TERSPEKTİF ANALİZ

BEYAZPERDENİN ADALETİ: SIDNEY LUMET

Evren Kuçlu

@evrenkuclu

BU YAZIYI PAYLAŞ

“12 Angry Men (1957)”, “Serpico (1973)”, “Dog Day Afternoon  (1975)”, “Network (1976)” onun çektiği özel filmlerden sadece birkaçıydı. Suçtan çok adaletle, teoriden çok pratikle ilgileniyordu Sidney Lumet. 11 Nisan 2011’de, bir süredir boğuştuğu lenf kanserinden dolayı aramızdan ayrıldığında 86 yaşındaydı ve birçokları ölmeden önce bir efsaneye dönüşmüştü bile. Temelde sistemle alıp veremedikleri üzerine kuruluydu sineması. Amerikan rüyasını değil kâbusunu anlattı daha çok. Hükümet aleyhtarı nice şaheseri için Akademi’den beklenen saygıyı ömrü boyunca göremedi. 2005 yılında Akademi’nin kendi vicdanını temize çekmek için ona takdim ettiği “Yaşam boyu Onur Ödülü” ise bir armağan değil yıllardır eleştirdiği ülkesinin kabahatlerinden biriydi. 77. Oscar ödül töreninde Al Pacino’nun ellerinden aldığı o heykelciği yıllar önce Al Pacino’ya başrol verdiği filmlerinden biriyle pekâlâ alabilirdi.

Filmlerinde suçu bir tür aksiyon olarak değil, bir dava dosyası gibi ela alan ve bu hamleleriyle gönlümüzü çok önceden fetheden Lumet, ikamet etmekten her defasında büyük heyecan duyduğu New York’ta barınan pisliği anlatmak için birbirinden heyecan verici birçok hikâyenin yönetmenliğine soyundu. Acemilik dönemlerinde çektiği halde tam anlamıyla bir başyapıt olara görülen “12 Kızgın Adam” onun suç ve sinemayla olan ilişkisinin en kemikleşmiş örneği olarak bugün bile oldukça önemli bir yere sahiptir. Başrolünde Henry Fonda’nın yer aldığı filmle Amerika'daki mahkeme jürilerine sorumluluklarını hatırlatan Lumet, sinemasının kaderini de daha başından çizmişti.

Televizyonun sinema karşısındaki gücünü kabullendiğinden olacak başından beri televizyon için diziler çekmiş ve bundan hiç vazgeçmemiştir. Yönetmenlik kariyerinin başından itibaren hep ünlü isimlerle çalışan Lumet; Stage Struck’ta (1958) Henry Fonda’yı, That Kind Of Woman’da (1959) Sophia Loren’i, The Fugitive Kind’da (1960) Marlon Brando’yu başrolde oynatmıştır.  Daha sonraları bir yönetmen için erişilmesi zor bu parlak listeyi; Ruf Vallone’lu “Vu Du Pont (1962)”, Katherina Hepburn’lü “Long Day’s Journey İnto Night” ve Rod Steiger’li “The Pawnbroker (1964)” gibi filmler takip etti.  Birçoğu ülkemizde pek bilinmeyen bu yapımlar Amerikan seyircisi tarafından onun usta bir yönetmen olduğunun açık delili olarak görüldü.

1962’de Küba’da yaşanan füze krizine eğildiği, başrolü Henry Fonda’ya ait “Fail Safe” (1964) ile bir süredir devam ettiği irdeleyici tutumunu sürdüren Lumet, daha önce Henry Fonda’ya yüklediği misyonu bu kez Sean Connery’nin omuzlarına bırakmak istedi. Connery’nin başrol oynadığı 1965 yapımı “The Hill”de II. Dünya Savaşı sırasında Kuzey Afrika’da bir grup askerin mücadelesini anlatırken, filmin imdb puanına bakılırsa izleyenleri ikna etmeyi başardı. O sıralar iyice güçlenen televizyon dünyasıyla ilişkisini daha da sağlamlaştırırken suçun ve suçluların üzerine gitmekten vazgeçmedi. Filmografisinin çok özel parçalarından biri olan “Serpico (1973)” ile Amerika’daki adalet anlayışı ve New York için taşıdığı endişeleri kusursuz bir biçimde anlattı. New York polis teşkilatının gözü kara üyelerinden, 1936 doğumlu Francisco Vincent Serpico’nun gerçek yaşamından uyarlanan bu muhteşem polisiyeyle Lumet, adalet için elinden geleni bir kez daha yaptı. Başrolünde Al Pacino’nun yer aldığı film, ünlü aktörün en mükemmel performanslarından biri olarak hafızlara kazındı.

Emniyet teşkilatına yönelik suçlamalara ağırlık vermek isteyen Lumet, aynı yıl Sean Connery’nin, mesleğindeki çirkinliklerden ötürü bunalan Müfettiş Johnson’ı canlandırdığı The Offence’ı çekerek teşkilata yönelik iddia ve suçlamalarının altını çizdi. Ünlü aktör Connery’nin en önemli filmlerinden biri olarak gösterdiği The Offence, Serpico’ya kıyasla seyirci için zorlukları olan bir film olsa da, içerdiği eleştiri açısından ondan aşağıda kalmadı.

Filmografisine bakılırsa üretken bir yönetmendi Sidney Lumet. Neredeyse her yıl en az bir film çekmiş olması sebebiyle Child’s Play (1972), Lovin’ Molly (1974) gibi düşük ayar filmlerin de yönetmeni olmaktan kurtulamadı. Ancak, kendi ortalaması Hollywood ortalamasının her zaman için üstündeydi kesinlikle. Kaldı ki bu filmlerle aynı döneme denk gelen; birçok yıldızı bir trende topladığı, bir Agatha Christie uyarlaması olan 1974 yapımı Murder on the Orient Express, ondan bir yıl sonra çektiği ve kısa sürede tüm dünyada ses getiren Dog Day Afternoon ve gerçek bir medya eleştirisini layıkıyla yapan Network (1976) gibi kolay kolay özetlenemeyecek kadar esaslı yapımlara da bu çalışkanlığının yardımıyla ulaştığını göz ardı etmemek gerekir.

Oldukça parlak bir kariyerdi onunki. Bunu daha da cilalamak isterken 70’lerin sonuna doğru nispeten küçük projelere ağırlık vermeye başladı. Sosyal hayatı irdeleyen, gündelik öykülere kaydırdı kamerasını. Fakat 1981’de Serpico’nun bir türevi sayabileceğimiz “Prince of the City” ile daha önceleri Dog Day Afternoon ve Network ile yaklaşıp kucaklayamadığı Oscar’ı bir kez daha uzanmaya çalışsa da Akademi tarafından cezalandırılmaktan kurtulamadı. 1950’lerde başladığı seri üretime hız kesmeden devam eden usta yönetmen, her dönemde yıldız isimlerle çok önemli projelere imza atmasını bilmiş biriydi. 1982 yapımı The Verdict’te de ünlü aktör Paul Newman ile imrenilecek bir işe daha imza attı. Bir avukatın çöküşünün anlatıldığı film, öykülemedeki başarısıyla kısa süre sonra Lumet’in asları arasına girmeyi başardı.

The Verdict’ten sonra çektiği filmlerle sinemasının yönünü epey değiştiren Lumet son kertede Hollywood’un emzirdiği bir isimdi. Fakat toplumsal yaşama getirdiği kıyasıya eleştiriler, Amerikan politikalarına ısrarla kafa tutuşu v.s. onun sinemasının merkeziydi. Yaşı ilerledikçe içerisindeki enerji kaybolmayıp yön değiştirdi. Hala çok ünlü isimleri ağırlıyordu stüdyolarında. Ancak bu, kendisini tekrar etme tehlikesini doğurdu. Suçla ilgili neredeyse her şeyi anlattığındandı belki de. New York’taki suçluların adresini göstermiş, şikayet ettiği şeyleri açıkça söylemişti.

Çok az meslektaşının görebileceği kadar çok yıldızın yönetmeniydi Lumet. Kariyerinin son 15 yıllık diliminde çektiği “Garbo Talks (1984)” “Power (1986)”, “Family Businness (1989)”,  Guilty as Sin (1993) vb. gramajı düşük yapımlar artık sadece birer egzersiz niyetineydi. 1999’da, John Cassavetes imzalı Gloria’yı (1980) yeniden yorumlama gayretleri filmin başrolündeki Sharon Stone’a rağmen sonuç vermeyince artı bir enerji sorunuyla karşı karşıyaydı. Beyazperdeye düşürdüğü ışığın soluklaşmaya başladığını hissettiğinden olacak önce “100 Centre Street” adlı dokuz bölümlük beğenilen bir diziyle bir süre televizyona döndü yüzünü. Beyazperdeden uzak geçen 6-7 yıl aranın ardından “Find Me Guilty (2006)” ile geri döndüğünde kendisinde saklı olan cevherin hala ışıldadığını gösterdi. Yaşayan en önemli üç yönetmenden biri olduğunu göstermesi için, Philip Seymour Hoffman, Ethan Hawke, Albert Finney gibi yıldızların yer aldığı, son filmi, “Before The Devil Knows You’re Dead”i (2007) çekmesine gerek yoktu ama o, bunu da yaptı. 83 yaşına dayandığı halde, yılın en iyilerinden biri olarak gösterilen filmin yönetmeniydi o.

Duruşuyla, birçoğu klasikleşen filmleriyle, ahlakıyla anaakım sinemanın aykırı ve çok güçlü bir temsilcisiydi. Geriye dönüp bakılırsa 86 yılın hakkını verecek bir yaşam sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii bir de, takipçilerine fazlasıyla cesaret ve umut aşıladığını.

 

 

YORUMLAR [0]