OYUN VE BÜYÜ

BİR AĞACIN İZİNDE

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

Bugün hiç olmadığımız kadar sembollerle kuşatılmış durumdayız. Bir anda kaybolup gitse de, aslında her sembol, zihnimize bırakılan bir kod…

Mutlaka bir filmde ya da dizide rastlamışsınızdır; geniş bir vadi, ortasında tek ve heybetli bir ağaç, günün en güzel ışık aldığı saatler, görkemli bir tablo oluşturur. Kimi zaman bir çocuk o ağaçta sallanır, kimi zaman sevgililer buluşur, kimi zaman tek başına bir adam ya da kadın o ağacın gölgesinde dolanır… Estetik açıdan kıymetli bir resim oluşturmakla beraber; yönetmenleri, senaristleri farklı, birçok yapımda birbirinin kopyasıymış gibi görünen bu tablonun yer alması sanatsal bir gönderme, alıntı ya da esinlenme midir? Pek değil…

O zaman şu gizemli ağacın peşine bir düşelim.

Ağaç, insanlar için her zaman kıymetli olmuştur; rüzgarda sallanan yapraklarının sesinden, verdiği meyvelere; kökleriyle toprağın gizemine dalmasından, dallarıyla göklerin bilinmeyenine uzanmasına; kışın ölmesi, yapraklarının dökülmesiyle, baharla birlikte yeniden dirilmesine kadar olağanüstülüklerle doludur. Normal bir insandan daha uzun yaşamasıyla kadim bilgileri içinde barındırır. Gölgesiyle serinletir, gövdesiyle güven verir. İnsanların ağaca böylesi önem vermesine hak vermemek elde değil.

Ağacın kutsanması hemen hemen her dinde mevcut. Eski Yunan’da ağaçlarla birlikte doğup ölen ağaç perilerinin bulunduğuna inanılırdı. Eski Mısır’da Sikomor (Firavun inciri) tanrıları barındıran ağaç olarak kabul edilmekteydi. Avustralya’da ağacın içinde mukaddes bir gücün bulunduğuna inananlar bugün dahi var. Hint ve Çin mitolojisinde, Kızılderili’lerde ağaç dünyanın ekseni kabul ediliyor. Eski Türkler’de de bir “Dünya Ağacı” vardır ki gökler ve yer arasında bir çeşit asansör gibi görev yapar. Halı, kilim desenlerinde sıkça rastlarız bu ağaca.

Günümüz egemen kültürünün ağaca nasıl baktığını anlayabilmek için de öncelikle onların inançlarına bakmak gerekir. Çünkü eşyayı şekillendiren, inançtır. Hristiyan, Yahudi ve İslam aleminde ağaç kültü,  Hz. Adem ve eşi Havva’ya dayanır. Aralarında çeşitli farklar olmasıyla birlikte temel hikaye aynıdır. Tevrat’ta Adem topraktan yaratılır, O’nun kaburga kemiğinden de Havva. Bulundukları Aden’de Hayat Ağacı ve Bilgelik Ağacı olan iki ağaç vardır. Bilgelik ağacı, doğruyu yanlıştan ayırmaya yarayan bir güce sahiptir. Hayat Ağacı da meyvesinde ölümsüzlüğü barındırır. Ancak Rab, Adem ve Havva’ya Bilgi Ağacı’na yaklaşmalarını yasaklar. Derken yılan çıkagelir:

1 RAB Tanrı'nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‹Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin.› dedi mi?” diye sordu.

2 Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz.” diye yanıtladı,

3  “Ama Tanrı, ‹Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz› dedi.”

4  Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz.” dedi,

5 “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”

6 Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. (Tevrat / Yaradılış 1-6)

Bilgi Ağacı meyvesinden yedikten sonra gözleri açılan Adem ve Havva’nın ölümsüz olmalarını sağlayabilecek Hayat Ağacı’na ulaşmaları yasaklanır ve engellenir. Yeni Ahit de bu hikayeyi onaylar, Adem ve Havva’nın hikayesini “ilk günah” olarak değerlendirir. Her insan bu ilk günahla kirlenmiş olarak doğar, hatta vaftiz töreni de bu ilk günahtan arınma için yapılır.

            Zaman ibremizi tekrar geriye aldığımızda mesela milattan önce 4000’e kadar geriye gittiğimizde, henüz Hristiyanlık ve Yahudilik ortada yokken, ilginçtir, yine aynı ağaca rastlarız. Sümerler’de doğum tanrıçası İnanna’yı hayat ağacıyla birlikte görürüz. Asur, Frig, Urartu gibi Mezopotamya uygarlıkları Hayat Ağacı’nı bilmektedir. Sadece Mezopotamya mı? Değil elbette. Avrupa’da, Mısır’da, Hindistan’da, Çin’de, Amerika’da, Kızılderililer’de, Mayalar’da Hayat Ağacı’nı görmek mümkün. Peki bu nasıl olabiliyor?

Meseleye kutsal metinlerden bakıtığımızda bu durumu en tutarlı şekilde açıklayabilen tek kitap Kur’an. Kur’an, varlığı yaratan “Tek” olduğu için yeryüzünde de tek bir din olduğunu, onun da İslam olduğunu açıkça söyler. Bugün oluşturulmuş olan dinler, İslam’ın deforme edilmiş halleridir:

“Allah katında din İslam'dır. Kendilerine Kitab verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık ve kinden dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse (bilsin ki) Allah hesabı çabuk görendir.” Al-i İmran / 19

Kur’an, İslam’ın başlangıcını Hz. Muhammed’e değil, Hz. Adem’e bağlar. Hz. Muhammed, yeni bir din getirmemiş, insanlığın başlangıcından beri var olan ve dünyanın her yerine kendisi gibi peygamberler aracılığıyla yayılan İslam’ı son kez tebliğ etmiştir:

“Şüphesiz biz seni, hak ile bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki içinden bir uyarıcı gelip geçmesin.” Fatır Suresi /24

Bu sebeple Gılgamış Destanı’ndan, Mayalar’a kadar ortak dinsel sembollerin bulunması şaşırtıcı değil, aslında son derece tutarlıdır. Keşke dinler tarihi uzmanları ve arkeologlar bu konuda çok daha derin araştırmalar yapabilse.

Hayat Ağacı’nı kullanan en sistematik öğreti, Yahudi Mistisizmi olan Kabala’dır. Kabala’ya göre “Hayat Ağacı” insanın kemale ermesi için gerekli olan en temel iskelettir. Hayat Ağacı, “Sefira” denen on ayrı enerji küresini içerir. Her enerji küresi (Sefira) birbiriyle bağlantılıdır. İnsan, en alt seviyeden başlayarak, kendini geliştirmek suretiyle en üst seviyeye “Tanrıyla bir olma”ya ulaşır. Bu tekamül süreci, Hayat Ağacı’nın enerji kürelerine tek tek ulaşarak gerçekleşir. Kabala öğretisi, İslam sosuyla bürünüp, tasavvuf adı altında bizim coğrafyamızda da kendini göstermektedir. Ebced hesabından, nefsin yedi mertebesine, vahdet-i vücuda kadar tüm temel öğeler, tasavvufta ve Yahudi mistisizmi olan Kabala’da aynıdır.

            Peki Kur’an, pek çok yerde karşımıza çıkan bu Hayat Ağacı sembolünü bize nasıl aktarıyor? Kur’an’da Hz. Adem kıssası kısaca şöyle: Allah, Hz. Adem’i kurumuş balçıktan yaratır, onu bilgiyle donatır, Hz. Adem’e bir de eş yaratır. (Havva ismi Kur’an’da geçmez.) Onlara yaşamlarını sürdürecekleri bir yer gösterir:

Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” Bakara / 35

Daha önce Allah’ın “Secde edin.” emrine itaat etmeyen şeytan çıkagelir ve ikisini tanıdığımız bir şeyle kandırır:

Nihayet şeytan ona vesvese verdi. Şöyle dedi: "Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?" Taha /20

“Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı.” Taha / 21

Anlıyoruz ki konumuzla ilgili olan “Hayat Ağacı”, Kur’an’da şeytanın “Sonsuzluk veren bir kudrete sahip.” diye yalan söyleyerek kandırdığı bir ağaç. Çünkü sonuçta ağacın meyvesini yemeyle sonsuzluğa/ölümsüzlüğe ulaşılmadığı, aslında bunun bir şeytan aldatmacası olduğu çok açık bir şekilde görülüyor. Ağaç ya da herhangi bir şeyin, yaratılmış bir şeye sonsuz olma gücü vermesi mümkün değildir. Çünkü sonsuz olmak, sadece Allah’a mahsustur. Hz. Adem ve eşi, bu gerçeği unutmuş ve şeytanın oyununa gelmiştir.

Peki bunların sinemayla ilgisi ne?

Egemen kültür, üretimlerinde her zaman kendi kodlarını kullanır. Üretilen malın ne olduğundan, üretimin tasarımına, işlemesine kadar her şeyin bu kodla bir bağı vardır. Kültür kodları, metanın DNA’sında yer alır. Çünkü bu kodlar, bir şekilde askeri yada ekonomik veya her ikisinde üstün duruma geçmiş toplumun, dinine, en eski yazılı metinlerine, efsanelerine, mitolojilerine sözlü kültürüne kadar uzanır. Hakim olan toplum, zayıf olana sadece mal değil, kültürünü, inancını da satar. Bu son derece doğaldır ve böyle olması da gerekir.

Bu sebeple bizler egemen kültürün ürettiği metanın DNA kodlarını çözmezsek bir ya da iki nesil sonra bizim kültür kodlarımızda da bozulmalar yaşanmasına engel olamayız. Nitekim bu bozulmalar gözle görünür bir şekilde yaşanıyor da.

Bugün, bildiğimiz insanlık çağlarında hiç olmadığımız kadar sembollerle karşılaşıyoruz. Marka logolarından, video kliplere; kitap kapaklarından sanat fotoğraflarına, bilgisayar oyunlarına her yerde sembollerle kuşatılmış durumdayız. Tüm bunların sadece sinemayla değil, aslında tüm sanat formlarını anlamamızla bir ilgisi var. Her sanat eseri, içinde arkeoloji, din ve tarih de saklar. Bir sanat eserini yorumlamak, onun üzerinizde tesir ettiği duyguları anlatma sığlığında olamaz.

 

 

 

YORUMLAR [0]