MEDYAHOMUNCULUS

BİRBİRİMİZDE ZUHUR EDİYORUZ (STRANGER THAN FICTION)

Ceyda Saliha Şener

@corvusunanamne

BU YAZIYI PAYLAŞ

Her gün, yeni olabilecek şeyler için bir imkan. Yaşam filmimizde imkanı oluşturunca, mümkün olan şeylerin oluştuğunu biliyoruz.

             Bir kurguyu yaratılmış görmek, insanın ele geçirilmesi midir? Nereye kaçacağını bilemeyen insanın vah garibanlığına. ‘Vah olsun’ diyor ağzında kuş, kovukçular. Duvarlar içimizde, bunu duyan var mı? Taşları tutan sıvalar dökülüyor. İdmanı eskidi ağzımızın. Bir kovboy filmiyle tatil köyü, bungalov çayı havasına giremiyoruz. Bizi değiştirebilecek kim var? Başımıza gelebilecek hadiseleri hayrımıza göre düzenleyecek kim? Bu gibi sorular taşlarımı ısıtırken karşılaştım “Lütfen Beni Öldürme (Stranger Than Fiction)” adlı filmle. 2006’nın Aralık ayında gösterime giren Amerikan yapımı bu filmin, Marc Forster yönetmeni, Zach Helm de senaristidir.

            Film şu sözlerle başlar:”Uçsuz bucaksız hesapların ve birkaç kelimenin adamıydı.” Ve şöyle devam eder: “12 yıldır, haftanın her günü Harold; 32 dişinin her birini, 76 kez fırçalardı. İleri geri otuz sekiz darbe, yukarı aşağı otuz sekiz darbe. 12 yıldır, haftanın her günü Harold; kravatını, çift düğüm yerine tek düğümlü Windsor tarzı bağlayarak 43 saniye kazanırdı. Kol saati, tek düğümlü Windsor stilinin boynunu tombul gösterdiğini düşünür ama ses etmezdi. 12 yıldır, haftanın her günü Harold; 8 bloktan, blok başına 57 koşar adım hızında hareketle geçerek Kronecker otobüsünü ucu ucuna yakalardı.” Kıdemli bir memur olan Harold Rick, işlerle yarışırken, bir çarşamba kendini kendine anlatan bir ses duyar. Etrafa sorar ve işine adapte olamaz. Birden Harold’ın içindeki saati teslimiyetten alıkoyar. Artık akıl saati düşünmeye başlamıştır. Oysa ofisteki arkadaşları onun matematikte ne kadar iyi olduğunu bildiği için ona sürekli şu şekilde soru sorar: “89 kere 1417 kaç yapar?”

            Tüm bunların ötesinde Harold, yapayalnız bir hayat sürüyordu. Eve bir başına yürür, bir başına yemek yer ve her gece istisnasız 11:13'te kol saati yanındaki komidinde istirahâte çekilirken Harold, yatağına bir başına uzanırdı. Tüm bunlar, elbette ki, çarşambayı sel almadan önceydi. Artık Harold Crick, kendinden ziyade bir kadın sesiyle kendini duymaktadır. Bedeni saatinden önde giden bir çark sahibi olmuştur.

            Harold öyle disiplinli nizami bir beydir ki, dosyaları toplarken deniz ve kumu düşünecek ince bir yapıdadır. Hayatın katılaştırdığı bir sistemde belki de huyuna yabancı yerlerde sabit bir geçim ayarlamıştı, o mu istemişti burada çalışmayı bilmiyordu işte. Aşkın sesi miydi bu okyanuslarda gizlenen? Denetim görevi verilmişti. Bir pastaneye gitmesi gerekiyordu. Bayan Pascal, tahmin dışı bir şekilde su sesini getirmiştir ayaklarına. “Vergilerinizi ödememişsiniz” derken beynine ve gözlerine sızan bu ışıltıya dur diyemiyordu. Pascal: -“Bakın, ben yolda oluşmuş çukurları onarmanın, çocuklar için oyun parkları inşaa etmenin, evsiz barınakları kurmanın büyük destekçisiyim. Bunlar için kullanılacak vergiyi seve seve öderim. Ama devletin ulusal savunma harcamalarında, darboğazdan sıyrılma ve gönüllü fonlar oluşturma kampanyalarında kullanmasının hiç de hayranı değilim. Bu yüzden, o vergileri ödemedim. Aslına bakarsanız beyanımla birlikte bir de mektup göndermiş olmam gerek.” “Sevgili Emperyalist Pislikler” diye mektubuna başlayan Bayan Pascal, anarşist bir grup varsa bu durumun kendi aslına aykırı olduğunu Harold’a açıklama yaparken fark etmişti ki, fantezilere düşkün olmayan bu adam Pascal’ın memelerine dik dik bakıyordu. Uyarılınca birden mahcup oldu ve salı günü tekrar teftişe geleceğini söyledi.

            İnsan, nerede saatinin duracağını bilmez. Her şeyi durduran bazı haller vardır; yeni davranışlarla yeni timsahlı, geyikli, yelkovanlı saatler meydana gelir. Harold’un kafası karışmıştı. Duygular, insanın saatine diş biler böyle işte. Zaten garip hareketler de göstermeye başladığı için tatil iznini ona işyerinde zorla verirler. O ki, çok önemli olan saatine bile saatin kaç olduğunu öğrenmek dışında bakmamıştır. Otobüs beklerken saatine baktığı anda fark etmişti ki saati bozulmuştu ve ilk defa başkalarına saati sormak zorunda kaldı. Bay Crick, kendisiyle konuşan bir ses olduğunu psikoloğa anlatınca şizofren yaftasını tabi ki yemiştir. Doktoruna kendisiyle konuşan bir sesin yokluğunu, sadece bir hikayenin parçası olduğunu ve bu hikayede baş rol olduğunu söylese de bunu nasıl kabul ettirecektir? Hiç evlenmemiş bu maliye müfettişi şizofren olmadığını anlatırken, doktoru ona bir edebiyatçıya görünmesini ister. Edebiyat tedavide daha mı güçlüdür? Gerçekten; esprili uzmanlığını kaçıklık üzerine değil, kuramlar üzerine yaptığını söyleyen aklı yüklü bir profesörle tanışır. Harold, tam da bu profesör tarafından kovulacakken, ‘tasavvur edemediği şey’ ifadesini ağzından düşürünce, profesör her şeyi durdurur,  işaretleri takip etmeye başlar. Çünkü tasavvur edemediği şey hakkında bir sürü konuşmuş ve yazılar yazmıştır. Harold hiç olmadık bir anda Bayan Pascal’la karşılaşır, heyecandan 27 durak önce iner ve coşkuludur. Sevmek ne büyük bir hediyedir. İnsan sevince yaşar.

            “Görünüşe göre hala anlatıcınız sizi öldürmemiş” diyen komik profesörle, Harold’ın duyduğu sesin kime ait olduğunu bulmaya çalışırlar. O sırada sorulara cevap vermeye çalışan Crick, TV’de bir kadın yazarın sesini duyar ve içinden gelen sesin aynısı olduğunu fark eder.

Bu sıralarda büyük yazar olan Karen Eiffel’in de onu durduran bir yaratılmışı vardır. Bazı yazarlar kendi karakterlerinin esiri mi olurlar? Kitabı, insanı ele geçirir mi? Yazıda tıkanma yaşadığından yayınevi ona asistan gönderir. Hatta ona aksiliğini göstermekde çekinmez.

“Mektuplar gelmiş – hiçbirini okumam- sigaraları sanırım siz içtiniz- hayır içilmiş olarak bana gelirler…

            Bayan Pascal’la Harold, bir yakınlık daha bulmuştur. Kurabiye mevzusu derindir. Kurabiyenin rahatlatıcılığı üzerine dersler alır sevdiği kızın ağzından. Demek ki sevgi gösterilebilen bir şeydir. Harold bir gün değişik unlar alıp Pascal’a gerçek niyetini söyler ve olacak olan olur. Doğmaya yeltenen sevgi, bedenlenmiştir. Harold, kendi yazarıyla tanıştığında, ‘ben sizin öldürmeye çalıştığınız karakterlerden birisiyim’ der, yazar şaşırır ve hayatında başına gelen bu işin bir anlamı olmalı diyerek düşünmeye başlar. Sekiz hayal ürünü olan insanı öldürmüş bir yazarın yarattığı son karakter yaşıyor ve ne yazarsa o kişiye o oluyor. Bu arada söylenilen şey insanı zahir ediyor. Görüntülerimiz yazılanlar yüzünden mi peydahlanıyor? Çok önemli bir konu oluştu. Yazı sahası insanların kimliklerini mi belirliyor?                   Hepinizin merak ettiği bir konuya açıklık getirelim. Harold’ın yazarı Karen, öldürmekten vazgeçer. Senaryoyu değiştirir. Olayın girişi aynı olsa da, kaza ölüm getiren bir enkaz değildir. Harold bir çocuğu otobüsün önünden çekerken taşıt kendisine çarpmıştır. Asıl kişi, başına gelecek şeyi kavrayınca demek ki yazgısına gücü yetebiliyor. Yani insan kendi kaderine biraz da olsa yön verebilir mi?

            Tabi ki insanı yeniden yaratan halleri ne güzel anlatmış filmde :

-”Tanrı'ya Bavarya şekerli kurabiyeleri için şükredebiliriz. Ve neyse ki; kurabiye bulamadığımız anlarda bile bizi telkin edecek, tenimize dokunan tanıdık bir el ya da bir iyilik ve sevgi göstergesi... Devam eder, “... ya da üstü kapalı ince bir yüreklendirme ya da sevgi ile bağrına basma ya da bir teselli çağrısı bulabiliriz. Ve bir de, hastane sedyeleri, burun bantları, yenmeyi bekleyen kekler, küçük harflerle söylenen sırlar, arada bir de birkaç sayfa roman. Ve tüm bunların, hayatımızı çok daha, hoş ve asil kılan, birer detay olduğunu unutmamalıyız. Çünkü onlar, hayatlarımızı kurtarmak için varlar.”

            Şu aşağıda yazacağım başlığı aklımızda tutmamız için neyi hafızamızdan çıkarmalıyız?

YEPYENİ BİR GÜN

Ey insanlar; her gün, yeni olabilecek şeyler için bir imkan. Yaşam filmimizde imkanı oluşturunca, mümkün olan şeylerin oluştuğunu biliyoruz. İstikşafi (keşif ve tahkik etmeye çalışma, etraf ve teferruatını zahire çıkarma) buluşmalar yapıyoruz; sinemayla, resimle, fotoğrafla, heykelle, şiirle, düz yazıyla görüşüyoruz. Bu şu demek oluyor, birbirimizde zuhur ediyoruz.

YORUMLAR [0]

DİĞER YAZILARI

Çalınıyor Adalet, Vurun Duvarları (The Handmaıden)

Hep Ağlıyordu Gemiler, Hep Uçak Olmak İstiyorlardı (The Great Wall)

Birbirimizde Zuhur Ediyoruz (Stranger Than Fıctıon)

Ölüm, Ölür Müsün Başımda, ”Şah” De Hadi (The Seventh Seal)

Gardırop Akıl, Ayna Şehrine Yaklaşırsa… (La Notte)

Kader, Genel Bir Mülkiyet Midir? (The Man Who Wasn't There)

Ölü Yazar Olmadığı Gibi, Ölü Oyuncu Da Yoktur! (Look Who’S Back?)

Şiddet Kullanan Eş, Nasıl Eşses Olabilir Ki? (Arretez Moı)

Acıkan İnsanı Kandırmak Kolaydır (Crow’S Egg)

Her Kitap Anne Değildir Ya Da Bazı Kızlar Yanlış Kitap Seçer (Madame Bovary)

Aynalar Arası Dedikodu (La Double Vıe De Véronıque)

Sine-Retrospektif (Bronenosets Potyomkın)

İnsanı İnsana Yasak Kılamazsınız (Pleasantvılle)

Kitle, Geleceğin İntihar Bombacısı Olmamalıdır (The Man Who Knew Infınıty)

Çamura Ruh Veren Elma (Camılle Claudel)

Lanetli Hayalin Tekamülü (The Wınd Rıses)

Mülkiyet İle Onur Kavramını Evlendirene Yazıklar Olsun! (Marına)

Sadece Konuşan Bir Hayvan Değildik… (Twelve Monkeys)

Devrim Ailede Başlar (Trumbo)

Bütün Saksılardan Sen Mi Sorumlusun Bahçıvan? (Detachment)

Ağlayacak Çok Şey Var, Bari Buna Gülelim (Çingeneler Zamanı)

Çiçeklerin Kokusunu Çoktan Çaldılar (La Maman Et La Putaın)

İnsan, Sadeleşemeyen Bir Oyuncudur (The Danısh Gırl)

Yetişkin İnsan Asla Doğmamıştır (Crımes And Mısdemeanors)

Anmak, Geçmişi Muteber Kılmaktır (To Rome Wıth Love)

Ruhuyla Oynayan Aktörler, Zinciri Kıran Kitleleri Büyütürler (Lısten To Me Marlon)

Dil, İradenin Hıçkırışıdır (Wakıng Lıfe)

İnsan Bazen Akıl Oyunlarında Ray Değiştirir (Irratıonal Man)

Asıl Mesleğimiz ‘Caka Satmak’ (Socrate)

Bazı Filmler Passiflora/Çile Çiçeği Etkisi Veriyor (Tımbuktu)

Benden Başka Bir Beni Sevdim (The Royal Tenenbaums-5 To 7)

Hüzün Yol Kesicidir ((As Good As It Gets)

Bir Sinema Filmi Kaça Ayrılır?

Hayat Senaryosunun Adı ‘Hepsi Birarada’Dır… (La Cıocıara)

Tanımlarımız Hangi Kişilerin Gardrobundan?

Yasakçı Mı, Özgürlükçü Mü Filmler Çekilmeli?

Bazen Katırlara Kelebek Banyosu Uğramaz

Dil Bilmeyen İnsanı Müzik Konuşturur (Almost Famous)

Yalnızlık İstenen Bir Rica Mıdır?

Yarınlarımızı Hormonlarımıza Bırakırsak, Kaos Anne Doğmaz Mı?

Kuşların Da Yürüdüğünü Biliyor Ahtapotlar (Vıvre Sa Vıe )

Sadece İlaçların Yan Etkisi Yoktur! (Je, Tu, Il, Elle)

Huzursuzluk Evlerdeki Yersiz Ejderhalardır

Uğraşılarımıza Örümcekler Oda Kiraladılar (Requıem For A Dream)

Kadınlar İkiye Değil, Nara Ayrılır

'Umut Yok, Korku Yok'

Aşk Cadı Elması Mıdır?

Sinemanın Dili Boğazına Kaçmadı Değil Mi?

Hayatın Çocuğu (Faust)

Sinema İmgelerin Hacimsel Hareketidir (Le Chef)