SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

BU KORKUNUN ADI: AŞK (IT FOLLOWS)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

PEŞİMDEKİ ŞEYTAN BİR AŞK FİLMİ. AŞKI ONA EN YAKIN DUYGUYLA ANLATIYOR: KORKUYLA. KORKUNUN BAŞYAPITLARINA SAYGIDA KUSUR ETMEYEN BU FİLM, ZAMANE AŞKLARINI YENİDEN DÜŞÜNMEMİZİ İSTİYOR ASLINDA.

KORKUYA KALP MASAJI

Her ne kadar ülkemizde “Peşimdeki Şeytan” adıyla gösterime girse de “It Follows” izleyicisini ne şeytanla ne de üç harflilerle korkutuyor. Evet korkutuyor, hem de çok. Ama bunu diğer taraftan gelen misafirlerle ya da seri katillerle yapmıyor. Türün başyapıtlarına saygı duruşunda bulunarak; kendi lanetini icat ederek ve kendi kurallarını koyarak yapıyor. Aslında yeni bir şey yapmıyor gibi yaparak türün can çekiştiği, yeniden çevrimlerle hayatta kalmaya çalıştığı bir dönemde korku sinemasına nereden geldiğini hatırlatıyor. Tıpkı filmin esas kızı Jamie’nin finalde çocukluk aşkına dönüşü gibi türün de geçmişini hatırlaması gerektiğini söylüyor belki de. Ve bunu nerdeyse ustaların hepsine: Carpenter, Argento, Romero, Craven’a selam çakarak yaparken yeni bir ustanın da habercisi oluyor bir anlamda.

BAYRAMLIK AĞIZLAR AÇILINCA   

Nostalji az çok herkesi duygulandırır. Bazen mutlu eder, bazen hüzünlendirir, bazen umutlandırır bazen ise ümitlerin tükenmesine sebep olur. Hatta bazen korkutur. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini falan hatırlatır. Telaşlandırır. Zaten gereksiz binbir türlü şeyle dolu olan aklımızı iyice bulandırır. Yönetmen David Robert Mitchell de nostaljinin nelere kadir olduğunu iyi bilenlerden. Ama o bizi nostaljiyle korkutmuyor. Daha çok, heyecanlandırıyor. Charade (Öldüren Şüphe) filmiyle izleyiciyi 60’lara, retro müzikleri ve banliyö gerilimiyle 70’li ve 80’li yıllara götüren Mitchell, tüplü televizyonların olduğu bir zaman diliminde karakterlerinden birinin eline tutuşturduğu reader tarzı bir aletle de zaman mefhumunu bilinçli olarak karmaşıklaştırdığının altını çiziyor. Nostaljik bir yolculuğa çıkarıyor ama bunu zaman mefhumundan bağımsız olarak yapıyor. Yani hem özlem duymamızı sağlıyor hem de özlem gidermemizi. Çünkü sadece geçmişte olanı koymuyor önümüze Mitchell, tam kırılma anlarında sert bir manevrayla mısır tarlasına sokuveriyor izleyiciyi. Eski motifler üzerinden yeni bir model çıkarıyor ortaya. Türün bugünü ve yarını için önemli bir adım atmakla kalmıyor, kendi biricikliğine yaraşır şekilde bir biçim inşa ediyor aynı zamanda.

ENSEMİZDE BİR NEFES

Cinsel yolla bulaşan bir lanet ya da hastalık. Kurtulmanın tek yolu ise başka biriyle cinsel ilişkiye girip o kişiye aktarmak. Eğer lanet o kişiyi öldürürse aktaran kişiye geri dönüyor. Yani aslında hastalığı aktararak kurtulduğunuzdan emin olamıyorsunuz. Böylece sürekli tetikte bekleyen bir paranoyak oluyorsunuz. Tabi lanetin, onu ilk çıkaran kişiye kadar gidebilme ihtimali de var. Ama filmin meselesi hastalığın tüm insanlığı yok etmesi gibi bir felaket değil, bu lanetin bireyi nasıl etkilediği ve o kişinin bununla nasıl başa çıktığı. Bu noktada lanetin cinsel yolla bulaşan, aktarılan bir “şey” olarak tercih edilmesi önemli. Aids benzeri bir yolla bulaşıyor ama bundan “korunmak” o kadar da kolay değil. Fiziksel bir acıdan öte vicdan azabına benzediğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla öylesine girilmiş bir cinsel ilişkinin ardından ne hissedildiğine bakmalıyız belki de. Bu anlamda insanların sekse nasıl baktığı, filmin “zamansızlık” zeminini daha anlamlı kılıyor. İnsan soyunun fiziki bir ihtiyaç olarak gördüğü, sadece zamanımızda değil çok daha eski zamanlarda bile böyle olagelmiş bir olgudan bahsediyoruz. Burada verilen bir ahlak dersi yok elbette. Ahlaki bir sorgulama olduğu aşikar ama ders olup olmadığı izleyiciye kalmış. Yönetmen bu konuda net konuşmak istemiyor aslında. Ama saygı duruşunda bulunduğu öncüllerinde bakire olan esas kızın yerine “tecrübeli” bir karakter yerleştirmesi tür içerisinde ufak bir manevra olarak da okunabilir, zamansız hikaye akışı içerisinde gençliğe daha gerçekçi bir bakış olarak da. İnsanları her önüne gelenle yatmakla itham etmiyor belki ama -daha duygusal bir bakışla- cinselliği yaşama konusunda hissizleştiklerini yüzlerine vuruyor. Finale doğru lanetini çocukluk aşkı Paul’e (Budala’ya) aktardıktan sonra hem Jamie hem de Paul “farklı” hissetmediklerini birbirlerine söylerken, seksin ne kadar sıradan ve duygudan yoksun bir hal aldığını anlamış gibidirler. Filmin, insanların peşini bırakmayan, yavaş ama emin adımlarla üzerlerine gelen laneti, aslında pörsümüş vicdanlarıdır belki de. Yaşadıkları her “aşk” ölene dek peşlerini bırakmayacaktır. Ve onlar kurtulmak için çırpındıkça (aktardıkça) bu daha da büyüyen bir azap olmaktan öteye gitmeyecektir.

GEÇMİŞE MAZİ Mİ DERLER?

Filmin geçmişle alıp veremediği bir meselesi olduğuna nostaljiden bahsederken değinmiştik. Sinema tarihi ve korku türü bazında filmin geçmişle bağı ve bunu günümüze uyarlama biçimi oldukça şık ve heyecan verici. Buna zamanı hiçe sayan kurgusu da dahil. Hikayedeki karakterler için ise geçmiş o kadar iç açıcı değil. Biz geçmişin müzikleri ve filmleriyle özlem giderirken, Jamie ve diğer gençlerin bir önceki nesle dayanan bir geçmiş sınavı verdiklerine tanık oluyoruz. Çünkü “It Follows”un ebeveynleri bülbül familyasından, hem de en dut yemişinden. Çocuklarıyla iletişimi neredeyse olmayan, sessiz sedasız köşesinde oturup telefonla konuşmak ya da komşularının dedikodularını yapmaktan başka bir aktivitelerini görmediğimiz tipler. Çocukları için “Anneme söyleyemem” korkusu belki de sadece. Haliyle böyle bir ebeveyn figürü çocukları korkuya, gizli işler çevirmeye itiyor. Aslında bu tip bir ebeveyn resmi çizerek yönetmen Mitchell, cinselliklerini yaşama konusunda suçun sadece gençlikte olmadığını da söylemeye çalışıyor. En az filmin laneti olarak gezinen tipler kadar sessiz ve hayalet modunda olan ebeveynlerin, çocuklarının geldiği durumdan sorumlu olmamaları düşünülemezdi zaten. Ayrıca daha sonra gösterilen bir fotoğraftan anladığımız kadarıyla, sonlara doğru havuz sekansında ortaya çıkan “lanet”in, Jamie’nin babası olduğunu anlıyoruz. Bu detay da, çocukların ebeveynlerini (ölmüş dahi olsalar) sadece birer korku figürü olarak gördüğünü kanıtlar nitelikte. Mitchell korku türünün geçmişinden güç alarak çektiği filminin içindeki bütün geçmiş motiflerini öyle kırılma anlarına yerleştiriyor ki, geçmişinden bağımsız olarak düşünebileceğiniz hiçbir detay kalmıyor. Böylece, geçmişle geleceğin harman olduğu, yaşadığımız anın bunlardan bağımsız varolamayacağını özellikle vurgulamak isteyen Mitchell’in, filmin zamansızlığını çok iyi kullandığını bir kez daha anlıyoruz.

SAYGI DOLU BİR İMZA

Filmin, öncüllerinden güç alan ama kendine has bir dili olmasının arkasında tabi ki David Robert Mitchell var. Henüz ikinci uzun metraj filmini çekmesine rağmen bu kadar üsturuplu bir iş çıkarması bile alkışı hak ediyor. Ama Mitchell pek alkışla yetinecek gibi durmuyor. Her şeyden önce bu adam türü çok iyi hatmetmiş. Bunu sadece Disasterpeace grubunun yaptığı muhteşem film müziklerinden bile anlayabiliriz. Mekan olarak terkedilmiş Detroit banliyösünü seçmesi ve her şeyin hızla yarıştığı günümüzde yavaş yavaş ilerleyen bir “lanet” uydurmasıysa türün kodlarını çok iyi bildiğinin ayrı bir göstergesi. Peki ya sonra? Türü çok iyi okumuş olmak dışında nesi var bu adamın? Bir kere atmosfer yaratma konusunda çok iyi. Mekan kullanımına hakimiyeti, müziklerin kullanımı ve tabiki kamera hareketlerindeki yerine göre dinginlik ve hızla izleyiciyi olaya dahil etmesini ve yer yer uzaklaştımasını iyi biliyor. Aslında filmin ve yönetmenin bütün vaatleri açılış sekansından belli oluyor. Plan sekans olarak çekilen bu sahnede, üzerinde gecelik, ayağında topuklu ayakkabılarla sokağa fırlamış genç bir kızın daha sonra telaşla yeniden eve girip arabanın anahtarlarıyla çıkışını ve arabaya binip uzaklaştığını görüyoruz. Ve tüm bunları sokağın tam ortasına kurulmuş kameranın 360 derecelik pan hareketiyle takip ediyoruz. Daha lanetle tanışmamış olan bizler için oldukça gizemli olan bu sahnede yönetmen Mitchell, yaşananları karakterin peşinden koşarak görmemizi istemiyor. Film boyunca yaşayacağımız ürpertici dinginliğe hazırlanmamızı ve o genç kızın neden geniş bir daire çizerek yeniden eve girdiğini daha sonra anlamamızı istiyor. Film boyunca bu 360 derecelik pan hareketini 3 kez daha kullanacak olan Mitchell, aslında yine saygıdan kusur etmeden kendi dilini inşa ediyor. Deyim yerindeyse bu çömez yönetmen, klişeleşmiş kamera açıları, ağır makyajlar, ani ses patlamaları ve binbir türlü hileyle tırsıtmaya dayalı korku filmlerine alışık olan izleyicileri, sadece en temel kamera hareketlerinden biriyle diken üstünde tutmayı başarıyor.        

KORKUNUN DİLİ AŞKIN FİİLİ

It Follows bir aşk filmi aslında. Yazının başında söylediğim gibi, Jamie’nin çocukluk aşkına dönüşünün hikayesi. Filmde her şey gibi aşk da geçmişten geliyor. Laneti kime “aktardıysa” kurtulamayan Jamie, kurtuluşu ilk öpüştüğü çocukta arıyor. Bu aktarmaya en başından gönüllü olan Paul ise hayallerini süsleyen kızla yatmış oluyor böylece. Yani bir çok lanet gibi bu da kendisinden kurtulmak için onu doğuran yola başvurmamız gereken bir lanet. Daha baştan koyduğu kurallarla bunun bir çıkışı olmadığını söyleyen Mitchell, izleyiciyi sonsuz bir döngü izlemeye davet ediyor. Kilidi çözecek olan soru şu aslında: herkesin önüne gelenle yatmasından doğan ve yine herkesin birileriyle yatmasına sebep olan bu lanet, gerçek aşktan doğan bir sevişmeyle sona erebilir mi? Filmin sonunda Jamie ve Paul’un birlikte olduktan sonra yaşadıkları “hissizlik” bunun cevabı niteliğinde. Bu tek gecelik “aşk”lar üzerinden beslenen lanet, gerçek aşkları öldürecek kadar yayılmış belki de. Burada lanetin işleyişine ve finale dikkatli bakmak lazım. Her ne kadar gerçek aşk desek de, sonuçta Jamie ve Paul “zorunluluk”tan birlikte oluyorlar. Yani lanet bir anlamda Jamie’nin ilk aşkıyla kavuşmasına vesile oluyor ama ilk sevişmeleri o kadar da romantik olmuyor haliyle. Gelelim filmin finaline; elele yürüyen Jamie ve Paul anlaşılan sevgili olmuşlardır. Yani sadece tek gecelik bir ilişki değildir yaşanan. Mutlulukları yüzlerinden okunmaz çünkü lanetin gerginliği vardır. Lanet Paul’a geçmiştir ve Jamie onu lanetle başbaşa bırakmak yerine yanında kalmayı tercih etmiştir. Yani bu kez laneti aktarmak yerine paylaşmıştır aslında. Filmin son sahnesinde arkalarında beliren “şey”, lanetin sona ermediğinin bir işareti de olabilir, Mitchell’in izleyiciyle oynadığı psikolojik bir oyun da. Her ne olursa olsun, bu “aşk” laneti her ilişkiye musallat olmuştur artık. Ondan kurtulmak için çırpınmak yerine onu biriyle paylaşmak en doğrusudur belki de.   

 

YORUMLAR [0]