TEK KİŞİLİK KARNAVAL

BONOBONUN İZİNDEN İNSANI ANLAMAK: GRANDMA

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

Bilhassa American Pie (1999) ve About a Boy (2002) gibi komedi filmleriyle adına aşina olduğumuz Paul Weitz’in, daha önce Admission (2013) filminde izlediğimiz Lily Tomlin, yönetmenin son filmi Grandma’da (2015) ilk kez başrolde oynuyor. !f İstanbul kapsamında izleme şansı bulduğumuz Grandma, festivalin Gökkuşağı bölümünde karşımıza çıktı ve bölümün diğer filmlerinden güçlü, sağlam karakteriyle, eğlenceli kurgusuyla ayrışmayı başardı.

Filmde orta yaşını geçkin lezbiyen bir şair olan Elle Reid’i canlandıran Tomlin, yeni kız arkadaşıyla tartışma yaşadığı bir günde, tam da geçmiş anılarına yolculuk yaparken torunu Sage’in (Julia Garner) ziyaretiyle hareketli bir güne başlıyor. Sevgilisi Olivia ondan sevildiğini duymayı beklerken; Elle, bir buçuk yıl öncesinde bıraktığı hayatının en tutkulu aşkı Violet’i hâlâ anmadan edemiyor. Hamile kaldığını ve o gün kürtaj olması gerektiğini söyleyen Sage, para istemek üzere anneannesine geliyor ancak Elle’in artık beş parasız bir şair olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. İnsanlar okumayı bıraktığı için yazmayı bıraktığını söyleyen Elle, o akşama kadar bulunması gereken 630 dolar için bildiği bütün kapıları çalıyor, “yeni nesil” torunuyla beraber “eski model” geçmişine doğru uçarı bir yolculuğa çıkıyor.

Tamamı bir günde geçen Grandma, zamanında yaşadığı bir kaçamak sonucu bir kız sahibi de olan ancak kızının babasının kim olduğunu bile bilmeyen, gerçek aşkı, kızına da annelik yapan lezbiyen sevgilisi Violet’te bulan, onu kaybedince ise bunalımlı bir sürece giren yalnız Elle’i, mümkün olan en akıllı diyaloglarla çiziyor. Lily Tomlin şaha kalkan oyunculuğuylaysa uzun zaman akıllardan çıkmayacak bir karakter yaratmayı başarıyor.

Para bulmadan kürtajı hâlledebilme düşüncesiyle, yıllar önce kürtaj kliniği olarak kullanılan bir yere gidip ücretsiz yardım almayı umuyorlar ancak kliniğin yerinde “son model” bir kahveci buluyorlar. Kürtajın bu kadar pahalı oluşuna dair devletin politikasına da söyleyecek birkaç lafı olan Elle, “Bu bir soygundur!” mesajı veren cümleleriyle kadın olmanın dertlerinin de cesurca altını çiziyor. Tekleyen, ha bozuldu ha bozulacak bir arabanın içinde yolları arşınlayan Elle ve Sage, ikinci duraklarında Sage’in hamile kaldığı çocuğa gidip ancak 50 dolar koparabiliyorlar. Elle’in, bir beyzbol sopasıyla hezimete uğrattığı çocuksa bilinçsiz erkeklerin tümü adına, bir kadının çektiği acıların çeyreği bile olamasa da, yerde kıvranıyor. Ardından Elle’in eski dostu, dövme sanatçısı Deathy’e giden ikili, Elle’in, koluna o an yaptırmaya karar verdiği bir çember dövmesiyle ayrılıyorlar ki bu çember, Olivia’nın baş harfi olabileceği gibi, “yaşam çemberi” formunun da bir sembolüne dönüşüyor.

Altı bölümden oluşan filmin ilk bölümü olan “Sonlar”, biten bir aşk ile Sage’in karnında bekleyen yeni bir hayatın karmasıyken; ikinci bölüm olan “Mürekkep”te geçmiş, çember biçimiyle Elle’in omuzunda yerini alıyor. Üçüncü bölüm “Maymunlar”da, anneannesinin kız arkadaşıyla ilk defa tanışan Sage’in, aynı zamanda babasının da bir donör olduğu ortaya çıkıyor. Süre ilerledikçe temposu da artan ve bir yapboz gibi parçaları yerine oturmaya başlayan film, her durakta yeni bir sırla büyüyüp derinleşiyor.

Gençliğini istediği gibi yaşamış, çılgın, hayat dolu, aile bağlarını gereksiz bir detay olarak gören bir anneannesi olan Sage, öte yandan kimsenin bir yere ve bir aileye ait olamadığı bu dünyada, genç yaşında karnına giren bir çocukla baş başa kalıyor. Babasına dair bildiği tek şey baskın kıvırcık genin kendisine ondan geçmiş olabileceği ihtimaliyken, bir gün çocuğunun babası olacak olan bir adamla aile kurmayı dilemeyi de ihmal etmiyor.  Ancak “şimdi” doğru zaman değil.

Alfa bonobolarla insan türü arasında bir ilişki kuran Elle, kız arkadaşı Olivia’nın bugüne kadar hep alfa bonobo olmak istediğini söyleyerek evrim teorisinde iktidar sahibi olmak, gücü elinde bulundurmak için türlü şekillere giren insanoğlunu da yerden yere vuruyor. Önce “cinayet” olduğu ileri sürülen kürtajın bedelinin bir tuzak olduğunu söyleyen Elle, asıl caninin, doğadan gelip doğayı unutan, korkarak yaşayan insanın, kendisine karşı işlediği cinayet olduğunu savunuyor.

Dördüncü bölüm olan “Canavarlar”da geçmiş defterlerden birisi daha açılıyor. Elle, gençken iki ay evli kaldığı, bir gemide yaşadığı eski kocası Karl’a (Sam Elliott) gidip paraya ihtiyacı olduğunu söylüyor. Karl içinse bu ziyaret, can yakıcı ve kabullenmesi güç. Çünkü Karl, geçmişte haksızlığa uğradığını düşünüyor ve on bir torun sahibi olmasına rağmen Elle’den hâlâ bir yeşil ışık bekliyor. “Dişler, bir insanın öldükten sonra bile aynı görünen tek şeyidir” repliği, aslında bu bölümdeki geçmiş, bugün ve gelecek üzerinden insanı ve iskeletini kurguluyor. İnsan gülünce aslında iskeleti gülüyor. Bir insanı seneler sonra gördüğümüzde kırışıklıkları artmış olsa bile iskeleti her koşulda aynı kalıyor. Tıpkı yıllara meydan okuyan Elle ve Karl gibi.

Karl, paranın kürtaj için olduğunu öğrenince vermek istemiyor ve başka çareleri kalmayan Elle ile Sage, son çare olarak Judy’den yardım istemek zorunda kalıyorlar. Sage’in annesi Judy de (Marcia Gay Harden) babasının kim olduğunu bilmeyen, Elle’in çıkışlarını ustaca sindirmeyi öğrenmiş, filmin kilit noktasında duran bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Judy, kızının ve annesinin âni ziyaretiyle hikâyeye dâhil oluyor. Parayı vermeyi kabul ediyor. Ama onun asıl niyeti, bu derdin olanca çabukluğuyla hâllolması. Çünkü derhal girmesi gereken bir toplantısı var ve Judy bir işkolik.

Elle’in arabası bozulunca otostop çekerek kliniğe ulaşmaya çalışan ikili, bir aile arabasına rastlıyorlar. Ancak arabadaki gergin ortamdan anlıyoruz ki aile olmak da bu devirde mutlu olmaya yetmiyor. Kliniğin koridorunda Sage’in kürtaj olmasını beklerken, Elle ile Judy de yüzleşiyor ve Elle’in yapamadığı anneliğin, Judy için ne denli büyük bir yara olduğu ortaya çıkıyor. Etekteki taşlar tek tek dökülürken, ilk saniyesinden itibaren hikâyeye hizmet eden diyaloglarla geçmişi, flashback kullanmadan ustaca ve kıvrak konuşmalarla filme katan, günübirlik bir yolculuk hikâyesi üzerinden aslında geçmişi, şimdiyi ve yarını sorgulayan Grandma, yönetmenin About a Boy filmindeki Hugh Grant ve Nicholas Hoult’un ilişkisinden de izler taşıdığını belli ediyor.

Bileğinde Violet dövmesiyle kızına ve torununa veda edip taksiyle eve dönerken geçmiş anıları yüzünde şen kahkahalarla çağlayan Elle, eve dönüp günü tamamlamadan evvel son bir yere, Olivia’ya uğramaya karar veriyor. Kendi sahip olduklarına onun da sahip olmasını istediği için genç, güzel ve zeki sevgilisini azat ediyor, onun da yaşam çemberini tamamlayabilmesi için. Yalnızca bir kez çiftleşebilen erkek “yusufçuk” böceğine inat, yeni bir umuda yürüyor.

Elle, kadın hakları, LGBT ve kürtaj konusunda lafını esirgemeyen, fevri ve cesur davranışları nedeniyle de filmde çevreden tepki gören bir karakter. Yönetmen Paul Weitz, onunla birlikte elli yıllık bir kadınlık temsili aktarıyor. Elle, hem kadın haklarının savunucusu, hem birini reddetmeyi ve kendi kararlarını özgürce verip hayatını yardım almaksızın, cesaretle yaşayabilmeyi torununa öğretebilen bir kahraman, hem de renkli, dayanıklı, toplumun tabularına ve kurallarına meydan okuyan özgür ruh olarak zihnimize kazınıyor. Sage’i hamile bırakan genç üzerinden erkeklerin babalıktan bir ret cevabıyla kolayca vazgeçebilecekken, kadınların verdikleri kararla hayatları boyunca baş etmek zorunda olduklarını, ne zaman başlarını bir köşeye dayasalar bunu hatırlamak zorunda kaldıklarını haykıran Grandma, aslında hayatın her evresinin seyirliği. Bonobodan geldiği öne sürülen, bir canavar kadar vahşi, bir yusufçuk kadarsa kırılgan olabilen insan, yanında Elle gibi bir anneannenin olmasını diliyor.  

YORUMLAR [0]