TAVAN ARASI SAKİNİ

BİR FİLM, İKİ ROMAN VE SERSERİ (CHAPLIN)

Nesrin Yavaş

@sinirlisakine

BU YAZIYI PAYLAŞ

“Ha! Şarlo! Çılgınca seviyorum onu; yaşamımın gönüldeşi o, üzgün saatlerimin arkadaşı. 1911’den beri, Amerika’ya ayak bastığım günden beri filmlerden para kazanılmayacağına aklım yatıncaya değin Şarlo beni yüreklendirmekten, bana başarı sağlamaktan geri kalmadı. Yollara düşen bu zavallı işçiyi, bu korkak, kaygılı, sıska, içler acısı varlığı doğururken bir yergi yaratmaktı dileğim. Baston onuru deyimliyordu, bıyık kurumluluktu, potinler ölümlü dünya kaygılarının tüm çekilmezliğini betimliyordu.”  Charles Chaplin

 

1889 baharında tarihin gördüğü iki önemli insan dünyaya geldi, birini sevdik diğerinden nefret ettik ama ben size Hitler’den bahsetmeyeceğim. Chaplin’i ve onun gönüldeşi Şarlo’yu anlatacağım. Hitler ise yazarınızın kalemine bıyığı kadar dâhil olacak. Yanı sıra ezberlediğimiz Chaplin biyografisi veya filmografisinden de bahsetme niyetinde değilim. Chaplin’e dair çekilmiş veya yazılmış eserlerden konuşsak?  

Richard Attenborough’un “Chaplin” filminin gücü, yönetmenlik başarısı kadar Robert Downey Jr.’ın oyunculuk kabiliyeti ile birleşen eşsiz bir Chaplin ve Şarlo gözleminden de geliyor. Hatta öyle ki, kimi sekanslar Chaplin filmografisini ve tüm Şarlo maceralarını kültleştirmiş izleyici için duygu seline neden olacak kadar başarılı, başarılı olmanın ötesinde Downey Jr.’ı değil de bizzat Chaplin’in kendisini izliyormuş hissi yaratacak kadar üstün. Chaplin sever bir babanın kızı olarak, çocukluğu Şarlo filmlerini defalarca izleyerek geçen yazarınızın, Attenborough filmini çok defa ve gözleri dolarak izlediğini paylaşmak isterim. Ne zaman bir Chaplin filmi izlesek, babam, Chaplin’in dünyayı güldürdüğü halde kendisinin aslında hiç gülmeyen, soğuk yapılı bir insan olduğunu söylerdi ve Chaplin biyografisi üzerine okuduğum birçok metinde de benzer ifadelere rastladım. İnsanı gözlerinden yaşlar akıtana kadar güldüren bir insan, nasıl olurda gülmeden yaşayabilirdi ki? Çocukluğumda olduğu kadar yetişkinliğimde de pek inanılası gelmeyen bu gerçeğe Robert Downey Jr. aracılığı ile şahitlik ettim. Evet, güldürürken gülmeyen ve saygın bir ciddiyetle yaşayabiliyormuş insan.  

Sıkı bir oyuncu iseniz Chaplin filmlerini izleyerek, gözlemleyerek başarılı bir Şarlo performansı çıkarabilirsiniz ama ya hiçbir zaman bir araya gelmediğiniz, sadece okuduklarınız ya da dinledikleriniz kadar tanıdığınız birini ne kadar ete kemiğe bürüyebilirsiniz? Robert Downey Jr.’ın Charlie Chaplin performansı en az Şarlo performansı kadar etkili. Yanı sıra dönem atmosferi, oyuncu seçimi ile de fazlasıyla başarılı bir eser  “Chaplin”.  Örneğin, slapstick komedinin öncüsü Mack Sennett veya oyuncu Douglas Fairbanks zihnimizde kurabileceğimizden ne bir eksik ne bir fazla. Attenborough’un filmi,  severek okuduğumuz bir romanın başarılı sinema uyarlaması gibi. Chaplin’in Şarlo’yu yarattığı ve ardından çekime katıldığı sahneler, Sennett’ın yüzünde beliren hayranlık ve tebessüm, Chaplin severler için anın gerçekliğine mekânın içinden şahitlik etme imkânı veriyor. Beri yandan gerçekte de Chaplin’in Şarlo olarak ilk defa görünür olduğu filmi Kid Auto Races at Venice’ı de anımsatır güzellikte. Her ne kadar Şarlo ile bir karakter olarak ilk defa The Tramp filmi ile tanışmış olsak da, imaj olarak karşılaştığımız ilk filmi Kid Auto Reces at Venice’dir. Ve bilirsiniz, Şarlo, Kid Auto Races at Venice’te bir araba yarışının çekimlerinde ısrarla kameranın önüne atlar, kadraja girmeye çalışır, Şarlo’nun doğuşunu müjdeler gibidir, ben buradayım der adeta. Attenborough filminde de o an Downey Jr.‘ın olağanüstü başarılı oyunu ile birleşir. Sennett’ın Şarlo ile tanıştığı o çekim sahnesi, kısacık süresine rağmen Chaplin’in kısa metrajlarının neredeyse hepsini içinde barındırır. Oyuncu seçimi demişken, Chaplin filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Edna Purviance için Penelope Ann Miller’dan daha yakışabilecek bir isim geliyor mu aklınıza?

Ve Oona O’Neill… Andre Bazin der ki; Aslında bunu Mösyö Vedoux’daki seri katile dönüşen Şarlo üzerine söyler ama Hetty Kelly ve Oona O’Neill’in Chaplin’in hayatındaki yerine uyarlamayı uygun buluyorum; “Burada kadının veya Chaplin’in hatalarının irdelenmesi pek önemli değildir. Bu hataların, aşklarında ta başından beri var olan kaçınılmaz ayrılmayı, bu kez bilinçli olarak doğrulayabilmek için ortaya atıldığını düşünebiliriz. Chaplin kadının değil de bir kadının efsanesinin peşindedir, çünkü hiçbir kadın onu mutlu edememektedir; çünkü yeni sevgiliyi kafasında “onüçüncü de olsa daima ilk sevgili olan” ideal sevgiliyle özdeşleştirecek kadar billurlaşmış bir başlangıç daha da büyük düş kırıklığına yol açmaktadır.” Bu noktada Attenborough’un oyuncu seçiminde Hetty Kelly ve Oona’O’Neill’e karşılık tek bir oyuncu, Moria Kelly seçimini, Oona ile Charlie’nin tanıştığı sahnede Charlie’nin (Downey Jr.) gözlerine yansıyan heyecanı oldukça incelikli bulduğumu belirtmek isterim. Filmi Hetty ve Oona çerçevesinde güçlendiren anlardan bir diğeri ise Charlie’nin Hetty ile tanıştığı sahnedeki kırmızı ruj mitinin, Mildred’ten sadece kırmızı ruj sürmesini istediği anda yeniden belirmesi ve aslında Chaplin’in Oona’yı tanıyana dek Hetty’yi aradığı gerçeğinin en zarif anlatımı demek isterim. Belki biraz da insan okumayı bilmek gerek… Ve Hetty’nin öldüğünü duyduğu an, Chaplin’in hissettiği acıyı hissetmeyen var mı? Robert Downey Jr.’ın değil, Charlie’nin! Ya da trenden indiğinde yaşadığı yıkım ve hayal kırıklığını gizlerken, halkın sevgisini tebessümle karşılayışını görmeyen var mı?

Filmin inceliğine, güzelliğine, başarısına dair söylenecek o kadar çok söz var ki; Hannah Chaplin’in  (Geraldine Chaplin) Amerika’ya gelişi ve Oğlu Charlie ile ( Downey Jr.)  karşılaştığı sahnenin yazarınız üzerindeki etkisi çok büyük. Sahnenin doğallığı ile Geraldine Chaplin’in babası ile karşı karşıya geldiği hissine kapılıp kapılmadığını merak etme hali!  Belki de önemli olan sadece izleyene hissettirdiği o duygu yoğunluğudur. Ayrıca City Lights çekimi öncesi Chaplin’in Şarlo sessizliği üzerine sözlerini paylaşacağım, bu diyaloğu önemli buluyorum. City Lights’da gözleri görmeyen çiçekçi kızın Şarlo’nun zengin bir adam olduğunu düşünmesini isteyen Charlie bunu nasıl yapacağı üzerine çalışırken, kardeşi Syd’in artık sesli filmlere geçmiş sinema sanatını öne sürmesi, bunu Şarlo’yu konuşturarak yapabileceği önerisi üzerine aralarında geçen diyalog:

- “Serseri konuştuğu zaman ölecek.”

- “Ölmez çünkü herkes sesli film çektiğinde seni izlemeye kim para verecek?”

-“Kim mi? Sana bunu söyleyeyim. Japonlar, Ruslar ve İngilizce konuşmayan herkes.

   Dünyanın 10’da 9’unu unuttun mu?”

Şarlo’yu sessizliği ile sevmedik mi?  Çünkü o eylemleri, muzipliği, duygusallığı, duyarlılığı, aykırılığı, dik başlılığı, yalnızlığı, özgürlüğü ile sessizce kalplerimize sızdı. Biz onunla konuşmaya hiç ihtiyaç duymadık,  karşılıklı gülümseyerek anlaştık, birbirimizi tanıdık, anladık ve sevdik. 

Bu arada Andre Bazin ve Mösyö Verdoux incelemelerine geri dönersek; Bazin’in analizinde en haklı tespitlerden biri Verdoux’nun aslında Şarlo’nun ta kendisi olduğudur.  Verdoux’yu Şarlo’dan bağımsız bir seri katil, bir kadın düşmanı olarak değerlendirebiliriz elbette ama o aslında yaş almış, bıkkın, kaybetmekten yorulmuş, kendi ile zıtlaşmış, dönüşmeyi tercih etmiş, özlemini duyduğu ne varsa intikamına boğulmuş Şarlo’dur. Gerçekten de o sevimli, o naif Şarlo’da bulabileceğimiz her şeyin tam zıttı Verdoux’da toplanmıştır. Chaplin, Şarlo’nun hayatına Büyük Diktatör ile değil, Mösyö Verdoux aracılığı ile son vermiştir, üstelik idam ettirerek ve bütün deneyimlerinin bilgeliği ile. Sonraki filmi Limelight ise Şarlo’dan tamamen ayrılmış, belki bu ayrılığın da hüznü ile Chaplin’in Calvero aracılığı ile intihar ettiği filmdir. Hong Kong’lu Kontes’i ise bu çerçevede hatıra defteri olarak okuyabiliriz.

Ve sohbetimize iki kurgu hikâye ile devam edeceğim.  Fabio Stassi’nin Charlie Chaplin’in Son Dansı ve Philippe Soupault’un  Şarlo romanları. Stassi, hikâyesini gerçeklerle beslemiş olsa da esasında tamamen kendi zihninde kurduğu, hem Chaplin’i hem Şarlo’yu tek bir karakterde bütünleştirdiği bir hikâye yazdı. Yapacağım birçok alıntıdan sonra benimle hemfikir olacağınıza inanıyorum… Hikâye Chaplin’in oğluna yazdığı, hayatından kesitler ve bir Noel gecesi aramızdan ayrılan Chaplin’in ölümle her yıl aynı gece buluşması üzerine... Chaplin onu almaya gelen ölümle bir pazarlığa girer ve şayet ölümü güldürmeyi başarırsa bir yıl daha ömür kazanacaktır. 6 defa başarır ve 88 yaşına dek yaşar. Son Noel gecesinde ise ölüm ile sevdiği kadının görüntüsünü kaybetmemek için Lumeire kardeşlerden de önce film makinesini icat eden Arlequin’in bütünleşmesi bir anda yüzünüzde tebessüme vesile olur, yazgı tamamlanmıştır. Chaplin, Arlequin’in film makinesini arayan ve bu sırada kısa zaman aralıkları ile iş ve mekân değiştiren bir karakter olarak betimlense de aslında tam bir Şarlo’dur.  Fred Karno ile karşılaşması, abisi Syd ya da annesi Hannah’tan bahsedişleri ile Chaplin olduğunu düşündürse de New York’a yaptığı ilk yolculuk,  The Immgirant’daki Şarlo’yu anımsatır. Ya da ölümü her seferinde tüm gücüyle güldürme gayretine rağmen kazara, sakarlıklarıyla güldürmesi The Circus’taki Şarlo’dan başkası değildir veya falcıya ödediği 1 dolardan bahsederken “Orada bir süre durdum, tamam dedim sonunda, nasılsa 1 dolarımı kendime saklamakla daha zengin olmayacaktım” düşüncesiyle son parasını bir falcıya vermesi… Her yeni macerasında (filminde) cebinde 1 dolardan veya daha azından fazlası olmadığını bildiğimiz kim? Bu gerçekten tamamen Şarlovari bir davranış!

Bir yapım şirketinde Levy Fritz’in yanında Title Card yazarı olarak işe başlayan, sonrasında yönetmenlik de yapan kahramanımız işinden ayrılırken Bay Fritz’e der ki; “Bir şeyleri arkamda bırakmak ve kaybetmek benim kaderim Bay Fritz. Burada sizinleyken kendimi uğurlu bir yıldızın altında buldum ama dünyada bağlanıp kalacağım bir yer olduğuna inanmıyorum ve sorun da burada. Rüzgâr lehime esti ve inanın bana, büyük bir macera yaşadım ama uzun sürmez. Olmadığım bir şey gibi davranarak neden her şeyi mahvedeyim?” Yerinde duramayan, oradan oraya savrulan, her adımında yeni maceraya atılan, meteliksiz ve bu meteliksizliği umursamayan, geleceğe dair bir pek planı olmayan bir insandan bahsetsem aklınıza gelecek ilk kişi Şarlo olacaktır, Chaplin değil. Ama zaten Tramp (Serseri) Chaplin’in diğer yanı değil miydi? Chaplin zengin bir sanatçı olmasaydı sanırım hayatını Tramp/Şarlo/Serseri olarak geçirirdi. Chaplin, Şarlo’yu yaratarak bambaşka bir karakter yaratmadı, içindeki benini bizlerle tanıştırdı.

            Büyük Diktatör üzerine Stassi’nin Modern Times’ı da işaret ederek Chaplin namına yaptığı yorum ile Andre Bazin’in bıyık miti analizleri ise hayli ilgi çekici. Stassi’nin hikâyesinde Chaplin; “Terbiye görmemiş sesi ile daha önce sadece saçma sapan bir şarkı söylerken duyulmuş olan benim küçük dostumun Avrupa’nın en önemli sahnesine berber kostümü ile çıkmasını, gamalı haç taşıyan adamlar bile engelleyemediler. Hitler’in elindeki mikrofonu kapmayı, başka kimse başaramadı. Fakat 1940 yılında Tramp o sahneden iner inmez onu bir daha bulamadım. Sanki Auschwitz veya Buchenwald yolundaki bir toz bulutu gibi süpürülüp gitmişti: söylenmesi gereken her şey söylenmişti” der. Evet, Büyük Diktatör, Serseri’nin ilk defa konuşacağı filmdi, belki konuşunca serseri ölecekti ama yine kurgu kahraman olarak Chaplin’in ifadesi ile söylemek istediklerini de söyleme imkânı bulacaktı.  Fakat gerçekte olan şuydu; Şarlo, Büyük Diktatör’le birlikte tarihin sayfalarında kaybolmamış aksine bildiğimiz tüm ezberleri yıkıp Mösyö Verdoux olarak geri dönmüştü. Bazin’e göre Verdoux, Şarlo’nun intikamını almıştı. Bazin’in 1947 yılında Ecran Français dergisinde yayınlanan yazısından; “Verdoux dünyaya meydan okumaya cesaret edebilen bir Şarlo’dur. Zengin, şık, çapkın ve sosyal yaşamda başarılı olmuş bir insan rolü oynamayı becerebilen bir Şarlo. Öyle ki, toplum bunu fark edip onu giyotine göndermekle aslında bizzat kendisini mahkûm etmiştir.”

Bazin, Mösyö Verdoux’nun idamı üzerine ise; “Şimdi artık, 33 yıldan da fazla bir zaman önce başlayan bu öykünün nasıl noktalandığını biliyoruz. Şarlo, Verdoux ve Charles Chaplin tek bir kişidir; üstünde sadece bir gömlek, sekerek yürüyen ve iki cellâdın ölüme götürdüğü küçük adamdır o. Giyotine giden yol, Chaplin’in tüm eserlerinde kat edilen yolun yeryüzündeki sonudur. Kırda aşk, Hacı, Sirk, Asri Zamanlar’daki o sonu olmayan yolun sonu. Öyle bir yol ki, giyotinin ötesinde göğe doğru uzanıyor izlenimi veriyor bize. Yumurcak’taki beyaz tüyden kanatlarıyla başını tutarak yükselen Aziz Şarlo’yu nam-ı diğer Mösyö Verdoux’yu görür gibi oluruz. Ama ölmeden önce, Verdoux, Chaplin’in öcünü gerçekten de almıştır. Aynı bir tehdit gibi, ironik bir kayıtsızlıkla bu noktalanış, küçük bıyıklı yoksul adamla alay eden toplumun düşlerini rahatsız edecek ve aslında Şarlo’nun yaşamına son verdiğini bilmeksizin, Mösyö Verdoux’yu ölüme gönderecektir.” der ve elbette Chaplin filmografisini tanıyan izleyici için de gözden kaçmayacak belirgin bir durumdur bu…

Bu arada bıyık mı? Neydi Büyük Diktatör? Salt, Chaplin’in Hitler ile alay etmeyi hedeflediği bir film miydi? Hayır, Chaplin’in gücü kaba bir alaycılıktan gelmiyordu. Aynı yıl 4 gün ara ile dünyaya gelen Chaplin ve Hitler, insanlığı güldürmek ve ağlatmak ikiliği ile varoluşun aydınlık/karanlık, iyi/kötü çatışmasının yeryüzünde görünür kılınmış sureti gibiydiler. Hani filmlerde iyiler ve kötüler savaşır, iyiler kazanır ya daima, Chaplin/Hitler arasındaki bıyık savaşı insanlığın gözleri önünde yaşanan ve iyinin kazandığı bir savaştı.  Bıyık miti üzerine yine Bazin’den bir alıntı; “Hitler, Şarlo’yu taklit etmekle diğerinin asla unutmayacağı bir dolandırıcılığı başlatmış oldu. Bir iki yıl sonra, bunu oldukça pahalıya ödeyecekti! Onun bıyığını çalmakla Hitler ister istemez Şarlo’nun eline düşmüş oldu. O küçük Yahudi’nin üst dudağından çaldığı bir parça yaşam, Şarlo’ya bunun çok daha fazlasını geri alma, hatta Şarlo’dan çok, katıksız hiçlik timsali bir üçüncü kişi yararına Hitler’in biyografisinden tümüyle koparma fırsatını vermişti.” Ve Chaplin böylelikle Hinkel’i yarattı. Andre Bazin’in Hinkel yorumu da bir hayli ilgi çekici; “ Hatta denilebilir ki, Hitler’in varlığından bile daha bağımsız bir gereksinim içeren kişiliktir Hinkel. Şarlo’nun ürünü olduğu için bir yerde Hinkel, Hitler’siz de var olabilirdi! Ama Hitler, Hinkel’in tüm dünya perdelerinde yer almasını engelleyemezdi. Hinkel onu yutarak yok etmiş, ona borçlu kalmadan varlığı ile beslenmiştir. Bu yeni oluşuma bağımlı olan ikincil ve rastlantısal bir kişi haline gelen Hitler’dir artık! Bu ontolojik çalıntı, son tahlilde bir bıyığın zorla koparılıp geri alınmasına dayanmaktadır. Düşünün ki, Hitler köse olmuş olsaydı veya bıyığını Clark Gable gibi kesseydi, Diktatör filmi var olmayacaktı! Bıyıksız Chaplin artık Şarlo olmayacağı için Chaplin’in tüm sanatı da etkisiz kalacak, aynı şekilde Hinkel’in de Hitler kadar Şarlo’dan kaynaklanıyor olması gerekecekti. Onları yok eden, iki mitin tümüyle birbiriyle iç içe geçmesidir. Mussolini’yi Napaloni yok etmemiştir, sadece karikatürize etmiştir; ayrıca onun alayla öldürülmeye değmeyecek kadar önemsiz bir varlığa sahip olduğu da kabul edilebilir. Hinkel olgusu ise değişiktir: Bıyık esprisinin büyüleyici özellikleri üstüne kuruludur. Hitler bıyığıyla Şarlo’ya benzeme tedbirsizliğini ilk başta göstermemiş olsaydı Hinkel anlaşılmaz olacaktı. Chaplin’e Diktatör’ü çevirme yetkisini veren ne mim yeteneğiydi ne de dehası. Salt bir bıyıktı. Şarlo yeterince bekledi, ama ona ait olanı geri almasını da bildi.”

Son olarak Philippe Soupault’ın kısa ve şirin Şarlo hikâyesine ne dersiniz? Fakat aramızda kalsın ki bu, yıllarca yazarınızın yazmayı hayal ettiği hikâyeydi. Tüm Şarlo maceralarını (filmlerini) bir romanda kronolojik sırası ile tek bir hikâyeye dönüştürmek, fakat Soupault yazarınızdan önce davranmış. Soupault’ın hikâyesinin, okuru mütemadiyen tebessüm ettiren kurgusunda en önce hissedeceğiniz Soupault’un Şarlo sevgisi ve hayranlığı diyebilirim. Şarlo’yu Chaplin’den ve sinemasından bağımsız, yaşayan, nefes alan bir kişilik gibi, gerçekten var olan bir insanın biyografisini anlatır gibi anlatır yazar. Şarlo’nun naif, çocuksu, lekesiz kalbinin betimlemesidir. Kusur diyebileceğim tek durum filmler ve Şarlo’nun eylemlerini neredeyse sahne sahne tariflemesi olabilir. Yazar kendi iç dünyasından pek bir katkı yapmadan, tarif ederek zaten görsel olarak şahitlik ettiğimiz maceraları yazıya dökmüş diyebiliriz. Bir Chaplin ve Şarlo sever olarak ise ben Şarlo’nun eylemlerinde bilinçaltında da sızan bir anlatımı tercih ederdim ama bu haliyle de severek okuyacağınıza söz veriyorum.

Philippe Soupault sevimli hikâyesini, Şarlo’nun mezarı başında dile gelecek olası söylemlerle tamamlar; “ Gelmiş geçmiş bütün insanların en gülünesi, en gülüncüydü. Gölgesine gülümsemeden bakamazdınız. Öldü o, biz gülümsemeyi sürdürüyoruz ama çünkü o anımızın eşliğinde ve bu anının başında, merhumun kendisi gibi küçük bir melon şapka, ayaklarında ağır mı ağır pabuçlar…”

“Orada bulunanlar Şarlo’yu çocukluklarında gördükleri gibi görecek, yavaşça gülümseyecek, toprağın altında usulcacık inen ölüyü unutacaklar. Belki ipin biri kopacak, mezarcı belki sarhoş olacak, belki de son sevdiği kadın, kendisini bekleyen yakışıklı sevgilisini düşünecek, kim bilir?”

“Ölüm de kimi zaman tuhaf olur. Son soluğuna dek Şarlo kalmayı bilmek gerekli ve yeterli…”

“Bir gece, diyor içinden, biri gelecek, cesedini barındıran taşın üstüne şu sert ve yumuşak, iyemli ve öclü sözleri kazıyacak: TÜM DÜNYAYI GÜLDÜREN YATIYOR BURADA.”

16 Nisan günü, siz bu satırları çoktan okumuşken, yazarınız her yıl olduğu gibi Limelight ve bir küçük pasta ile Chaplin’in doğum gününü kutluyor olacak. Eşlik etmenizden mutluluk duyarım…

       

 

YORUMLAR [0]