TEK KİŞİLİK KARNAVAL

ÇEMBERDEN ÇİZGİYE EVRİLEN BİR AŞK VE KÜÇÜK KARA BİR KUŞ (THE BROKEN CIRCLE BREAKDOWN)

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

Coğrafyalar: Kırık Çember                                                       

“Eğer birisi eşini kaybederse ona dul diyorlar. Bir çocuk ailesini kaybederse ona yetim diyorlar ama çocuğunu kaybeden bir aileye ne denir? Sanırım bu, bir ismi hak etmeyecek kadar korkunç bir şey.” Six Feet Under / Brenda

Benim aşk filmlerimde mutlu sonlara yer yoktur. Üzeri pembe çizili mutlu sonlar, alışageldiğim dünya düzeninde benimseyemediğim bir durum olmuştur daima. Hiç hazzetmediğim bu klasik aşk filmlerinden sıyrılan, neden bu kadar sevdiğimi geç anladığım, anladığımdaysa daha çok sevdiğim, belki de en çok sevdiğim filmlerden birinden bahsedeceğim: Kırık Çember'den (The Broken Circle Breakdown - 2012). Belçikalı yönetmen Felix Van Groeningen’in, sonlu bir evrende sonsuzluğu elde etmek için çocuk sahibi olmak isteyen insanlar üzerinden aşkı, inancı, yaşamı sorguladığı bir yapım Kırık Çember. Hiçbir zaman kapanmamak üzere kırılan çemberin, açıkta kalmış iki ayrı ucunda yaşamlarını sürdürecek olan Elise ve Didier içinse kötü bir kader.

   

Birbirinden oldukça farklı karakterlere sahip çiftin hayatları paralel giden iki doğru gibiyken bir gün yörüngeden sapar, kesişir ve hikâye başlar. Elise, vücudu dövmelerle kaplı, kendisi de bir dövmecide çalışan, dini inancı son derece  güçlü bir kızken, Didier; samimi müzik grubuyla birlikte country müzik yapan, tanrı tanımayan, yalnız bir adamdır. Filmin, ileri geri atlamalarla kurduğu ritim, klasik ve sıkıcı bir aşk filmi olmaktan alıkoyar. Hasta kızları Maybelle’in hastanedeki görüntüleriyle açılan film, Elise ve Didier’nin tanışmalarından kızlarını kaybedişlerine dek süren serüvenin tamamını verir. Ancak bunu sıralı bir kurguyla aktarmak yerine, daha özgün bir anlatım dili kurarak göstermeyi seçer. Zaman kavramını yıkıma uğratır, çiftin mutlu ve mutsuz zamanlarının geçmiş mi yoksa şimdi mi olduğunu başarılı şekilde kodlar. Şimdi, acının ve çaresizliğin içinde yüzen kâğıttan bir gemiyken geçmiş, güzel ve varsıl anılarla dolu bir hatıra defteridir. Mutlu sonlara inanmayan bir film olan Kırık Çember, klasik yapı gereği Maybelle’in kansere yenik düşüp hayatını kaybetmesiyle sonlanması gerekirken asıl startı o an verir.

 

Elies ve Didier, kızlarının hasta olduğu gerçeğini öğrendiklerinde bu durumu atlatabilmek için birbirlerine destek olsalar da günden güne inançları kaybolur. Maybelle’in hastalığı, onların evliliğinde de dolaşan bir zehir gibi yalnızca küçük kızı değil, güzel, mutlu geçmişlerini de alıp götürür. Dövmeli bir kadını muhafazakâr, kovboyvari bir adamı ise inançsız çizen yönetmen, daha karakterleri tanıtırken farklı bir hikâye kuracağının sinyallerini verir. Kızlarını kaybetme gerçeğini kabullenemeyen ikili, hiçbir şey yokmuş gibi sahneye çıkıp birlikte şarkı söylemeye devam etseler de ucu bir kere açılan çember, bir daha kapanmamak üzere git gide düz bir çizgiye evrilir. Tartışmaların dozu artar, sinir krizleri çoğalır, acısını susup tepkisiz kalarak yaşamayı yeğleyen Didier, Elise tarafından vurdumduymazlıkla suçlanır. Bu noktada Didier, muhafazakâr Cumhuriyetçilerin uyguladığı sağlık politikalarına nefret söylemleri yağdırmaya, kızının ölümünü siyasi argümanlardan yola çıkarak sisteme bağlamaya başlar. Din ve devlet birdir. Ve ölüm, onların elinden gelmiş kara bir güçtür. Tanrı ise Meybelle’i korumayı unutmuştur. Çünkü onun Amerika’yı korumak gibi daha birincil görevleri vardır. Elise’nin Amerikan rüyası, uyanılması gereken bir kâbustur.

 

Aşk, tutku ve müzikle oluşturulan ritim, filmi yalnızca aşk filmi olmakla sınırlamaz. Kırık Çember, 11 Eylül saldırılarına gönderme yapan bir film aynı zamanda. Filmin başrolüne yerleştirilen Amerikan hayranı karakter Elise, en büyük dayanağını ve umutlarını yitirince içsel bir saldırıya uğrar istemeden. Yönetmenin, her iki karaktere de eşit mesafede durduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak bana kalırsa Elise, inancın hayat kurtarmaya yetmediği bir evrenin resmi ve film, bu resmi renklendirip sağlam bir dramatik yapı üzerine kurduğu için başarılı. Filmin müzikal bir alt yapı üzerinden akması, bendeki duygu derinliğini uç noktalara taşıması açısından değerli. Acılı bir hikâyeyi, sömürme eylemine girişmeden destekleyen müzikler, Maybelle’in gittiği yerde huzurla uyuması için fısıldanan birer ninni belki de.

 

Kırık Çember, bir yitirişin ardından gelen bitimsiz hayatın filmi olduğu için, gerçeklere sığınmanın yarattığı çaresizliği, başlarda kusursuz gibi görünen, ardından hastalıklı hâllere bürünen bir aşk üzerinden anlattığı için güzel. Dünyaya bir iz, bir imza bırakayım derken sahip olunan çocuğun gidişiyle birlikte bu defa ona dair tüm izleri silmek için uğraşan insanları bana tanıttığı için unutulmaz. Elise ve Didier benim arkadaşlarım, onlar bizim müziklerimiz, Maybelle, beyaz yalanların içinde uçan küçük kara bir kuş…

 

Didier için hayat son derece anlık, boş ve uçup giden bir esans gibi. Elise ile evlenmeden önce karavanda yaşadığını görmek, benim için sonsuzluğa inanmayan bir adam portresini ilk etapta çizdi. Elise’nin vücudunu baştan başa örten dövmeleri ise kalıcılığın, inancın, sonsuzluğun ve aidiyetin bir temsili. Maybelle’in gidişi, yalnızca bir trajediyi başlatmakla kalmaz, ikilinin zıt yönlerini de ortaya çıkarır. Acı hâlinde insanın gelebileceği son noktaları gözler önüne serer, sakınmadan. Makûs talihin ardından vücudundaki tüm dövmeleri yenileriyle değiştiren Elise, inandığı sonsuzluğu yeni adıyla baştan var eder: “Alabama”. Yeni bir isim, yeni bir toprak parçası gibi bugünü yaşamada ne kadar elverişlidir bilinmez ama Elise için adını koyabileceği her şey, hâkim olabileceği bir yerdir artık. Ve bir çocuk için en güvenli yer, annesinin adını koyduğu sonsuz coğrafyalarda kuşmuşçasına özgür kalmaktır.

YORUMLAR [0]