SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

BİR FOTOĞRAFÇININ İNTİKAM GÜNLÜĞÜ (THE DARK VALLEY)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

BU FİLMDE HERKES GÜNAHKAR! YAPAN DA YAPTIRAN DA, SUSAN DA RIZA GÖSTEREN DE AYNI VADİYE HAPSOLMUŞ. KARANLIK VADİ, GÜNAHTAN BESLENEN RUHLARIN İÇİNDE İNTİKAMLA BİLENMİŞ BİR BELLEĞİN ADALET ARAYIŞININ HİKAYESİ...   

HEYBEMDE GÜNAHLARLA...

Bir “dönüş” hikayesi anlatacağını en başından belli ediyor yönetmen Prochaska. Saklandıkları yerden yaka paça dışarı çıkarılan o insanların hesabını birileri sormalı diyor adeta. Bir nebze de olsa gizemini korumayı da elden bırakmadan. Kısa süre sonra tanışacağımız Luzi’nin anlatıcı olarak girizgah yaptığı filmin, bütün dinamiğini anlatması zor ama unutması daha da zor olan o gizemli olay üzerine kuracağı anlaşılmıştır artık. Sam Riley’ın hayat verdiği Greider karakterinin, fonda Clara Luiza’nın o muhteşem hırıltılı sesiyle okuduğu “Sinnerman” (Günahkar) şarkısıyla arz-ı endam etmesi ise filmde işlenen ve işlenecek günahların bedelinin ağır olacağının işareti gibidir. The Dark Valley yer yer basit bir intikam hikayesi kıvamına bürünse de, açılış sahnesinden de anlaşılacağı üzere iki kelimeyle geçiştirilecek bir film değil. Western türünün kodlarıyla işlenmiş 2014 yapımı bu film, sadece zamandan ve mekandan soyutlanmış atmosferiyle dahi kuracağı cesur cümlelerin zeminini hazırlıyor aslında.

ÖLÜMSÜZ BELLEKLER

İntikam dürtüsünün temeli hafızadır. Aklın diğer bütün yetilerini rafa kaldıran bu dürtü tozlu sayfalardan beslenir. Kalbi, öfke pompalatarak besleyen de yine intikamdır. Vücuttaki her hücreyi intikam anındaki huzura inandırmıştır. İşte böyle bir ruh halidir insanı hedefine götüren. Filmde Greider’in belleğine işlenen ise sürekli yanında taşıdığı annesinin fotoğrafıdır. Olay anında annesinin karnında olan bu adam, sadece anlatılanlarla gelmiştir bu karanlık vadiye. İlginçtir, kendisini bu bembeyaz surları andıran dağlarla çevrelenmiş kasabaya getiren belleği artık kendisi oluşturmaktadır. Amerika’dan geldiğini söyleyen bu gizemli adam fotoğrafçılık yapmaktadır. İnsanların unutmak istemedikleri ya da hatırlamak istedikleri şeyleri biriktirmelerine yardımcı olmaktadır yani. Geçmişi hakkında başka hiçbir şey bilmediğimiz bu adam, hayatını adadığı bir fotoğrafla özetlemektedir geçmişini. Ve vadide kısılıp kalmış bu insanlara birer geçmiş hediye etmektedir kendi lisanında. Geleceklerini üzerine inşa edecekleri bir geçmiş. Kendi geçmişlerinden kurtaramasa da, belleklerinde yer alacak bu fotoğraflarda farklı bir geçmiş hatırlamalarını ister. Açıkhavada çektiği fotoğraflarda bile arkalarına başka bir doğa fonu yerleştirerek bellekleriyle oynar bir anlamda. O fotoğraflara baktıklarında bu karanlık vadiyi ve yaşananları hatırlamalarını istemez belli ki. İnsanların yapamadığını bir fotoğrafla yapmaya çalışan bu adam, belli ki ölümsüz belleklere kazınan gerçekleri değiştirmeye gelmiştir buraya.

PAPAZIN GÖR DEDİĞİ

Kalabalıkları bir yalana inandırmanın en kolay yolu korkutmaktır. Korku ne kadar büyük olursa kitlenin yalana inanışı da o kadar hızlı ve kuvvetli olur. The Dark Valley’deki anlatması zor ama unutması daha da zor olan olayların halk tarafından kabul edilmesi için de böyle bir korkuya ihtiyaç vardır. Bunun için en bilindik yola başvurur kasabanın lideri Brenner; dini kullanır. Kilisedeki nikah merasiminde konuşan papaz, gelin ve damadın başına gelecek olanları Yusuf ve Meryem’in başına gelenlere benzeterek anlatır. Meryem’in karnındaki çocuğu, Yusuf ve Meryem’in Tanrı’dan bir hediye olarak gördüklerini söyler. Burada can alıcı ifade; “orada neyin iyi ve doğru olduğunu benden daha iyi bilen birinin var olduğu”nun kabullenilmesi gerektiğidir. Meryem’in hikayesinde Tanrı’ya atfedilen bu ifade filmde papazın ağzından Brenner’a layık görülmektedir. Luzi’nin annesinin filmin başlarında söylediği “Burada her şey Brenner’ın kontrolündedir ama bizi koruyup gözetir de” cümlesi, kasaba halkının Brenner’a korkuyla bağlı olduğunu gösterir. Buradan hareketle aralarında “çoban ile sürü”nünkine benzer bir ilişki olduğunu da söyleyebiliriz. İngilizlerin zamanında İskoçlara uyguladığı “ilk gece” kanununa benzer bir uygulamanın kasabada geçerli olması da “tek(üstün) ırk” inancına gönderme olarak okunabilir. Her iki benzetmede de kasabada hakim olan “yönetim” şeklinin aşırılık sınırlarını geçtiğini söyleyebiliriz. Brenner’ın güttüğü bu insancıklar doğanın surlarla çevirdiği bu vadiden çıkmaya niyetli değillerdir. Ve yıllar geçtikçe kendi kanından kurduğu ordusunu genişletmeye devam eden Brenner’ın karşısında ancak uzaklardan gelen, intikamla yanıp tutuşan bir insanoğlu durabilecektir. Daha doğrusu korkuyla çizilen sınırlara itibar etmeyecek, Tanrı’nın değil başkalarının buyruklarının geçtiği kilisede papazı öldürecek kadar gerçek adaletin peşinde olan bir insanoğlu...

MADE IN USA

Avusturyalı yönetmen Andreas Prochaska’nın The Dark Valley filminde dikkat çeken bir diğer nokta da Amerika’ya yapılan göndermeler. Annesi ve babasının intikamı için kasabaya dönen Greider’ın, Amerika’dan geldiğinden bahsetmiştik. Yanında taşıdığı fotoğraf makinesi ve tüfek buradaki insanların görmediği, muhtemelen de çok sonradan tanışacakları türden icatlar. Filmin dönüm noktaları açısından bu “makina”ların işlevi oldukça önemli bir yer tutuyor. Fotoğraf makinasıyla kasabadaki insanların geçmişlerini kurtarmaya çalışan Greider, Winchester marka tüfeğiyle de geleceklerini kurtaracaktır. Finale doğru Brenner kardeşlerle Greider arasındaki çatışmada, Greider’ın mermilerini sayarak tuzağa düşürmeye çalışan Brenner çetesi, Amerika’da iki mermili tüfeklerin yerini şarjör mekanizmalı Winchester tüfeklerinin aldığını bilmiyorlardır. Bu sayede rakiplerini alt eden Greider, Amerika’dan gelmenin avantajıyla hayatta kalabilmiştir. Burada bir yandan Amerika, diğer yandan da silah güzellemesi yapan yönetmenin, sadece daha üstün makinalara sahip olduğu için zafer yaşattığı kahramanı, finalde de vadi halkına özgürlüklerini verecektir. Filmdeki adalet anlayışı neyse de, bireysel silahlanma ve Amerika’yı bu kadar hikayede ön plana çıkarıp, finalde böyle bir yere bağlamak başka şeyleri de söylemiş olmak anlamına geliyor. Özetle; Amerikan silahlarıyla gelen bir özgürlükten bahsediyoruz, zalim ve zorba bir liderin yıkılışı ve halkın baskılardan kurtuluşundan bahsediyoruz. Gerçi yönetmen de haklı; kahramanına Çin malı silahlarla kazandıracak hali yoktu bu “adalet” mücadelesini!

AFİYET OLSUN

The Dark Valley bir intikam filmi olduğu kadar bir düzen eleştirisi filmi aynı zamanda. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kendilerine verileni olduğu gibi kabul etmiş, boyun eğmiş insanların özgürlüğe kavuşmasının öyküsü. Anlatıcı roldeki Luzi’nin deyimiyle, karlarla kaplı bu karanlık vadiye baharın erken gelişinin öyküsü. Dağları kadar insanları da buz tutmuş bu vadide yıllardır süregelen bir lanetin sonlandığına şahit oluyoruz filmde. Lanetten kurtulan ilk kadın olan Luzi, babası farklı olan ilk çocuğu da dünyaya getirecektir. Ve lanetli soy temizlenmiş olur böylece. Ne gariptir, lanetli soyu temizleyecek olan Greider da o soydan gelmektedir. Finalde Brenner ile arasında geçen son konuşmada, öldürdüğü adamların üvey kardeşleri olduğunu öğrenir Greider. Yani “tek(üstün) ırk”ı bitiren yine kendi kanı olacaktır. Böylece kutsal döngü de sağlanmış olur. Brenner ilk gecelerinde birlikte olduğu gelinlerin lanetiyle yıllardır yaşamıştır. Kendi klanını oluşturmuştur ve varisi de hazırdır. Ama bu her şeyden soyutlanmış, bembeyaz dağlarla dört bir yanı sarılmış soğuk vadide intikamın da buz gibi olacağı açıktır. Yıllardır beklenen bu ana yemek uzak diyarlarda ağır ateşte pişmiş, yavaş yavaş olgunlaşmış ve ana topraklarına buz gibi bir halde gelmiştir. Ve çoğu zaman olduğu gibi baharı müjdeleyen yine soğuk bir intikam olmuştur. Gizemli bir şekilde kasabaya gelip yeniden kendi yoluna giden Greider kadar, Luzi ve diğer sakinlerin bundan sonra nasıl bir yaşam sürecekleri de tamamen muammadır. Her ne kadar bu yıl bahar erken gelmiş olsa da alınan intikam ve kazanılan zaferin bu insanlara ne getireceği konusunun ucu açık bırakılmıştır. Anlık yaşanan huzurun sonrası muammadır.

KEŞKELER...

The Dark Valley iyi bir intikam filmi. Daha iyi olabilir miydi? Elbette. Özellikle bu hikayenin Tarantino’nun ellerinden çıkmış hali nasıl olurdu çok merak ediyorum. Filmin genel olarak en başarılı olduğu noktalar görüntü yönetimi ve müzikleri. En zayıf olduğu yerler ise finalin filmin genel kimyasına uymayan temposu ve intikam hikayesi klişelerine yaslanan dönüm noktaları. Bunda yönetmenin sinemadan daha çok televizyon işleri yapmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Geriye kalan her şey nerdeyse yerli yerinde. Özellikle Sam Riley ve Tobias Moretti’nin performansları seyir zevkini artıran faktörler. Yine de özellikle ilk yarısında muhteşem bir ritim yakalayan filmin ikinci yarıda ve özellikle kapanış konusunda çuvalladığını düşünüyorum. Bu anlamda filmin yaşattığı sinemasal hazzın, karakterlerin yaşadığı anlık huzurla bütünleştiğini söyleyebiliriz☺ Sevgiyle ve Sinemayla kalın…

 

YORUMLAR [0]