Şöyle de neden düşünemiyoruz? Belki de Adem’in ilk önce gelmesi, Havva’ya hazırlanması ve yetişmesi içindi. Hayatı daha kolay hale getirmesi için, “erkek” donandırılmıştı. Anlamadılar gökyüzünün bağırışını. Kulak boşa çıktı. “Kadın” pek anlaşılmadı. Kendisinin anlaşılmaması için elinden geleni de ardına koymadı.

              Dünyası yıkılan kadınlara evrensel bir gün hediye verdiğinizde, olayı en ucuzundan kapatmak isteyen kapitalist junk satıcılarının işi olsa gerek. Dertleri sade bir şekilde dinlemeden üstüne bir de hediye çekilişleri veren insancıl(!) ülkeler, çiçeklerin kokusunu çoktan çaldılar. Hiç kimse “rahatsızım” demesin diye sahte romantizm yayıldı. Ardından fantastik filmlerin seri üretimi de başladı. Her şeyi oyuna dönüştürmek, dünyalıların en iyi gizlenme formülüydü. Günleri ışıltılı toplara dönüştürmenin çaresini ararken illa ki sanatseverlerin ve sanatçıların imgesel çözümcülüğünden siz de nasibinizi alırsınız. Bir filmle toparlak bir dünyaya girdim ben de.

        Yönetmeni ve senaristi Jean Eustache olan dramatik hatta romantik olan bu film Fransa’da 1 Mayıs 1973’de vizyona girmiştir. Adı ‘La Maman Et La Putain’ (Anne ve Fahişe) dir. Jean,  1968 Mayısında gerçekleşen Paris öğrenci olaylarının ve işçi hareketlerinin amacına ulaşamamasının ardından, insanların umutsuzluğunu ve yeniden şekillenen cinsiyetler arası ilişkileri, karakterlerin monologları ve diyalogları üzerinden anlatır. 1968 devrimi travmaların çeşitliliğini artırmıştır. Huzursuzluğu, Alexandre ve hayatındaki iki kadınla anlatırken, sokakta ve devlette her ne oluyorsa, insanı birebir etkilediğini de anlatır.

Jean Pierre Leaud’nun canlandırdığı Alexandre, bencilliği soğukluğu ile her durumu iyi anlayan ama eyleme dönük hiç bir hareket sergilemeyen işsiz, parasız, tembel, kandırarak sömüren bir kitleyi izleyicisine sunar. Yirmi bir yaşına girmek üzeredir. Butik sahibi Marie

(Bernadette Lafont) ile birlikte yaşar. Beslenme sorunu giderildiği için, entelektüel(!) bir kişi olarak papağan insan rolünü bir güzel oynar. Kilisesi kafelerdir. Vaazettikleri ise kafeye gelen kızlar. Alexandre eski sevgilisini kaybettiğini öğrenince, kafede gördüğü Polonyalı hemşire Veronika ile tanışır. Her şey nevi şahsına münhasırdır. Hiçbir şey aslı yerine geçmez Alexandre, bunu nasıl anlamazsın! İnsan kayboluşlarda adını koymadığı ilişkilere bulaşır. Sanki diğerine kızgınlığından, onun öcünü alır zanneder de yanılır. Çünkü diğeri zaten kendi kurduğu hayatındadır. Umrunda değildir. Öyleyse öcü hak etmeyenlerden almak zalimcedir.

İzlerken Goethe’nin şu sözünü nasıl hatırlamam: “İnsan kendi kendine eksikse, ona her şey eksik demektir”. “Anne ve Fahişe” filminde eksik olan karakterlerin birbirine eksiklenişini yakınen görürüz. Kendimize ölümsüzlüğü, tamlığı yakıştırdığımız için mutluluk dediğimiz şey bizden uzağa gidiyor. Söyleyin ey erkekler ve kadınlar; birbirinize ‘neden’ sorusunu bu kadar fazla sormanız, Tezer’in yukarıdaki ifadesine göre, her şeye kendinizin sebep olması mıdır?

Seyrederken tüm karakterlere kendimizi koyarız. Tüm filmlerin kaderi budur. Filme girince; tüm cinsiyetler, ırklar, mevkiler ortadan kaybolur. Kadının kimliğini üç kadın üzerinde imgesel dille sunmaya çalışan Jean, Gilberte karakteriyle, okumuş güzel kadına, eksik gelen erkek tiplemesini gösterir. Butik sahibi Marie kimliği ise, kendisinin kaybettiği tazeliğe yönelen bir kadını anlatır, -neden genç erkeğe aşık olunamaz- sorusuna mercek bağışlar. Gerçi Balzac romanlarında büyük yaş kadınları daha çok sevme alışkanlığı da yayılmıştır. Kadınlar sanatın tarihinde “acı veren” olarak lanse edilince, erkekler birden anne ve çocukların bolca acıdığı bir türe dönüşüvermiştir. Erkek hiyerarşisinden ne zaman sinema sanatı kuyruğunu kurtarabilmiştir ki? Isabel Coixet,  Alice Guy, Mira Nair, Sofia Coppola, Samira Makhmalbaf, Jacqueline Audry, Jane Campion gibi kadın yönetmenler bu filmi çekseydi daha da şakır mıydı serçeler? Bilmem ki kadın şakır mıydı kendi kendine? Gülten Akın’ın bir şiirinde geçmiyor muydu?

Sessiz Arka Bahçeler (1998) adlı kitapta geçen “Korkak Kadınlar”adlı şiiri şöyle öksürüyordu:

Saati sormadan korkuları vardır

 yitirmek tek yılgı

 sevdikleri sevmedikleri de olmuşsa zamanla

şakırlar sevdiklerini de…

‘Kadınlar üzüldüklerinde ne yapar’ sorusuna o kadar çok cevaplar verilebilir ki: Dişlerini çekenler bile vardır. İntihar düşüncesine gelmeden, kollarına jiletle “Ben de varım” diye yazanları mı, bir firmaya “lanet olsun sana ADEM” yazılı tişört bastırıp, bedava taksimde dağıtanları mı, -yanlış olarak gördüğüm- mutlu çiftlere gizli aşk mektupları gönderip, fitne çıkaranları mı, hangilerini anlatayım size? Şu atlanmamalı ki, kara saçları üzerine güftelenmiş şarkılar da olsa, hiç acımadan keser o siyahları.

“Kestim Kara Saçlarımı” adlı kitabında Akın,

“Kestim kara saçlarımı n'olacak şimdi

Bir şeycik olmadı - Deneyin lütfen -

Aydınlığım, deliyim, rüzgârlıyım

Günaydın kaysıyı sallayan yele

Kurtulan dirilen kişiye günaydın

Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi

Bir yaşantı ile karşılayanlara

Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum“ der.

 “İnsan olmak simgesel olmaktır” diyen antropologlar ne kadar da aklıma anahtar bir laf sokmuştur. Sinema sanatını öğrenmek en insani tavırlardan birisidir. ‘Her gece rüyama gelerek, beni uyandıran'a, seni almaya geldim, demek istiyordum’ diyen Alexander, yaptığı hataların sevdiğini ona geri vermeyeceğini bilse de, ‘herkes bir gün affedilmelidir’ direnciyle, tazyik eylemini başlatır.

“Seninle evlenmek istiyorum.

-Hayır, henüz olmaz. Hazır değilim.”

Kadın hazır olduğunda erkek konuyu bile unutmuşken, kadın terk edince erkeğin tamamıyla hazır olma halini ne ile açıklayabiliriz? Kadının terk etmesi zaten son anda yaptığı tercihsiz vuruşlardan birisidir. Riyakar kadınları burada anlatmıyor film tabi. Seven kadın tiplemesi diğer karakterlere de bölünmüş. Maria seviyor, Gilberte seviyor, Veronica seviyor. Ama hepsinin hayal kırıklıkları var. Bu filmde konuşan erkek güreşmez. İşsiz, parasız, sadece hislerini dillendirme yeteneği vardır. Gerçi kadının sevilme yeri, erkeğin güzel konuşmasıdır. O yüzden hiç param yok diyen erkekler dil hazinelerinin farkına ne zaman varacaklardır? Erkeğin aklı her zaman mı sonradan gelir?

Ah erkekler önce dillerini kavağa asarlar, kökü çürüyünce başlarlar kavağa şarkı söyletmeye. Kalbi kırılan kadının, kırılma hadisesini unutabilmesi için, bir yüzyıl geçmesi gerekir derler. Offenbach'ın ‘La Belle Helene’nini alsak da, “Marlene Dietrich” plağını dinlesek de, devrimler geçse de üzerimizden, Rolling Stones, Black Panthers’i görsek de, Fernandel filmleri gibi realist filmleri pop müzik dinselleşse de sorunlar ve ayrılık nedenleri, sevgisizlik halleri çoğunlukla birbirine benzer. Bazen erkek ve kadın birbirinden ne beklediğini bir türlü anlayamaz.

“Uyku tutmadığı zamanlar genellikle onu dinlerim”diyen Alexandre, umut vaat eden sesi aynı ayarda dinlemekten çok hoşlanır. İnsanların çoğu aynı şarkıyı yüzlerce kez dinleyebilir. Aynı filmi her yumurtayı kırdığında izleyenler bile vardır. 5:25'de açılan St. Michel'de küçük bir yer olan Matheieu'da kahvaltı yapabilir miyiz bilmiyorum ama samimiyet ve birbiriyle dans etmek, tüm cinsler için harika günleri yanımıza getirebilir. Beynimizi plastisite etmenin vakti geldi. Alexandre’nin sözlerini duyuyor ve Tezer’in dizeleriyle buralardan tüyüyorum.

Başkalarının sözcükleriyle konuşmak... Bunu istiyorum. Özgürlük bu olmalı!’

 “Duygular, duygular, duygular. Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaktaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. Git.” (Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk)

 

 

DİĞER YAZILARI

Çalınıyor Adalet, Vurun Duvarları (The Handmaıden)

Hep Ağlıyordu Gemiler, Hep Uçak Olmak İstiyorlardı (The Great Wall)

Birbirimizde Zuhur Ediyoruz (Stranger Than Fıctıon)

Ölüm, Ölür Müsün Başımda, ”Şah” De Hadi (The Seventh Seal)

Gardırop Akıl, Ayna Şehrine Yaklaşırsa… (La Notte)

Kader, Genel Bir Mülkiyet Midir? (The Man Who Wasn't There)

Ölü Yazar Olmadığı Gibi, Ölü Oyuncu Da Yoktur! (Look Who’S Back?)

Şiddet Kullanan Eş, Nasıl Eşses Olabilir Ki? (Arretez Moı)

Acıkan İnsanı Kandırmak Kolaydır (Crow’S Egg)

Her Kitap Anne Değildir Ya Da Bazı Kızlar Yanlış Kitap Seçer (Madame Bovary)

Aynalar Arası Dedikodu (La Double Vıe De Véronıque)

Sine-Retrospektif (Bronenosets Potyomkın)

İnsanı İnsana Yasak Kılamazsınız (Pleasantvılle)

Kitle, Geleceğin İntihar Bombacısı Olmamalıdır (The Man Who Knew Infınıty)

Çamura Ruh Veren Elma (Camılle Claudel)

Lanetli Hayalin Tekamülü (The Wınd Rıses)

Mülkiyet İle Onur Kavramını Evlendirene Yazıklar Olsun! (Marına)

Sadece Konuşan Bir Hayvan Değildik… (Twelve Monkeys)

Devrim Ailede Başlar (Trumbo)

Bütün Saksılardan Sen Mi Sorumlusun Bahçıvan? (Detachment)

Ağlayacak Çok Şey Var, Bari Buna Gülelim (Çingeneler Zamanı)

Çiçeklerin Kokusunu Çoktan Çaldılar (La Maman Et La Putaın)

İnsan, Sadeleşemeyen Bir Oyuncudur (The Danısh Gırl)

Yetişkin İnsan Asla Doğmamıştır (Crımes And Mısdemeanors)

Anmak, Geçmişi Muteber Kılmaktır (To Rome Wıth Love)

Ruhuyla Oynayan Aktörler, Zinciri Kıran Kitleleri Büyütürler (Lısten To Me Marlon)

Dil, İradenin Hıçkırışıdır (Wakıng Lıfe)

İnsan Bazen Akıl Oyunlarında Ray Değiştirir (Irratıonal Man)

Asıl Mesleğimiz ‘Caka Satmak’ (Socrate)

Bazı Filmler Passiflora/Çile Çiçeği Etkisi Veriyor (Tımbuktu)

Benden Başka Bir Beni Sevdim (The Royal Tenenbaums-5 To 7)

Hüzün Yol Kesicidir ((As Good As It Gets)

Bir Sinema Filmi Kaça Ayrılır?

Hayat Senaryosunun Adı ‘Hepsi Birarada’Dır… (La Cıocıara)

Tanımlarımız Hangi Kişilerin Gardrobundan?

Yasakçı Mı, Özgürlükçü Mü Filmler Çekilmeli?

Bazen Katırlara Kelebek Banyosu Uğramaz

Dil Bilmeyen İnsanı Müzik Konuşturur (Almost Famous)

Yalnızlık İstenen Bir Rica Mıdır?

Yarınlarımızı Hormonlarımıza Bırakırsak, Kaos Anne Doğmaz Mı?

Kuşların Da Yürüdüğünü Biliyor Ahtapotlar (Vıvre Sa Vıe )

Sadece İlaçların Yan Etkisi Yoktur! (Je, Tu, Il, Elle)

Huzursuzluk Evlerdeki Yersiz Ejderhalardır

Uğraşılarımıza Örümcekler Oda Kiraladılar (Requıem For A Dream)

Kadınlar İkiye Değil, Nara Ayrılır

'Umut Yok, Korku Yok'

Aşk Cadı Elması Mıdır?

Sinemanın Dili Boğazına Kaçmadı Değil Mi?

Hayatın Çocuğu (Faust)

Sinema İmgelerin Hacimsel Hareketidir (Le Chef)