SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

BİR DÜNYA İÇİN AĞIT.. (THE TALE OF THE PRINCESS KAGUYA)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

KAGUYA’NIN MASALI BİN YILLIK BİRİKMİŞLİĞİYLE KONUŞUYOR SANKİ. YAŞINA ALDIRIŞ ETMEDEN 21. YÜZYILIN İNSANIYLA YÜZLEŞİYOR VE LAFINI HİÇ ESİRGEMİYOR. DEĞİŞMEYECEĞİNİ BİLDİĞİ DÜNYA DÜZENİNE AĞIT YAKARKEN, UMUDUNU HİÇ YİTİRMEYENLERE BÜTÜN İYİMSERLİĞİYLE YOLDAŞLIK ETMEYİ DE İHMAL ETMİYOR.

İnsan ile doğa arasındaki ilişki, sanat tarihi boyunca sayısız kez farklı disiplinlere malzeme olmuştur. Olmaya da devam edecektir. Mevzubahis insan gibi kıymet bilmezlerin piri bir mahluk olunca, ayakları altındaki yeryüzü ve tepesinde devran eden gökyüzüyle ilişkisinin değişimi de kendi modernliğine yaraşır biçimde “ilginç” olmaya mahkum. Bu ilginçlik de sanatçıların dikkatini her yüzyılda bu ilişkiye çekmeye devam ediyor. “Prenses Kaguya Masalı” da insanlığın doğa ile muhabbeti etrafında şekillenen bir öykü anlatıyor bize. Üstelik günümüzden tam bin yıl önce yazılmış bir peri masalını temel alarak yapıyor bunu. 10. yüzyıla ait “Bambu Kesicisinin Öyküsü” isimli masal, bambu kesiminden geçimini sağlayan bir adamın, bir bambu filizinin içinde “ay prensesi” bulmasıyla başlıyor. Bu “ilginç” hikayenin Stüdyo Ghibli’nin ellerinde muazzam bir “Ukiyo-e” (fani dünyanın resimleri) eserine dönüştüğüne tanık olurken, aradan geçen bin yıla değdiğine kanaat getirmek hiç de zor olmuyor.

SANATLA ZANAATIN HARMAN OLDUĞU YER: GHİBLİ

Spirited Away (Ruhların Kaçışı), Princess Mononoke, Grave of the Fireflies (Ateşböceklerinin Mezarı), My Neighbor Totoro (Komşum Totoro)... Sadece bu filmleri saymamız yeterlidir sanırım Stüdyo Ghibli’yi anlatmak için. Hayao Miyazaki, Isao Takahata ve Toshio Suzuki tarafından 1985 yılında kurulan stüdyo, bugüne kadar üretilen filmlerle tüm dünyanın saygısını kazanmasının yanında, el yapımı animasyonun günümüze dek gelmesinin ve gelişmesinin en büyük vesilelerinden biri olarak kabul edilmekte. Özellikle Miyazaki’nin filmleriyle ön plana çıkan Ghibli’nin, ustanın emekli olmasının ardından kapanacağına dair dedikodular dolanmaya başlamıştı. Kuruculardan Suzuki’nin yaptığı açıklamalardan yola çıkarsak, kapanma durumu olmasa da film üretimi anlamında bir süre ara verileceği anlaşılıyor. Stüdyonun kapanma ihtimali üzücü ve akıbeti ne olur bilmiyoruz ama, şimdiye kadar yaptıkları ve şimdilik son filmleri olan Kaguya Masalı, bizi bir süre daha idare etmeye yeter.

CENNETTEN ÇIKMA TOKAT

“Cennet” film boyunca bambu kesicisinin dilinden düşmeyen kelimelerden bir tanesi. Ona göre ormanda bulduğu bebek, kendisine “lütfedilmiştir” çünkü. Kendince cennetten gönderildiğini düşündüğü bu bebeğe, ona yaraşır bir hayat yaşatmaya and içer. Yönetmen Takahata ise filmin ilk sahneninden itibaren “cennet” olgusuna bakışını aksi istikamette konumlandırır. Ona göre cennet bambu kesicisinin yaşadığı köydür. Daha doğrusu hepimizin yaşadığı dünyadır. Kara kalem ve sulu boya estetiğini harmanlayan Takahata’nın köydeki her canlıya, doğadaki her renge gösterdiği özen, perdeden izleyicinin üzerine fışkırıyor adeta. Bu abartıyı özellikle tercih ettiği belli olan Takahata, Tanrı’nın vadettiği cennetin şaşalı anlatımlarına benzer bir görsellik inşa eder. Bunu yapmaktaki asıl amacı ise bambu kesicisinin parantezinde, gözlerinin önündeki “cennet”i göremeyen insanlara “cennet gibi” lafını yineletmektir. Böylece, kıymet bilmezlikleriyle yüzleşsinler ister. Bu yüzleşme, film boyunca sürecek bir yolculuğun da ilk eşiğidir.       

ADEM İLE KAGUYA

Ay prensesi Kaguya’nın dünya hayatı, ilk insanınkine benzer bir şekilde başlar. Toprağın bağrını delerek dünyaya gelen bu bebeğin doğaya, ota, böceğe aşık olacağı buradan bellidir aslında. Kaguya’nın doğayla olan bağı bu anlamda, bir bebeğin annesiyle olan bağına benzer. Daha ilk adımını atarken bir insanı değil de kurbağayı taklit etmesi boşuna değildir. Köye gelir gelmez baharı müjdeleyen Kaguya, hızla büyümeye başlar. Gözle görülür bir şekilde hızlı büyümesinden dolayı köyün çocukları ona “bambucuk” adını takarlar. Ve o andan itibaren Kaguya’nın hayatı ikiye bölünecektir. Çünkü “babası” onu bir köy kızı olarak değil bir prenses gibi büyütmek ister. Fakat Kaguya büyüdükçe köye, doğaya, canlılara daha çok bağlanır. Köylü çocukların en büyüğü olan Sutemaru’ya da tabi. Tarladan çalınan kavunun tadına varır Kaguya, sülün yakalamanın, mantar toplamanın mutluluğunu yaşar. Dolayısıyla bu bağ kuvvetlendikçe ayrılık daha da zor, acısı daha da kalıcı olacaktır. Köyden şehre yapılan göçle birlikte, Kaguya’nın “bambucuk” tarafına ket vurulur.

YÜZSÜZ KADINLAR KENTİ

Kaguya şehirde ilk olarak konaktaki kadınlarla karşılaşır. Kendisine hizmet etmek için el pençe divan duran bu kadınların ortak özelliği ise yüzlerindeki hat ve detayların neredeyse hiç olmamasıdır. Şehir hayatında karşılaştığımız ilk kadınları kimliksiz olarak resmeden Takahata, Kaguya’nın yaşayacakları hakkında da ipucu vermektedir. Daha ilk günden kural ve yasaklarla yüzleşen Kaguya için prenseslik yolu hiç de rahat geçmeyecektir. Bu yaşına kadar olduğu gibi davranan, kıyafetlerine önem vermeyen, aynaya bile bakmayan Kaguya, asil bir prenses olmak için özüne ters düşmek zorundadır. Ama Kaguya’nın prenseslikte hiç gözü olmadığı gibi, özünün dışına çıkmaya da niyeti yoktur. El yazısı derslerinde çizdiği hayvan ve doğa resimleriyle ve konağın arkasındaki küçük bahçeyle kendine özünü hatırlatmaktadır. Fakat Kaguya’nın ilk adet sancısı ile birlikte, işler daha da çetrefilli bir hal alır. Şimdiye kadar sadece prenseslik ve asillik karşısında doğal kalmanın mücadelesini veren Kaguya, artık toplumda kadın olmanın getirdiği baskılar karşısında varolabilme mücadelesi verecektir. Bugüne kadar bir ismi bile olmayan Kaguya için bir “ad koyma” merasimi tertip edilir. Artık bir ismi haketmiştir(!). Yüzsüz ama adı olan kadınların arasına girme zamanı gelmiştir artık.

KARA KALEMİN KIRILDIĞI YER

Bu merasimin Kaguya için nasıl bir anlam ifade ettiğini kalemimle anlatmaya çalışmak en hafif tabiriyle hadsizlik olurdu. Burada sözü Takahata ustanın kara kalem estetiğine bırakmak en doğrusu. O da, bu sahneye ne kadar özendiğini filmde altını karalaya karalaya gösteriyor zaten. Bahsi geçen, Kaguya’nın rüyasında köye geri döndüğü sahne, eşine az rastlanır cinsten. Burada sadece görsel bir hazdan değil, karakterin duygusunu olanca ağırlığı ve sertliğiyle izleyiciye verebilmekten bahsediyorum. Hele ki bir animasyon filminde gerçeklik hissine bu kadar yaklaşabilmek çok özel bir deneyim. Karakterinin sınırlarını varla yok arasına indiren Takahata, Kaguya’yı arkaplanla bütünleştirerek yokolmaya kadar varan kısa ve hızlı bir yolculuğa çıkarıyor. Prensesi asil kumaşlarından arındıran usta, kırmızı kıyafetiyle onu seçebilmemizi de istiyor. Sahnenin başlangıcında, köyün olduğu yere kocaman bir ay yerleştiren Takahata, Kaguya’nın köye doğru giderken aslında bütün bunlardan kaçmak ve aya geri dönmek istediğine vurgu yapmaktan da geri durmuyor. Köye varana kadar da ay, Kaguya’yı hiç yalnız bırakmıyor. Sanki pusuya yatmış ve Kaguya’nın yardım çağrısını, pes etmesini bekler gibi...

TAŞRADAN SEVGİLERLE

Kaguya’nın doğayla olan anne-bebek ilişkisinden bahsetmiştik. Daha köye ilk gelişinde baharı getirmesiyle Kaguya’nın duygularının ve deneyimlerinin doğayı etkilediğini anlayabiliyoruz. Bunun bir başka örneğine de Kaguya’nın köydeki arkadaşı Sutemaru’yu şehirde gördüğü ve Kaguya yüzünden dayak yediği sahnede şahit oluyoruz. Kaguya’nın ağlamasıyla yağmur da başlayıveriyordu. Yönetmen Takahata, Kaguya’yı doğadan ayrı düşünmemizi istemiyor aslında. Bunu doğayı seven bir karakteri tasvir etmek için yapmıyor. Karakteri doğaya değil, doğayı karakterine bağlıyor. Böylece doğanın insanı etkilediği kadar insanın da doğayı etkilediğini, değiştirdiğini kavramamızı istiyor. Doğayı istediği gibi kullanan ve işi bittiği zaman da unutan insanoğlunu muhatap alıyor. Kaguya’ya talip olan, şehrin önde gelen adamlarının, değiştirmeye çalıştıkları doğa ve canlılar tarafından yenilgiye uğraması da boşuna değil. Oysa doğanın en küçük parçası bile insanı mutlu etmeye yetebiliyordu. Babası, Kaguya’nın “iyiliği için” çırpınıp dururken, bir kiraz dalından ya da kafesteki bir kuşu özgür bırakmaktan mutlu olabileceğini gözden kaçırıyordu mesela. Çünkü Kaguya, şehirdekilerin nankörlüğüyle tanışırken köylülerin bir dağa, dinlenmesi için süre verdiklerini de öğreniyordu. Şehirde insan hayatının bir önemi yokken, köyde doğadaki her canlının yaşama alanına duyulan saygı vardı. Böylece Kaguya için, doğanın içindeki insanlarla, insanların içindeki insanlar arasındaki hatlar daha belirginleşmeye başlamıştı.  

İYİ UYKULAR...

Ay prensesi Kaguya’nın hikayesi, hiç değişmeyen ve değişmeyecek bir düzen için yakılmış bir ağıt gibi. Bin yıl önce yazılmış bir hikayenin hala geçerli sözler söylemesi ve “yeni” kalabilmesi de bu düzenin eseri olsa gerek. Acısının katmerli olması bu yüzden sanırım. Bize, dünyanın yerlileri olan bizlere, kendi memleketimizi dışardan bir gözle anlatan bir hikaye bu. Belki de bu yüzden bu kadar iyimser! Biz bile kendi ırkımıza arkamızı dönemezken, bizdeki umudu görebilecek kadar üstelik. Dünyamızdan umudunu kesmeyen kişinin Ay’dan gelen bir prenses olmasıysa, bu iyimserliği manidar kılıyor kuşkusuz... Kaguya’nın hikayesi hüzünle bitiyor. Artık dünyanın kötülüğüne dayanamadığı bir anda Ay’dan yardım isteyen Kaguya, istemeden de olsa burayı terk ediyor. Ne sevdiğine kavuşabiliyor, ne de mutlu olduğu yerde kalabiliyor. Tıpkı, daha önce ayda gördüğü ve dünyaya bakarak hüzünlü bir şarkı mırıldanan kadın gibi Kaguya da dünyayı hüzünle hatırlayacağı bir kader yaşıyor. Bize, hikayeyi dinleyen, okuyan ve izleyen herkese gökyüzüne boş boş bakmak kalırken, ay pelerini giyerek her şeyi unutması gereken Kaguya’ya ise yaşlı gözlerle dünyamıza bakmak kalıyor. Artık dünyadan ayrıldığı için mi yoksa bizim halimize mi ağlıyor varın düşünün biraz. İster halinizden memnun bir şekilde gökyüzüne el sallayın, isterseniz de geçmişinize. Bin yıl öncesinden gelen bu masala inanmak da uyumak da size kalmış diyor Takahata. Cennetin sadece annelerin değil hepimizin ayakları altında olduğunu fısıldıyor ve ekliyor; bir varmış hiç yokmuş...    

 

  

YORUMLAR [0]