FİLMTERAPİ

BAŞKA BİR YER MÜMKÜN… (CERTAIN WOMEN)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

          Bağımsız sinemanın kraliçesi Kelly Reichardt’ın, eleştirmenlerce yılın en iyileri arasında gösterilen, Michelle Williams, Kristen Stewart, Laura Dern ve özellikle Lily Gladstone’un muhteşem oyunculuklarıyla da çok konuşulan son filmi Certain Women, Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da seyirci önüne çıkıyor.

         

         Certain Women filminde; üç Montanalı kadının duygusal planda hayatlarını değiştirecek deneyimler yaşadıkları, üç farklı öykü toplanmış. Hapisten kaçmak için her şeyi yapmaya hazır depresif bir hastaya vekâlet eden Avukat Laura (Laura Dern), bölgedeki yaşlı bir köylüden onun kumtaşı-tuğla hissesini satın almaya çalışan Gina (Michelle Williams) ve öğrencilerine, özellikle de birine, yeniden okul ve okuma arzusu kazandıran ve bir günden diğerine duygu durum değişikliği yaşayan öğretmen Beth’nin (Kristen Stewart) öyküsü.

 

            Amerikalı yönetmen Kelly Reichardt, sanatsal izlerini, son derece duyarlı bir sinema örerek bırakıyor. Küçücük hiçbir şeylerden, izleyiciye dokunan kalıcı sahneler yaratarak yapıyor bunu. Film, dar bir ekonominin melodramatik etkilerini anlatıyor. Daha ilk film planında; bir tren yavaş yavaş Montana’nın karlı sessiz dekorundan geçerken, kendine özgü film ritmini de yerleştiriyor akışa. Bakışlarla ve sessizlikte oynanıyor tüm oyun, hiçbir şey empoze edilmeden. Bu durum ise her film karesinde ne olup bittiğini dikkatle gözlemeyi talep ediyor.

 

             Amaç, yaş, iş, çevre ve oluşturanları farklı olan bu üç hikâye kadınının ortak tek noktası, yalnızlık… Kırsal kasaba hayatının iliklere sinmiş bunaltan ve azar azar tüketen yalnızlığı, yavaş yavaş işgal ediyor anlatıyı. Buna paralel, devinimi ve kalp kıpırtılarını ifade etmeyi imkânsız kılan Montana’nın soğuk manzarası da, dördüncü ana karakter olarak fona ekleniyor.

 

          Aslında filmin biraz sonra değineceğim merkezi bir parçasının pek başarılı olmadığı hissi oluşsa da, ‘Certain Women’ın izleyiciyi derinden sarsan bir güzelliği var. Yönetmenin yarattığı karakterler için yaptığı empatinin hissedilebiliyor olması örneğin. Ya da, aşkını söylemek için at sırtında gururla ilerleyen genç kadının nihayet kalbini açmak istediğinde; sevgisinin, kalp atışlarının ve hislerinin izleyiciyi sarmalaması, yönetmenin kurduğu bu duygudaşlık ile doğrudan ilintili. Filmin belki de en trajik sahnelerinden biri bu. Soluğun yetmediği hissi; duymayan, görmeyen, bilmeyen tiranik bir duygu karşısında kımıltısız kalma hissinin ekrana taşınmış en somut hali bu belki de. Bu nedenle, beceriksizce bir ilişki kurma çabasındaki iç baskıyı, sıkıntıyı, hayal kırıklığını ve öfkeyi yakalamak için kameranın gezinme süresine kolayca katlanabiliyor izleyici. Sahnelemedeki sakin güzelliği, coğrafyanın sessizliğinde biçimlenen psikolojik körelmeyi, aynı zamanda o körelmenin altında dışa fırlamayı şiddetle bekleyen iç dürtüleri aktarabilmesi ve en önemsiz günlük hayat akışının bile bazen ezen ve altüst eden ağırlığını sergileyebilmesi, filmin asıl gücünü ve güzelliğini oluşturuyor.

 

             Seçilen doğa parçası; ağır bir gökyüzü altında şehri ve çevresini kuşatmış gibi görünen bir dağ silsilesi. Tek ufku oluşturuyor. Çıkış yok hissi veren bu coğrafi ufuk görüntüsü, hapsini kabullenerek yaşamayı kolaylaştırmayı zorunlu seçim olarak sunuyor. Yaprağın kıpırtısını, rüzgârın hırıltısını, bir soluğun diğerine değerek çoğalabilme ihtimalini, ömre canlı, yaşayan ve yaşamaya imkân veren gerçek bir ivme katma arzusunu donduran bir dünya. Hatta trenler bile “başka bir yer mümkün” umudunu kırarcasına yavaşlıyor, dinlenmeye çekiliyor. Film kahramanları bulundukları yerlerdeki hayatlarını, işlerini ve ailelerini terk etmeyi düşlemiyor. Aksine oradaki gerçek yerlerini bulmak için olağanüstü çaba sarf ediyorlar. Belki de bu çıkışı olmayan zorunlu ve gönüllü hapsi yaşanılır kılabilecek, geriye kalan tek amaca sarılıyor Montanalı kadınlar: coğrafi yapının yanı sıra psikolojik yapılarında hapsettiği, günlük hayatın yalnızlaştırdığı kadınların tek var olabilme yolu, hedeflerine dair geliştirdikleri içsel direniş! Fakat film bize, duygusal taleplerin kendi evrenini aşıp geçtiği öyle sarsıcı anlar gösteriyor ki, içine hapis olunan şeyle o durumun oluşturduğu tezatları izlemek son derece çarpıcı. "Narin kadın filmi" yapma klişesine asla girmiyor yönetmen. Yaklaşımı son derece radikal. Neredeyse hiçbir şeyin görünmediği sahnelerle; öykülerdeki yıpranmış, bastırılmış, olmayan duyguların en aykırı çukurlarını, şiddetini, dış dünyaya dağılımını, bağırmadan, ağlamadan, öpüşmeden, sevişmeden, hissettiriyor. İşte tam da bu olmayan şeylerin içindeki şiddeti hissettirebilmesi, o sonsuz gibi görünen hayatlardaki boşluğu parlatıyor. O parıltı, izleyeni içine alıp sanki dehlizlerine kapatıyor.

 

           Anlatının monotonluğuna göre entrikaların daha yoğun göründüğü bu üç farklı kadın öyküsünde, ortak olan bir diğer yan: maceraların ritminin hızı. Hız oldukça yavaş ve bu, asıl film sorunsalının içine tamamen girişi engelleyen bir rol oynuyor.

 

           Yönetmen Kelly Reichardt’ın bu üç kadın öyküsünü sarmalayacak, birleştirebilecek yeterince güçlü bir örtü bulamadığı hissi baskın çıkıyor. Ama asla şunu unutmamalıyız; Reichardt  intim olanı sergileyen bir yönetmen. Karakterlerinin iç monolog akışlarına, yaşama ve davranış biçimlerine odaklanmayı seviyor. Bu nedenle de, sanki hiçbir şey olmuyor hissi veren uzun sahneler sergiliyor. Aslında o anlarda çok şey oluyor karakterlerinin içsel aktarımlarında. İzleyicinin bir anlatı yoğunluğu bulmakta zorlandığını sandığı en somut, en göze batan sahnelerden biri; çiftlikte geçen uzun final sahnesi.

 

           ‘Certain Women’ filminde yönetmenin, kırsal kasaba Amerika’sındaki yaşamı, tarımsal üretimin çoğunlukla kendini feda etmek anlamına geldiği unutulmuş Birleşik Devletleri sergilemek arzusu bariz. Sıradan ama onurlu kadın portreleri üzerinden, ekonomiyi, hisse senetlerini, psikolojik diyaloglar bağlamında sergilerken, son derece ince bir işlemeyle erkek karakterleri, adı konmamış bir arzuyla anlatıya bağlıyor. Fakat bunu anlatmak için seçtiği ritim, belki de filmin fazla başarılı olmayan tek yanı hissini veriyor. Yönetmenin yarattığı söylem son derece basit: toprak, Gina’nın büyük önem atfettiği, satın almayı dilediği hisse ile temsil edilir. Aynı şekilde eşinin gidişine üzülen Laura’nın müşterisi için de, son derece sıradan bir hayatı olmasına rağmen, kırsal dünya kötü olmak için iyi bir yerdir. Kurulan bu basit söylem çok iyi bir ritim yaratabilecekken, tam tersi olmuş. ‘Certain Women’ın, 2007 Cannes Film Festival’inin büyük ödülünü alan Japon Naomi Kawase’nin basit bir sinema anlatısından geçerken oluşturduğu şiirsel estetiği yaratamaması ve içinde taşıdığı değerleri tümüyle iletememesi tek talihsizliği sayılabilir. Fakat yönetmenin tam da göğsünüzün üstüne taşıdığı sıkışmayı, ağırlığı, duygu durum bozukluğunu hissetmek, kör sağır ağrılarınızla yüzleşmek için mutlaka izlenmeli bu filmi. İyi seyirler…

YORUMLAR [0]