OYUN VE BÜYÜ

BATININ DUYARLI FİLMLERİ (THE GOOD LIE)

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

‘ASLAN’ METAFORU ‘THE GOOD LİE’ FİLMİNİ KURTARAN ŞEY ASLINDA. BAZEN BÖYLE OLUR. ANLATTIĞIN DEĞER O KADAR GÜÇLÜDÜR Kİ NASIL ANLATTIĞIN GÖZ ARDI EDİLEBİLİR.

1983'te Sudan'da kuzey ve güney arasında, din ve kaynaklar konusunda çıkan iç savaşta terk edilen köyler, kuzey hükümeti orduları ve milisler tarafından tahrip edildi. 1987 itibariyle binlerce yetim çocuk kilometrelerce yaya olarak yürüyüp Sahra altı Afrika'ya doğru, Etiyopya ve ardından Kenya'ya kaçtı. 13 yıl sonra 'Sudan'ın Kayıp Çocukları' diye bilinen 3600 mülteci ABD'ye yerleşmiş oldu.”

Bu bilgilerle başlıyor siyaset ve uluslarası ilişkiler eğitimi almış yönetmen Philippe Falardeau'nün “The Good Lie / İyi Bir Yalan” filmi. Belgeselcilik geçmişi de olan yönetmen anlatacağı hikayenin başlangıcına bu bilgileri koyuyor ki hikayemizin gerçeklik boyutu artsın ve ilişkimiz güçlensin. Bir anlatım yöntemi olarak “ön bilgilendirme” kullanmak yerinde ama burada sanırım biraz eksik.

Filme girmeden önce Sudan'ın hikayesine bir göz atalım: 7. yüzyılda İslam'la tanışan Sudan, yüzyıllarca Memluklular tarafından Mısır’a bağlı bir Sultanlık şeklinde yönetildi. Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na dahil edilen Sudan, benzer şekilde Mısır Sultanlığı'na bağlı bir paşalık olarak idare edilmeye başlandı ve 300 yıl bu şekilde devam etti.

1882 yılında Mısır'ı fiilen işgal eden İngiltere işte yukarda bahsedilen ve aslında ikincisi olan Sudan iç savaşının temelini attı. Halkın İngiliz işgaline olan karşıtlığı Sudan'da İslamcı “Mehdi” Hareketi'ni doğurdu. 1896'da İngiltere, bu isyanı bahane edip kağıt üzerinde halen Osmanlı'ya bağlı Mısır Hidivliği adına Sudan'ı işgal etti. Böylece sömürgeciliğin temel kuralları uygulanmaya başlandı: ülke halkını dini, etnik bakımdan her kabileye ayrı kimlik vererek ayırmak, bir bölgeyi özellikle fakir bırakırken diğerini zenginleştirmek, bir zümreyi iktidarda / yönetimde tutarak diğerine ülkede söz hakkı tanımamak, adaleti tek taraflı kullanmak bu sayede diğer güçlendirilmiş kesime karşı nefret yaratmak ve bütün bunlar olurken de hem misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek hem de ülkenin kaynaklarını dibine kadar emmek.  

1956 yılında güya bağımsızlığı verilene kadar (dikkat, kazanana kadar değil) bir iç savaşın çıkması için gerekli her şey zaten oluşturulmuştu. Hele ki kuzeyi müslüman ağırlıkta güneyi hristiyan olan bu cahilleştirilmiş ve fakir bırakılmış halka bir de kendi “başınızın çaresine bakın artık özgürsünüz” diye gaz verince olanlar oldu. 1958'de bağımsızlığın hemen ardından yapılan seçimle iş başına gelen sivil hükümet, bir yıl sonra General Abboud liderliğindeki darbeyle devrildi. Bundan sonra da ülkede darbeler hiç eksik olmadı. (Arada komünist darbe teşebbüsü bile var) Darbeler arasında yapılan seçimlerde de hiç tek başına iktidar kurulamadı. Hep tanıdık şeyler değil mi?

İşgal dönemi boyunca İngilizce öğrenen, İncil'i sular seller gibi ezberleyen güneydeki hristiyan Sudan halkı ve kuzeydeki müslüman Sudan halkı arasında bir iktidar mücadelesi kaçınılmaz olarak başladı. Zengin petrol kaynaklarına sahip bu ülkenin güney kısmında ortaya çıkan Güney Sudan Özgürlük Hareketi (SPLA-SPLM), başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm Batılı ülkeler tarafından desteklendi. 22 yıllık savaş sürecinde, 2 milyon insan savaşta hayatını kaybetti. On binlerce insan sakat kaldı ve 4 milyondan fazla insan göç etmek zorunda kaldı.

İşte filmimizin tarihsel ön bilgisi aslında böyle. Bunu bildikten sonra neden bu afrikalı çocukların isimleri Theo, Paul, Jeremiah diye sormaz, bizim üniversite mezunlarının bile becerip konuşamadığı İngilizce'yi ana dilleri gibi konuşmalarını yadırgamazsınız.

Gelelim filmimize… Filmimizin açılışında kahramanlarımızı ABD'ye götürmek için bekleyen uçağın önünde Abidal, kardeşi Mammer'in üzerinde “Just do it” yazan tişörtünü kastederek “Nihayet bunun anlamını bulabiliriz” diyor sevinç ve heyecanla. “Bulursunuz” diyorum ben de izlerken. Sonra bir geri dönüşle bu çocukları o uçağa getiren şartlara bakıyoruz.

“Allahuekber” nidalarıyla kabilelerinin katledilmesinden hemen anlayacağınız üzere güneyli ve hristiyan olan filmimizin çocuk kahramanları gördükleri ağır zulüm ve şiddetten kaçarak Kenya'ya doğru zorunlu ve zorlu bir göçe başlıyor. Kenya, Sudan'ın güneyinde ve orada iç savaştan kaçabilenler için mülteci kampları kurulmuş. Yolculuk sırasında Müslümanlar tarafından yakalanmalarına ramak kalmışken grubun lideri Theo, esir düşmek pahasına kendini feda ediyor ve askerlerin yoluna çıkıyor. Bu sayede grubun geri kalanı müslüman askerler tarafından fark edilmeden yoluna devam edebiliyor. Nihayet Kenya'daki Kakuma Mülteci Kampına varabilen kahramanlarımız orada yemek, barınak ve en önemlisi güvenliğe kavuşuyor. Burada 13 sene yoksulluk içinde kaldıktan sonra yapılan çekilişle başlangıçta belirtilen o 3500 kişiye dahil olarak ABD’ye gitmeye hak kazanıyorlar. Tabii uçak biletinin ücretini çalışıp geri ödemek kaydıyla.  

Amerika'ya geldiklerinde daha havaalanındayken “Just do it”in anlamı, üzerindeki sis perdesini aralamaya başlıyor. Mammer, kızkardeşi Abidal'den sırf Kansas'ta birileri Abidal'i evlat edinmek istemedi diye ayrılmak zorunda kalıyor. Daha başlangıçta kardeşleri birbirinden ayıran “Just do it” geride kalanlara da nasıl yalan söylemeleri gerektiğini, sahte gülücükleri, merhametin zararını, uyuşturucuyu öğretiyor. Kirletilmemiş, toprak ve hayvanlarla kardeşçe yaşayabilen, elindeki portakalı metroda tanımadığı yabancıyla paylaşabilen bu güzel insanlar, aslanın eline düşmüş birer av oluyorlar.

“Aslan” metaforu The Good Lie filmini kurtaran şey aslında. Bazen böyle olur. Anlattığın değer o kadar güçlüdür ki nasıl anlattığın göz ardı edilebilir. Film, yönetmenlik ve senaryo bakımından anlattığı şeylerin epey altında çünkü.

    Gelin şu aslana biraz yakından bakalım:

Kahramanlarımız iş bulma kurumu danışmanları Carrie'yle bütün gün iş arayıp ellleri boş bir şekilde Carrie'nin patronu Jack'in çiftliğine gelir. Çiftlikte tıpkı anavatanlarındaki gibi bir doğal yaşamı görüp kayıtsız kalamazlar ve oradaki inekleri yakından görmek isterler.  

 

   Çiftliğin sahibi patron Jack  ve Sudan'lı  Paul  arasında şöyle bir diyalog geçer:

- İneklerinize bakabilir miyiz?

- Buyrun!

-Uyarılmamız gereken herhangi tehlikeli bir hayvan var mı?

- Ne gibi?

- Aslanlar.

- Hayır, burada aslan yok. Güvendesiniz.

İlk bakışta “Köyden İndim Şehire” tadında esprili bir diyalog gibi geliyor ama sonra bu sorunun ne anlama geldiğini öğreniyoruz: Çünkü daha önce bir aslana kardeşini kaptırmış Paul. Tıpkı havaalanında Mammere'in kızkardeşi Abdidal'i kaptırması gibi.

Bir sonraki aslanla Jeremiah'nın çalıştığı süpermarkette karşılaşıyoruz. Günü geçmiş yiyecekleri evsiz birine verirken yakalanan ve gördüğü merhametsizliği kabul edemeyen Jeremiah, onurlu bir şekilde istifa ediyor. Neden işi bıraktığı ile ilgili savunmasını yaparken söylediği “Sudan'ı özledim. Çünkü Sudan'da bir aslanın nasıl göründüğünü bilirim.” demesi de şimdi yaşadığı ormandaki yırtıcılarının ne kadar korkunç olduğunu anlatıyor.

Ve son olarak Paul'ün kendisini uyuşturucuya alıştıran yırtıcılara kardeşini nasıl kaybettiğini anlattığı sahnede görüyoruz aslanı:

Kardeşinin başına gelen saldırıyı anlatıyor Paul ve diyor ki:

- Aslanlar yiyeceklerinin kemiklerini akbabaların yaptığı gibi bırakıp gitmezler. Alıp ailelerine götürürler ve onlarla paylaşırlar. Bazen kardeşimi yiyen o aslanın nerede olduğunu merak ediyorum. Onu görsem tanır mıydım? O beni tanır mıydı?

Daha önce ülkesini işgal eden, şimdi de “Just do it” diye kükreyen bir aslanın midesinden anlatıyor bunları Paul. Batının duyarlı filmleri böyledir işte.

Shake Hands With The Devil (Şeytanla El Sıkışmak), filmini izlediğimin ertesi günü tanıştığım Ruanda'lı  Şakir'i hatırlatıyor bu gibi filmler. Sizce Hutu muydu Şakir yoksa Tutsi mi? Yüzyılın en kanlı iç savaşlarından birini yaşamış bir ülkenin çocuğu olan bu siyahi genç adamdan öğrendim ülkesinde Hutu yada Tutsi diye bir ayrımın aslında hiç olmadığını. Hotel Rwanda filminin büyük bir propagandayla bu suni ayrımı zihinlere kazıdığını. Bir zamanlar Sudan'a İngilizler'in yaptığı sömürge politikasının aynısını -ama aynısını- Belçikalılar'ın onlara yaptığını ve iki bölge arasındaki halkların arasına nifak tohumu ektiğini anlattı. Ülkedeki müslüman azınlıktan olduğu için kurtulmuştu savaştan. Ülkedeki müslümanlar bu ayrıma dahil olmamıştı hatta iç savaştan kaçabilen bazı “Hutu” yada “Tutsi”ler müslüman bölgelerine sığınmıştı ve orada savaş bitene kadar barış içinde yaşamışlardı. Çünkü aslında bu ayrım tamamen bir oyunun parçasıydı. “Wikipedia'ya inanma” dedi. Bizim ülkemizde bir bilgi Wikipedia'dan geliyorsa ciddiye alınmaz. Çünkü onlar bilmenizi istedikleri şekilde bilgilendirir. Hutu veya Tutsi yok, sadece birinin burnu uzun diğerininki yassı. Hepsi bu.”  

Bakara Suresi 84 ve 85. ayeti hatırlatıyor bu gibi  filmler: ‘Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.’

Sanki bu ayetlere karşı günah çıkarmaymış gibi geliyor bana. O yüzden başkaları kadar duygusal bakamıyorum bu filmlere. İnsanın insana kırdırıldığı kirli oyunların arkasından sızan, duyarlıymış gibi yapan filmlere kuşkuyla bakıyorum. Şüphesiz ki tamamen samimiyetsiz değil bu üretimler yoksa insanlığa ve sanata olan inancımızı tümden yitiririz. Sanatın birleştirici ve ehlileştirici gücünü inkar edersek evrensel birlikteliğimizi ve acılarımızı neyle paylaşabiliriz? Elbette ki sanatçılar hikayelerini kendi taraflarından anlatacak biz de tanık ortak olacağız. Bu sebeple filmin en can alıcı bölümüne Theo ve Mammere ilişkisine hiç değinmiyorum. Onun lezzeti size kalsın.

Sadece varoluşun sahibinin enformasyonla ilgili bir uyarısıyla bu tarz filmlere daha eleştirel bakmanızı öneriyorum ki “İyi Bir Yalan”la karşı karşıya kaldığınızda ne yapacağınızı bilesiniz:

“Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz” (Hucurât Suresi-6. ayet)

 

 

       

 

   

 

   

 

YORUMLAR [0]