İNSAN OLMAK

BİR MAKAM OLARAK FIRST LADY'LİK (JACKIE)

Artun Bötke

@artunbotke

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

Ben lisedeyken Ayfer Tunç'un bir kitabı çıkmıştı, Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek diye. Kitapta 60'lı ve 70'li yılların âdetleri, takıntıları, popüler akımları, tipleri anlatılır. İlk defa orada okumuştum, 'protokol kadını' diye bir kavram olduğunu ve o yıllarda memur eşlerinin hep aynı şekilde davrandığını. Okuduğum yıllarda benzer statüye mensup kadınların davranışlarını incelediğimde hâlâ aynı alışkanlıkları devam ettirdiklerini keşfederek şaşırmıştım.

 

Şilili ünlü yönetmen Pablo Larraín'in ilk Hollywood çıkartması olan Jackie başlı başına protokol kadınlığı üzerine bir film. Çünkü protokol kadınlığını başlatmasa bile popülerleştiren Jacqueline Kennedy'nin first lady (ABD Başkanı'nın eşi) olarak görevlerini ve bunları layığıyla ifa etmesini peliküle döküyor. Doğal olarak ondan önce de first lady'ler ve diğer bürokratların eşleri vardı. Lakin ilk defa Bayan Kennedy ile bir kadın; duruşu, davranışları ve açıklamalarıyla eşinin görevini bu kadar tamamlamış ve halka mal olmuştu. Resmen protokol kadınlığının kitabını yazmıştı. Nitekim Larraín'in eseri, Jackie'ye bir insan olarak yaklaşmaktan ziyade suikaste uğramış bir ABD Başkanı'nın (John F. Kennedy) eşi olarak üzerindeki sorumlulukları ve bunların getirdiği psikolojik baskıyı perdeye aktarıyor.

 

Filmin, tıpkı Jackie'nin kendisi gibi, parçalı bir yapısı var. Kennedy'nin suikastinden bir süre sonra bir gazeteci ile yaptığı röportajı ana eksenine alıyor. Tabii doğal olarak sürekli geçmişe dönüyor. Suikastin hemen sonrasına, cenazenin planlanmasına, Jackie'nin davranış ile kararlarına, kişisel hezeyanlarına, birkaç yıl önce bir TV kanalına yaptırdığı Beyaz Saray turuna ve doğal olarak suikaste...

 

Jackie de bu süreçte paramparça. Hem öldürülmüş bir başkanın eşi, hem eski first lady, hem eşi yeni ölmüş bir dul, hem yeni yetim kalmış ve olanları anlayamayan iki küçücük çocuğun annesi, hem popüler bir ikon, hem bir kadın, hem de bir insan... Peki Jackie hangisi? Biri mi, birkaçı mı, hepsi mi? Senarist Noah Oppenheim'ın ve yönetmen Larraín'in amaçları da Jackie'nin bu parçalı ruh hâlini ellerinden geldiğince yansıtabilmek.

 

Bu yegâne amaç için de sinemanın tüm olanakları resmen seferber edilmiş. Jackie rolünde Natalie Portman efsane bir iş çıkartıyor. Onun hâlet-i ruhiyesine girdiğini her sahnede fark edebiliyorsunuz. Larraín'in, oyunculuğu zorlayan uzun yakın planlarına rağmen Portman rolünden bir an olsun düşmüyor. Gerçekten hayranlık verici, filmden hoşlanmasanız bile Portman'ın performansı sizi perdeye bağlıyor. Tabii bu performansa gerçekçilik katan makyaj ve kostüm mükemmeliyetine de değinmek lazım. Tasarımcıların oldukça özenli çalıştığı çok aşikâr. Mesela Jackie ile özdeşleşen -ve suikast sırasında üzerinde olan- ünlü pembe Chanel elbisesi üzerindeki kanlarla o kadar gerçek gözüküyor ki filmde, Portman elbiseyi yavaş yavaş üzerinden çıkartırken Jackie'nin yaşadığı yorgunluğu ve hüznü hissedebiliyorsunuz. Ayrıca Under the Skin'in (2013) sıra dışı ses kaydından sonra bir kez daha son derece ayrıksı ezgilerle Jackie'nin ruhsal durumunun seyirciye geçmesine yardımcı olan Mica Levi de çok başarılı bir işe imza atıyor.

 

Larraín, tüm filmleri geçmişte geçtiği için, eserin içinde olduğu dönemi vermekte oldukça maharetli. Pinochet dönemi üçlemesinin son filmi olan No (2012) gerçek bir olaydan esinlenmesi bakımından Jackie'yi izlerken sık sık akıllara düşüyor. Bilhassa Jackie'nin bizzat kamera karşısında yer aldığı Beyaz Saray Turu'nun yeniden çekimlerinde -görüntü yönetmeni Stéphane Fontaine ile beraber- tutturduğu gerçekçi retro hissi, No'daki  dönemin reklamlarının filmle uyumunu hatırlatıyor. Yapımcılar Larraín'i seçmekle çok yerinde bir karar vemişler. Amerikalı olmayan birinin yönetmenlik koltuğuna oturması filme çok yakışan bir nesnellik de getirmiş. Film boyunca ne Jackie'yi ne de hepsi kendi çıkarlarının peşinde koşan çevresindeki insanları yargılamamıza izin veriyor Larraín. Sadece olayları kameraya alıyor ve bunların tam ortasında yer alan Jackie'yi hissetmemizi istiyor. Jackie'nin davranışlarını, sözlerini, mimiklerini ve aldığı kararları ister doğru ya da yanlış, ister gerçek ya da yapmacık olsun izlememizi ve bunlara göre kendi kararımızı kendimizin vermesini amaçlıyor.

 

20. yüzyıla kendi çapında damgasını vurmuş olan Jackie'yi ona bu şörheti getiren dönemde izlemek, hem onu anlamak hem de hâlâ geçerli olan protokol kuralları ile bu kurallar altında ezilen insanları gözlemlemek için önem arz ediyor. Larraín'in ilk İngilizce eseri, ağır ve yer yer ağdalı stiliyle günümüzün dinamik sinema diline tezat oluşturup seyirciyi sıkma potansiyeli taşısa da filmin frekansını tutturan birinin hayran kalmaması içten bile değil.

YORUMLAR [0]