PERDE ARKASI

BİR 'AHMET ULUÇAY' GEÇTİ BU DİYARDAN

Gülcan Bağırkan

@glcnbgrkn

BU YAZIYI PAYLAŞ

'İnsan bir hayalinin gerçekleşmesini ne kadar isteyebilir ki?' sorusunun cevabını öğretti bizlere Ahmet Uluçay. Aramızdan ayrılalı yedi yıl olmasına rağmen sinema tutkusu hala hafızalarda taze duruyor. “Film çekmeseydim delirirdim.” diyecek kadar sinemaya âşıktı. Geride bıraktığı filmlerin sayısı çok değildi belki ama açtığı yolun ışığı sönmeyecek kadar güçlüydü.

    "Hayatla sinemayı ayıramıyorum. Hangisi nerede bitiyor, diğeri nerede başlıyor. Bilmiyorum."

Olmayacak işlere umut bağlayanlar için söyleniyordu; 'Karpuz kabuğundan gemiler yapmak' Yönetmen Ahmet Uluçay çektiği ilk ve tek uzun metraj filmine bu ismi özellikle vermişti. İmkansızlıklar içinde geçen hayatına direnerek en çok sevdiği işi yapabilmenin mücadelesini vermişti. Çocuk yaşta tutulduğu sinema sevgisinin peşinden koştu. Onu küçümseyenlere aldırış etmeden hayal etmenin gücüne inandı, başardı. Uluçay, yönettiği tek uzun metraj filmiyle hafızalarda silinmez bir yer edindi. Bugün hâlâ adı anıldığında saygıyla yad ediliyorsa, haklıydı "Karpuz kabuğundan gemi değil Titanik yaparsın. Para değil yürek meselesi."

Ahmet Uluçay, 2 Aralık 1954'te Kütahya'nın Tavşanlı ilçesine bağlı Tepecik beldesinde doğar. Vefat edene kadar da  tüm hayatını köyünde geçirir. Çocukluğundan kopamadığını her fırsatta itiraf eden Uluçay, filmlerinin hepsini doğduğu topraklarda çeker. Yaşıtlarından farklı bir çocukluk geçirir. Bir tarafta yakasını bırakmayan bayılma nöbetleri diğer tarafta uçsuz bucaksız bir hayal gücü vardır. Kelimeleri tersten okuyan, heykeller yapan, resimler çizen, şiirler yazan ve tek oyuncağı gölgeler olan bir çocuktur.

     "Şehirde yaşasaydım belki de sinemam bu kadar dış etkilerden korunmuş, bu kadar kendine has olmazdı."

GIMILDAYAN RESİMLER

Çocukluğunun bir döneminde öyle çok resimle meşguldür ki Ahmet Uluçay, zamanla kafasını bir soru kurcalamaya başlar; 'Resimler gımıldasa (hareket etse) nasıl olur?' O yaşlarda köyünden hiç dışarı çıkmamış ve sinemadan haberi olmayan bir çocuğun aklını karıştıran bu soru, ona yıllar sonra "Lumiere Kardeşler biraz geç kalsaydı, sinemayı biz keşfederdik." diyebilme haklılığını verecekti. Hayatı 60'lı yıllarda seyyar bir sinemacının okuduğu ilkokula gelmesiyle değişir. O gün izledikleriyle resimlerin hareket ettiğini gören Uluçay'ın dünyası bir anda alt üst olur. Öyle çok şaşırmıştır ki,  film yerine hayranlıkla gösterim makinesini izler. O vakitten sonra da artık sadece sinema okur, yazar ve düşler. Çöplerden topladığı makaralardan çıkardığı filmlerle vakit geçirmek en büyük mutluluğu olur.

      "Ben sinemaya hala bir çocuk gibi bakıyorum. Hareket eden resimler beni şaşırtıyor."

Film yapmaya on iki yaşındayken izlediği Metin Erksan'ın Kuyu filminin ardından karar verir. İki arkadaşını (İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu) daha ikna edip birlikte düşerler bir hayalin peşine. Küçük bir Anadolu köyünde 'Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu' adını verdikleri bir ekip kurarlar. Tıpkı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'ta olduğu gibi 3 yıl boyunca sinema makinesi yapmak için uğraşırlar. Nihayetinde filmleri birleştirip tahtadan yaptıkları makineyle ahırda köylülere film göstermeyi başarırlar. Köylüler şaşkındır ama birçoğu için Uluçay'ın yaptıkları boş bir çabadan başka bir şey değildir.

İlkokuldan sonra okuyamayan yönetmen evlenir ve iki çocuk sahibi olur. Ailesinin geçimini sağlamak için kamyon şöförlüğü, inşaat işçiliği ve tavukçuluk yapar. Fakat her defasında başladığı yere, sinemaya geri döner. Verdiği röportajların birinde en büyük destekçisi ve yardımcısı olan eşine duyduğu minneti şöyle anlatır; "Eşimi sinema tutkum yüzünden yoksulluğa mahkûm ettim. Yoksulluk utanç da getirir. Hele bizim buralarda, sosyal yarışı kaybettiğin an, dışlanırsın. İnsanlar ahlaksızlığı bağışlayabiliyor ama acizliği asla. Ben Beyoğlu'nda, koltuğumun altında senaryolarla kapı kapı dolaşırken, evin faturalarını, çocuklarımın bakımını eşimin üzerine yıktım. Benim gibi bir sorumsuzu yönettiği için, o büyük yönetmendir." Bu sebeple 23. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde aldığı En İyi Film ödülünü eşine adar.

      "Ben niye film yapıyorum? Söyleyecek bir derdim, bir sözüm var"

İMKANSIZLIKLARDAN İMKAN ÇIKARTAN ADAM

Ahmet Uluçay, adını ilk kez 1992 yılında Tepecik Köyü Sinema Grubu ile çektiği Optik Düşler adlı kısa metraj filmiyle duyurur. Alman bir gurbetçiden 150 bin lira karşılığında VHS kamera satın alır. Kameranın aküsü olmadığından sadece elektrik olan yerlerde çekim yaparlar. Böylesine bir imkansızlık ona köy odasına mezarlık seti kurdurur. 6. Ankara Uluslararası Film Festivali'ne gönderdiği film ödülle döner. Medyanın ilgisini çeken Uluçay ne yazık ki 'Köylü Yönetmen' olarak yaftalanır. Köylü yönetmen, Anadolu köylüsü ya da hayalperest…Uluçay'a onu bir türlü anlamayanların yakıştırdıkları sıfatlardı bunlar. O, hayatı boyunca bu sözleri hep işitti. Şüphesiz aralarından en çok babasından işittikleri onu yaralıyordu. 'Beyoğlu Zerdüştü' diye seslendiği oğluna hep şunu söyler; 'Sinema ve resim zengin çocukların işidir.' Babası dargın vefat eder oğluna, Uluçay ise bunun acısını hep hissedecektir; "Babam beni böyle işlerle uğraştığım için hakir görürdü. Desteğini hiç alamadım.Şimdi bile onun desteğini arıyorum."

    "Bir tek kişiye kendimi kanıtlamak için bile sinema yaparım. Değer..."

 

Edebiyata da merakı vardı, köyü için 'Şair Ahmet'ti aynı zamanda. Şiirler ve yazılar yazıyor, bazılarını dergilere gönderiyordu. Kendisi de bir dergi çıkarır. Hayatı boyunca yakasını bırakmayan maddî sıkıntılar buna da engel olur. ‘Türkümüz’ adıyla çıkan dergi, şartlar el vermeyince ikinci basımını yapamadan yayından kalkar.

         "....Sancılar hep geceleri başlar

          Hasta çocuklar uyumaz hiç

          Yanar sabaha kadar pencereleri

          Ey dünyanın her dilden ninni söyleyen anneleri

          Dönün rüyalarıma"  (İkindiyazıları Dergisi, 106)

Kendi imkânlarıyla birçok kısa film çeken Uluçay festivallerin aranılan ismi haline gelmişti. Ancak kalbinde uzun metraj vardı ve yıllarca elinde senaryoları İstanbul'u kapı kapı gezer. Ancak filmine arka çıkacak yapımcıyı uzun süre bulamaz. Çekimler başladığında geçim derdine bir yandan yem fabrikasında hamallık yapmak zorunda kalır. Kendi çocukluğundan yola çıkarak çektiği Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmiyle ulusal ve uluslararası alanda 40'a yakın ödül almayı başarır. O güne kadar hiç film seti görmemiş bir yönetmendi fakat film Türk Sinemasının en iyilerindendir. Artık Ahmet Uluçay isminin anılmadığı Yeni Dönem Türk Sinemasından bahsetmek mümkün olmayacaktır.

          "Çocukların, kedilerin ve delilerin olmadığı bir film düşünemiyorum."

'Hayatım çocukluğuma yakılmış ağıttır' diyerek sevgisini özetlediği çoçukluğu Uluçay'ın hayallerini büyük oranda besler. Gölgeleri ve ocakbaşında dinlediği hikayeleri unutmaz. Benim sinemamı bunlar besledi, diyen Uluçay ekliyordu "Alman dışa vurumculuğu bizim duvarlarımızda yaşardı. Ve ben gölgelerle oynardım."

Uluçay, çocukken bağlandığı sinemaya hep sadık kaldı. Beynindeki tümörden dolayı tekerlikli sandalyeye mahkum oldu yine de vazgeçmedi. 2007 yılında Çoban Yakup'un kara sevdasını anlatacağı Bozkırda Deniz Kabuğu'nun çekimlerine başladı. Beynindeki tümör ve zatürre nedeniyle uzun yıllar tedavi gören Uluçay, 30 Kasım 2009 tarihinde filminin çekimlerini tamamlayamadan vefat etti. Akıllarda ise ‘Acaba filmi tamamlayabilseydi nasıl olurdu?' sorusu kaldı. Her ölüm erken ölümdü fakat Ahmet Uluçay'ı geç bulup erken kaybeden sinemamız adına bu veda büyük bir kayıptı. Özlemle...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR [0]