FİLMTERAPİ

BU AYRINTILAR FİLMDE YOK (DHEEPAN)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti Güney Asya'da, Hindistan'ın 31 kilometre güneyinde ve Hint Okyanusu'nda bulunan bir ada ülkesidir. 1972 yılından önce Seylan olarak bilinirdi. Sri Lanka’ya, ‘Cennete en yakın ülke’ de deniliyor. Cennete en yakın olmasından mütevellit 150’şer yıllık dönemlerle Portekiz, Hollanda ve İngilizlerin boyunduruğu altında kaldı. 1948’de yeni bir devlet olarak doğan Seylan, bağımsızlığın tadına varamadan kendini amansız bir mücadelenin içinde buldu. Yüzölçümü 65.610 kilometrekare olan Sri Lanka’da; Moorlar (Kuzey Afrika kökenliler), Malaylar, Burgherler (Portekiz ve Hollandalıların torunları), Sinhalalar ve Tamiller’den oluşan, on sekiz milyon insan yaşıyor.

Sinhalalar ile Tamiller adanın ve medeniyetin en eski sakinleri.

Adından da anlaşılacağı gibi Hindistan’ın güney eyaleti Tamil Nadu’da, Tamiller yaşıyor. Arap fetihlerinden sonra, Arapça “beklenmedik şeylerin ülkesi” anlamına gelen Serendip olarak adlandırılan bu yerde, nüfusun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturan Tamiller, İngilizlerin sömürge yönetiminde en prestijli görevlere getirilen yerli azınlıklardan biri. Tamil demek; avukat, doktor, mühendis, şair, yazar demek. Bir de İngilizlerin, Hindistan’dan getirdikleri alt kast çay işçileri var; İngilizlerin ilerideki “azınlık” stratejilerinin bir parçası olan azınlık. Adanın güneyinin yerlileri Sinhalaların sayısı ise Tamillerin yaklaşık 4 katı. Geriye kalanlar da Müslümanlar ve Burgherler.

Sri Lanka’nın bağımsızlığını kazanması, önce İngilizlerle 1944’te oluşturulan Soulbury Komisyonu’nda “ bağımsızlığın” tartışmaya açılmasıyla başladı.  4 yıl sonra, Soulbury Anayasası 1948’de, Seylan’a bağımsızlığını verirken, azınlık haklarının garanti altına alınması şartını koştu. İngilizler bir yandan Tamillerin haklarını savunur gibi gözükürken, diğer yandan medeniyetin ve adanın en kadim halkı Tamilleri, adanın azınlık statüsüne yerleştiriverdi. Bu ufak ayrıntı daha sonra, ‘dünyada en uzun süren silahlı çatışmalardan biri’ne dönüşmüş olarak, tarihte yerini aldı. Binlerce yıllık tarih ve kültürleriyle övünen adanın gururlu Sinhalaları ve Tamilleri arasında zaten tarihsel bir rekabet vardı. Tamiller kendilerini adada hüküm sürmüş Tamil krallıklarının vârisleri olarak görüyorlardı. İngilizlerin adadan ayrılmasıyla, beklenen oldu ve kadim halklar arasında eski defterler yeniden açıldı.

Tamil etnik grubunun yaşadığı bölgenin bağımsızlığı için mücadele etmeye başlayan Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları veya Tamil Kaplanları (TEKK) 1976’da kuruldu. Bu mücadele, dünyada en uzun süren silahlı çatışmalardan biri olarak, ‘Sri Lanka İç Savaşı’na dönüştü. 1948’de yeni bir devlet olarak doğan Seylan, İngilizlerin de katkısıyla kendini amansız bir İç Savaşın içinde buldu. Savaş, Mayıs 2009'da, Sri Lanka Silahlı Kuvvetleri'nin Tamil Kaplanları'nı büyük bir yenilgiye uğratmasıyla şimdilik sona erdi gibi görünüyor. Bu ayki filmimiz Dheepan’da, bu ülkeden kopan bir zorunlu sürgünün hayatını konu ediniyor ve yukarda sözünü ettiğimiz ayrıntılar, filmde yok elbette.

 

ÇAĞIMIZIN EN BÜYÜK DRAMI: MÜLTECİLİK

Fransız sinemasının ustalarından Jacques Audiard, kamerasını aynı senaryo izine ikinci kez asla çevirmemesiyle ünlü. Daha önceden Tamil gerillası, sonra Fransa’da; eşi olduğunu söylediği bir kadın ve babası olduğunu söylediği bir kız çocuğuyla mülteci, daha sonrasında ise çok sorunlu bir varoş bölgesindeki sosyal konutlarda kapıcı olan Dheepan’ın hayatına tutuyor bu kez kamerasının ışıklarını. Kimsenin kendi olamadığı, sahte kâğıtlara bağlı bu hayatların gerçek bir hayata dönüşmesi için verilen bir savaşı anlatıyor. Audiard filmin bir kısmını Tamil’de çekmiş. Günümüz Fransız restoranlarının, yüzde ellilik gizli iş gücünü, asla güneş yüzü görmeyen; kimi kez çiçek,  kimi kez mendil, anahtarlık ya da ışıklı oyuncaklar satan bu her biri bir sırrın taşıyıcısı Sri Lankalı kâğıtsız mülteci işçilerin, oluşturduğunu düşününce, “Jacques Audiard’ın aslında Tamil’e kadar gitmesine gerek yokmuş” diyesi geliyor insanın.

Çağımızın en büyük dramı haline gelen mültecilik konusu, birçok göçmenin hayatta kalmak ve barışı bulmak için denemek zorunda kaldığı kaotik, mayınlı, geçişsiz birçok yolu sergileme olanağı veriyor Jacques Audiard’a. Mültecilerin hayatta kalma isteği, yaşadıklarına dayanma gücü, bütün kapılar ince hesaplarla yüzlerine kapanırken yeni bir ülke, yeni bir kimlik bulma umutları, geldikleri yerde köksüz bir bitki gibi ama yine de var olma savaşları… Sıfırlanarak da olsa inanılmaz uyum yetenekleri… Kaçtıkları asıl ülkelerinin kalplerinde açtığı yaralardan önce düşünmek ve başarmak zorunda oldukları her şeye değilse de, kimi şeylere Audiard’la birlikte bakıyoruz.

 

DHEEPAN VE DİĞER DHEEPANLAR

Savaşın, birbirini hiç tanımayan bir kadını bir erkeği ve bir çocuğu aynı çatı altında buluşturduğu bir durumda,  her şeyin olabileceğine tanık oluyoruz: Sevmek, nefret etmek, yok saymak, sonsuz bir şiddet, varoşların kendine özgü yasaları, ekonomik isleyişleri ve devletin buna paralel kurduğu açık ve gizli dengeler. Ne fazla bir görüntü, ne birbirine benzer bir kadraj. Dheepan, Cannes’da aldığı ödülü hak ediyor… Ama ben asıl, her birimizin şu an canlı tanığı olduğu; kapımızın önünde, sokağımızın başında, lokantamızın girişinde, kıyılarımızın kumsalında sürünen diğer Dheepanlardan söz etmek istiyorum.

Hepimizin bildiği gibi; yalan 'Arap Baharı'nın en müthiş silahıydı… Yalan söyledikçe pastadan alınan pay artıyor, haritalar üzerinde sınırlar yeniden belirleniyor, silah satışları tarihin en yüksek sevilerine ulaşıyor, artan payların altında yıkılan köyler, ölen çocuklar, katledilen insanlar bu çarkın daha da güçlenerek dönmesi için çok iyi malzemelere dönüştürülüyor ve her seferinde de, iyi iş yapıyordu bu malzeme. Şii-Sünni çatışmasının sömürücü güçler tarafından körüklenmesi, taşeron İslamcı örgütlerin beslenmesi, bölgenin petrol kaynakları bakımından zenginliği, Kürt halkının dört coğrafyaya bölünmüşlüğü gibi faktörler hem Ortadoğu’daki hem de Suriye’deki çelişkileri keskinleştirdi. Binlerce insanın kanı sel olup akarken Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Bahreyn yeniden pay edildi… Ardından, Nisan 2011 ortalarında Suriye'den kaçan bazı subay ve askerlere Özgür Suriye Ordusu kurduruldu Antakya'da. Hemen devamında, Suriye Ulusal Konseyi (SUK) oluşturuldu İstanbul'da.  Haziran 2011’de Antakya’da kurdurulan Özgür Suriye Ordusu Cisr El-Şuğur kasabasına saldırdı ve 120 kadar devlet memurunu vahşice öldürdü. Mülteciler gelmeye başladı. Ortalama iki buçuk milyon Suriyeli geldi ve Türkiye'nin her tarafına dağıldı. Son iki yılda bunların 700 bini Avrupa'ya geçti, belki bir o kadarı da insan tacirlerinin elinde denize açıldı, sonra cesetleri kıyılara vurdu. Avrupa Birliği İç Güvenlik Müdürlüğü; mültecileri botlara bindiren ve taşıyan şebekelerin bir yıllık kârının, 5 milyar dolar olduğunu açıkladı. Yine aynı makam; 10 bin kadar mülteci çocuğun Avrupa’da kaybolduğunu duyurdu. Ankara, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve kimi Avrupa ülkelerinin fiili müdahalesiyle Suriye daha da karıştı. 2013 yılında yaklaşık 4 milyon insan Suriye’den göç etti. 5 milyon insan, Suriye içinde devletin kontrol ettiği daha güvenli bölgelere iltica etti, sığındı. 2 milyon insan da, IŞİD ve PYD'nin kontrol ettiği bölgelere kaçtı.

 

İZLEYİCİ DEĞİL, YAZICIYIZ!

Demem o ki; Dheepan’ın hayatına tutulan kamera ışığından daha can yakıcı daha vahşi ve gerçek filmler akıp gidiyor gözlerimizin önünden. Jacques Audiard’ın gerçeklik, lirizm ve uykuyla uyanıklık arası yaşanan psişik kâbuslar kümesinde gidip gelen filminden çok daha dramatik bir tarihin yalnızca izleyeni değil, aynı zamanda yazıcıları olarak, istediğimiz yerden bakabiliriz Dheepan’a. Seçim sizin; ister muktedirlerin yanında durup kanlı sofrada sırtlanların ziyafeti devam ederken bakın. İster ırkçılık, cinsiyetçilik ve düşmanlıkla damgalanmış zihinlerin esiri olarak bakın.

2015’in Nisan ayı başında, Avcılar’daki bir gölün yakınında bulunan 16 yaşında bir çocuğun cesedini hatırlayanımız var mı bilmem? Başından kurşunlanarak öldürülmüş bu genç Suriye’den Türkiye’ye göçen Reber Bego idi. Medyada yer alan kimi sözler unutulacak gibi değil: “Suriyeli pislikleri doldurdunuz ülkenin içine. Allah’ın belâları her yerdeler. Pis kokulu vatan hainleri! Adam olsalardı kendi ülkelerine sahip çıkarlardı. Yüz binlerce erkek demeye utandığım kadın kılıklılar ülkeyi savunmak yerine kaçmayı tercih ettiler. Bu mikropların kendi vatanlarına hayırları olmamış ki. Bize ne faydaları olacak? Defolup gitmediler!” İster Jacques Audiard’ın psişik kâbuslar kümesinden daha gerçek bu yaklaşımlarla bakın. Ya da mültecilerin evlerine dönebilmesinin, ancak bu kanlı sırtlan kıyımının son bulmasıyla mümkün olabileceğinin ve dünyanın bütün halklarının kardeş ve de onlara çizilen bütün sınırların, muktedirlerin çizgileri olduğu bilinciyle bakın… İyi seyirler hepinize.

 

YORUMLAR [0]