KAYIP BAKIŞLAR

BİR PENCERE, BİR TUTKU, İKİ KANAT… (BIRDY)

Serkan Murat Kırıkcı

@bodakedi

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

             “Hayatınızın sonuna kadar tek bir filmle idare etmeye mahkum edildiniz. Hangi filmi seçerdiniz?” Bundan birkaç yıl önce sinema yazarları ile seri röportajlar yapan bir internet sitesinde sıra bana geldiğinde bu soruya hiç düşünmeden cevap vermiştim: “En çok izlediğim film olan Birdy olur seçimim… Müzikleri de bonusu olur. Sıkılmadan her gün izleyebilirim… Dönem dönem bile isteye mahkum ediyorum kendimi zaten…” Sinema tarihinde onca film varken neden Birdy? O günden sonra en çok maruz kaldığım soru da bu... Nedeni çok basit: Çünkü sinema aşktır, hiç unutulmayan ilk aşktır. İzlenip geçilmez, yanına anılar eklenir, yeni anlamlarla donanır. Diğer soruya geçelim: Peki Birdy üzerine yazdın mı? E hadi gelin birlikte yazalım, aşkla yazalım...

 

            Doksanlı yılların ikinci yarısıydı. O dönem en sevdiğim şey, haftalık tv programı dergisiydi. Yayımlanacak filmleri inceler ve programımı yapardım. Daha önce TRT’de yayımlanacakken son anda yayından sansür nedeniyle apar topar kaldırılan ‘Birdy Kanal D ekranlarında’ başlığıyla sevinç çığlıkları attım. Nihayet bekleyiş bitmişti ve izleyecektim. İzlemekle yetinmedim, videoya kaydettim. VHS kasetime kapak da icat ederek arşivimin en güzel yerine koydum ve pamuklara sardım. İsmi lazım değil, birinden hoşlanıyordum. Çok ürkek biriydi ve ulaşamıyordum ona bir türlü. Bıraksa sular seller gibi şakıyacaktım ama tam laf oraya doğru giderken birden kalkıp gidiyordu hep. “Dün akşam şahane bir film vardı” demesiyle uzaklar yakın oldu. Ortasından yakalamış, keşke tekrarı olsa da izleseymiş. Sevinçle “bende var, kaydettim” dedim. Yüzümde açan güllere karşılık verdi ilk kez. Film üzerine o kadar uzun konuştuk ki, ilk duvarı aştım. Filmi izlemek için eve gelmesi gerekiyordu. Geldi, izledi... Ağladı, döküldü, duvarlarını yıktı... İlk aşkın ilk adımı ikimiz için de böyle atıldı...

           

             Sürekli yan yana olma isteğimize, tutkumuza rağmen uyuz bir çifttik. Aşka şiddetle karşıydık. Sevgililer, aşıklar diyenlere karşı çıkıyorduk. Kabullenmiyorduk, biz arkadaştık. Kabullenişimiz de Birdy sayesinde oldu. VCD çılgınlığı yaşanıyordu ama henüz geniş bir arşiv yoktu. Filmi kendi dilinde türkçe altyazılı izlemek istiyorduk ama bulamıyorduk. Bir konser için yolumuz İstanbul’a düştüğünde yakaladığımız fırsatı değerlendirmek üzere bir günü ayırdık. Kadıköy’de olma ihtimali yüksek dediler gittik. Bir kaç yere sorduk yok. Birbirimize baktık ve el ele tutuşursak buluruz dedik. Bulana kadar tutacağız. İlk defa el ele tutuşarak arşınladık sokakları ve bulduk. O günden sonra da uzun bir süre ayrılmadı ellerimiz. Mutluluktan kaybolduk o akşam. Yanında kaldığımız arkadaşımız bizi almaya gelince gülümseyerek “korktunuz mu aşıklar?” dedi ve gidene kadar sürdürdü aşıklar diye hitap etmeyi. O sürecin sonunda kabullendik aşıklar olduğumuzu. Sürekli dilimizdeki film oldu Birdy, duvarımızdaki poster. O yüzden Birdy belki de. Filmler de ilk aşk değil midir, kabulleniş değil midir, hep kalmaz mı içimizde ilk aşk gibi?

 

             O aşk bitti, aynı şehirde olduğumuz halde hiç karşılaşmadık. Tek karşılaşmamız da yine Birdy sayesinde oldu. Filmin uyarlandığı roman nihayet dilimize çevrilmişti. Duramadım elbette, gelir gelmez arayın dedim, arandım gittim ve onunla karşılaştım. Elindeydi roman, gülümseyerek gösterdi, uzattı. Aldım, ödedim ve çıktım. Tek cümle etmedim. Bunu da filmlerin finallerine bağlayalım mı? Olay örgüsünün sonunu anlatmak için diyaloglara, müziğe ihtiyaç yoktur. Küçük bakışlar, verilen, verilmeyen tepkiler yeter de artar...

                Birdy’i bende özel kılanlar bu kadarla sınırlı değil. 2008’de Matthew Modine Altın Portakal Film Festivali’nin konuğu olarak geldi. Ordaydım elbet, film hakkında o kadar çok şey söyleyip, o kadar çok soru sordum ki “filmi benden daha iyi biliyorsun” dedi utana sıkıla Modine. Geçtiğimiz yıla kadar elimde Birdy’nin TV’den kayıt VHS kopyası, altyazılı kopya VCD’si, türkçe dublajlı orijinal VCD’si, orijinal DVD’si, kitabı ve soundtrack CD’si vardı. Tek eksiğim kalmıştı: Soundtrack’in plağı... “Korktunuz mu aşıklar?” repliğinin sahibi arkadaş yıllar sonra beni sosyal medya hesabımdan buldu. Nasıl oldu da koptuk diye başlayarak geçmişi yad ederken laf “Birdy”e geldi. “Bugün bir plak gördüm ve o dönemi hatırladım” dedi. Bir hafta geçmeden plak elimdeydi. İşte bu yüzden Birdy...

 

             Savaştan farklı yaralarla dönen iki çocukluk arkadaşının öyküsünü anlatır Birdy… Biri yüzüne şarapnel parçası yemiş, diğerinin ise ruhu yaralanmıştır. Çocukluğundan beri kuşlara ilgi duyan, onlardan biri olup ‘uçup gitme’ özlemi içindeki Birdy, askeri hastanedeki odasında dış dünyayla ilişkisini kesmiş biçimde yatmakta, sadece odanın küçük penceresinden masmavi gökyüzüne bakmakta ve hiç konuşmamaktadır. Dış dünyayla her türlü iletişimi kesmiştir. Psikoloğu derin bir ruhsal bunalım geçiren delikanlının sessizliğini bozmak amacıyla gençlik yıllarındaki en yakın arkadaşı Al’dan yardım ister. Al da savaşta yaralanan binlerce kişiden biridir ve yoksul mahallesindeki tek dostu “Birdy”i umutsuzca gerçeğe döndürmeye çalışır.

 

              Yönetmen Alan Parker, geri dönüşlerle savaş sahneleri sunsa da asıl meramı bu değil. Çünkü asıl önemli olan Matthew Modine’in bizim gördüğümüz haldeki, ruhu yaralı, iletişimi kopuk, boynu bükük “kuş” hali değil; o noktaya nasıl geldiği. Parker, iki genç kahramanının arkadaşlıklarını sevgiyle anlattığı gibi, modern hayatta eksik olanları da anlatıyor. Cage’in yüzü harap olmuş, bandajla saklıyor, Modine’in yara alan yeri ise ruhu… Zaten içe dönük bir çocukken Vietnam’dan çevresiyle her türlü iletişimi kesmiş biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin en etkileyici yanı da Modine’in olağanüstü yansıttığı bu iletişim eksikliği zaten. Alan Parker, William Wharton’un İkinci Dünya Savaşı dönemini anlatan romanından Vietnam sonrasını anlatan bir film yapmış. Benzersiz bir dostluğun öyküsü olduğu kadar, savaşın yıkıcı etkileri üzerine de geniş bir parabol oluşturuyor. Ve yalnız Alan Parker’ın en iyi filmi olmakla kalmıyor, modern sinemanın da öncü ve yol gösterici yapıtlarından biri oluyor…

 

           Sisli gökyüzünden parmaklıklara, oradan da Birdy’nin hastanedeki odasına, sinmiş görüntüsüne akar kamera ve başlar şiir… Al görünür hemen ardından. O da yaralıdır. Doktorun nasılsın sorusuna “görünmez adam gibiyim” diye cevap verir. Tüm öykünün anahtarı Al’dadır. Onun sözüyle akar dostluk… “Ah Birdy, başıma ne işler açtın. Senin hep tuhaf olduğunu söylerlerdi, küçük kardeşim bile… Bıçak olayını hatırlıyor musun” sözleri ile geçmişe gideriz… Filmin sık sık tekrarlayacağı yapının ilk adımı elbette tanışmalarıdır.

 

Ah be Birdy, başıma ne işler açtın böyle... Bir an önce görmek için pencereden bakmalar, birlikteyken zamandan ve mekandan kopartan tutku ve ruhumuzdaki kanatlar... Birdy de bir penceredir, iki kanattır afişte olduğu gibi, bir tutkudur... Son sözü de onun söylemesi kadar doğal bir şey yoktur...

 

“Merak etme beni ayıramazlar senden. Dünyaya dönemem artık. Buna gücüm yok. İkimizin de hakkından geldiler. İkimiz de çıldırdık sonunda. Böyle olmasını biz istemedik ama bu yolu biz çizmedik.

Lanet olsun!

Kendimden öyle emindim ki… Ben ben olacaktım. Hiç kimse istemediğim bir şeyi yaptıramayacaktı bana. Ama şimdi şu halime bak. Posamı çıkarıyorlar. Kayıp listesinde kalıyor adımım. Nasıl bir insan olduğum hiç kimsenin umurunda bile değil. Kendimi istenmeyen köpekler gibi hissediyorum.

O bomba suratımda patladığında burnuma yanık et kokusu geldi. Çılgınca birşeydi ama o koku hoşuma gitti… Evet hoşuma gitti Birdy. Tanıdık bir kokuydu. Sonra farkına vardım ki, bu yanan benim derim, benim tenim. Ve acıyı hissetmiyordum bile.

Bundan sonra nasıl bir suratım olacak bilemiyorum Birdy. Şu sargıların altındaki ben miyim bilmiyorum. Ben, ben asker olmak istemiyorum. Sargıların altında Al olsun istiyorum Birdy. Al olsun. Sargıların altında Al olsun. Kesilmiş, biçilmiş lanet bir maske değil.

Lanet Olsun!!!

Şu dünyanın özenilecek nesi var sanki? Burada kalacağım bu dünyanın canı cehenneme… Gidip sargıları çıkarttırmama gerek yok. Ne yapmak istediğini anladım arkadaşım.

Biliyor musun? Haklısın burada saklanıp, kimseyle konuşmayalım.

Sonra da yavaş yavaş çıldıralım.

Duvarlara tırmanalım!

Haykıralım…

Tükürelim…

Karşı odadaki manyak gibi pisliğimizi duvarlara fırlatalım.

Evet, evet aynen böyle yapalım. Böyle yapalım...”

 

YORUMLAR [0]