FİLMTERAPİ

‘BİRLİKTEYİZ, HEPSİ BU’ (ENSEMBLE, C'EST TOUT)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

SORUN, YARALI OLMAMIZ YA DA BOŞLUKLARIMIZIN OLMASI DEĞİL. DÜŞÜNSEL VE DUYGUSAL TASARIM ÇÖLLEŞMESİ YAŞAMADAN, O BOŞLUKLARIN NEYLE VE NASIL DOLDURULDUĞUDUR.

 

Romantik bir dram olan film Paris’te, Eiffel Kulesi’nin ayakları dibinde ve bir yıllık bir zaman kesitinde geçiyor. 98 dakika sürüyor. Fransız yazar Anna Gavalda’nın ilk romanı, 2004 yılında yayınlanıp ardından da 2007 yılında sinemaya uyarlanıyor. Orijinal adı: ‘Ensemble, C'est Tout’. Türkçesi: ‘Birlikteyiz, Hepsi Bu’.

 

Yönetmeni ve yapımcısı Claude Berri, senaryo Claude Berri ve Anna Gavalda. Görüntü yönetmeni Agnes Godard. Müzik Frédéric Botton. Oyuncular; Audrey Tautou, Guillaume Canet, Laurent Stocker, Françoise Bertin, Alain Sachs, Firmine Richard, Béatrice Michel, Kahena Saighi, Hélène Surgère, Madeleine Cofano.

 

Aynı çatı altında yaşayan dört ayrı insanın karşılaşmaları, çatışmaları, şefkatleri, dostlukları, kavgaları, barışmaları ve hayata dair tüm diğer taşıdıkları anlatılır filmde. Başlangıçta, hiçbir ortak payda ve noktaları olmayan bu dört insanın, kendi içlerinde tahammül edilemez bir tasarım olarak duran boşlukları, hem kendilerini hem de ötekileri sözcüklere dökülemeyen bir duygu yüküyle ezer. Yaralar. Yapıcı olmak yerine, yıkıcılık taşır. Kimse, ne kendini ne ötekini onarabilir.

 

Başlangıçta birbirini hiç tanımayan, kişilik yapıları açısından olduğu kadar aile hikâyeleri açısından da oldukça farklı bu dört insan kuşkularını, acılarını, hayata dair taşıdıkları her acı izin kalın çizgilerini yumuşatmayı, ilerlemek için rüyalarını gerçekleştirmek gerektiğini birlikte öğrenirler. Ancak birlikteyken daha güçlü olunacağını yine birlikte keşfederler.

 

Daha en başından, rahmin içindeyken anneyle kurulan dolaysız iletişimi; amniyon sıvısının sıcaklığını, yumuşaklığını, sarmalayan koruyuculuğunu her biri farklı biçimde yitirmiştir. O yiten şeyin boşluğu ve yerine herhangi bir başka şeyi koyamamak onları hırçın, acımasız bazen de korkunç kılar. Tüm sorun, tenlerinde yeniden aynı kayıtsız koşulsuz sarmalayan sıcaklığa, yani var oluşun asıl anlamına ve amacına ulaşabilmek. Hayat bir biçimde sağımızdan solumuzdan akıp giderken, içimizde yarattığı alt-üst oluşlara, kopuşlara, savruluşlara dayanabilme olasılığımızı artıracak belki de tek şey, o var oluşumuza verdiğimiz anlam işte.

 

Kekeme bir aristokrat (Philibert), hayatın kendisine taşıdıklarından bitkin düşmüş bir genç kız (Camile), kaba saba bir mutfak işçisi (Franck) ve onun 83 yaşındaki inatçı büyükannesi (Paulette Lestafier). Her birinin teninde silinmez iz olarak hayattan taşıdığı morlukları, sıyrıkları, kapanmaz yaraları var. Ve tüm bunları örten perdeleri… Onca acı-ağrı, yara-bere içinde pek de görünmeyen -belki de küçülmüş/silinmiş- kocaman yürekleri saklı o izler altında. Domino taşları gibi hayatın ortasında yan yatmış bu dört insan, birbirlerinin omuzlarına yaslanırlar. Birbirlerini düşürmek yerine birlikte doğrulup hayata tutunurlar. Sevgi diyelim bu dirilten şeyin adına.

 

Camile 26 yaşında. Çok iyi resim yapar. Gülen bir baba ve hiç gülmeyen bir anne süsler çocukluğunu. O 10 yaşındayken noktalanmış bir ilişkinin çocuğu. Annesinin, onu içine terk ettiği bir yalnızlıkta ve kaosta takılıp kalır. Heder edilmiş bir çocukluk onu öylesine kırılganlaştırmış ki eline kalem alma cesaretini yitirir. Yaşam biçimi kesintiye uğrar. Çok az yemek yer. Yemek yememe, savunma düzeneği ve empati yoksunu bir anneye karşı duygusal tepki olur. Yaşamaz aslında. Yalnızca soluk alır, o kadar. Neyi yapabilirse onu yapar. Temizlik işinde çalışır. Champ-de-Mars yakınında köhne bir odada kalır.

 

Philibert Marquet de la Durbellière, aynı binada yaşar. Borçlanmaz, ödünç almaz. Ailesine ait olan bu oldukça büyük binanın, geçici olarak bakıcılığını yapar. Modern zaman soylusu, oldukça nazik, Fransa tarihi tutkunudur. Bir müzede kartpostal satar. Daha doğrusu satmaz kartları sayar, sonra yeniden sayar, yeniden sayar. Obsesif-kompulsif ve kekeme. Silik bir babayı ve baskın bir anne karakterinin sürekli dikte eden sesini, 36 yaşında da silip atamaz, ne kulaklarından ne de içinden. Taa ki teninde, dostlarının yeniden onu kayıtsız koşulsuz sarmalayan sıcaklığını hissedip var oluşunun asıl anlamına ve amacına ulaşabildiğinde silinecektir o sesler de, kekemeliği de…

 

34 yaşındaki kiracısı Franck Lestafier ile aynı evi paylaşır. Franck çok iyi bir lokantada iyi bir aşçı. Biraz suratsız, biraz huysuz, dağınık, hayatın kıyısında bir gecelik ilişkiler yaşamayı seven ama motosikletini kızlardan daha çok seven bir karakter. Büyükannesini daha çok ziyaret etmek için sıkça söz verir ama sözünü tutamaz. Sonunda, büyükanne Tours şehri yakınlarında bir yaşlı bakım evinde ölümü beklemeye terk edilir. Büyükannenin hayatta tutunduğu tek varlık torunu ve evi. En büyük zorluğu ise Franck’ı her gördüğünde dayanamayıp ağlaması. Torununu kendine getirecek motosiklet sesini beklemeye ve evini özlemeye odaklı bir son dönem yaşamaya başlar. Camile’in yardımıyla evine döndüğü gün, düşlediği bahçesini izlerken koltuğunda, mutlu ölür. Evet, ölümünde mutlu ve mutsuz yanı var. Geçmişi inşa etmek istediğimiz gibi inşa ettiğimiz her durum, biraz daha kederden sıyrılmış bir sonu hazırlar.

 

Belki de yalnızca Franck ve Camile aşkı temelinde gelişebileceği düşünülen öykü, dört kişilik bir başka çoğul aşk öyküsü üzerinde temellenir ve büyür. Her birinin yüreği koca bir sargı bezi olan bu dört ana karakter, kendi dargınlıklarının bitkinliğinden, birlikte keşfettikleri yeni duyguları dirilten ve ayağa kaldıran yanına geçerler. Sözün ve sevginin etkisinin, simgesel bir sınırlayıcı olduğunu, şiddeti ve yıkımı yok ettiğini öğrenirler.

 

Hayatın içimizde bıraktığı her yırtılma, her boşluk bir aşkı söndürürken bir başka aşkın doğuş sebebi de olabilir. Yeter ki açılan boşluğu doğru inşa edelim. O içimizde hasar alan, yırtılan perdelerden korkmadan, bir yanımızla mutlaka bildiğimiz gerçeğin tanıklığını, varlığımızı anlamlı kılacak şekilde kullanalım.

 

Sorun, yaralı olmamız ya da boşluklarımızın olması değil. Düşünsel ve duygusal tasarım çölleşmesi yaşamadan, o boşlukların neyle ve nasıl doldurulduğudur. Sevgiyle kalın.

YORUMLAR [0]