OYUN VE BÜYÜ

BABA SEVGİSİ

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

Vaftiz töreni Hristiyanlıkta bir yeniden doğuş / arınma törenidir.  Alın ıslatma, suya batırma şeklinde uygulanan bir ritüeldir. “Hristiyanlıktaki abdest” desek sanırım pek yanlış olmaz. Zaten bazı kaynaklar da Yunanca “vaptizo” kelimesinin Farsça'ya ordan da “abdest” olarak Türkçe'ye geçtiğini söylüyor. Neden olmasın?

Vaftiz töreni, her ibadet gibi, ritüelinden çok manasıyla değerli. Matta İncilindeki şu sözlerle emire dönüşüyor:

“İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: "Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin; onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un adıyla  vaftiz edin; size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim." (Mat.28: 18-19- 20 )

Yani vaftiz edilen kişi yeniden doğmuşcasına başka bir yaşama geçiş yapıyor. İsa'nın yoluna girmiş oluyor ve arınıyor. Hristiyan inanışı gereği de yeni doğan bebeklere yada hristiyanlığı seçenlere bu tören uygulanıyor ve bu şekilde kişinin yeni yaşamı için arınmayla hayatını sürdürmesi sağlanıyor.

Vaftiz annesi ve babası kavramları Katolik ve Ortodoks kiliselerine ait gelenekler olarak karşımıza çıkıyor. Vaftiz anne yada baba biyolojik anne babanın yanısıra, çocuğun yedek ebeveynleri gibi oluyor. Biyolojik anne babanın başına bir iş geliğinde o çocuğun ihtiyaçlarını karşılama işi onlara düşüyor. Ayrıca vaftiz anne baba, çocuğun gelişiminin ruhani yönünden de sorumlu. Dinini öğrenmesi ve doğru anlaması için de bir rehber oluyor.  Önemli bir sorumluluk ve toplumun geleceği için de son derece yararlı bir uygulama.

Bu anlamda bir hristiyan birey için vaftiz anne ve babası kıymetli ve saygıdeğer bir konumda. Bizdeki “kirve” ve “süt anne” gibi. İngilizce “Godfather” olarak geçen “vaftizbabası” kelimesi Francis Ford Coppolla'nın ölümsüz eseri “The Godftaher”ın adı oluyor ki, Mario Puzo'nun aynı adlı eserinden uyarlanan film, bir nevi vaftiz töreniyle açılıyor.

Bonasera isimli cenaze levazımatıçısı İtalyan, kızını “kullanmak” isteyip döven kişilerin mahkeme tarafından beraat etmelerine karşılık, kendi adaletini devreye sokmak istiyor. Bonasera'nın “kendi mahkemesinin” kararına göre bu adamlar kızına yaptıklarına karşılık öldürülmeli. Ancak bu çaresiz cenaze levazımatçısının bunu yapacak gücü yok. Yargısının infazı için “güçlü” birilerine ihtiyacı var.  Bu sebeple, bela kokan karanlık ilişkileri yüzünden ürktüğü ve daha önce pek bulaşmak istemediği Don Carleone'den “adalet” istiyor. İstiyor ama…

Don Carleone, öncelikle usül bilmez Bonasera'nın “Ne kadar para istersen veririm.” şeklindeki “üst perde” tavrını kırıyor. Çünkü Don Carleone'yi basit bir kiralık katile  iş veriyor gibi tutamazsınız. Hatta Don Carleone'ye ismiyle de hitap edermezsiniz. Hele ki basit bir cenaze levazımatçısı gibi avam takımındansanız O'na Baba (Godfather) demek zorundasınız. “Adalet” istiyorsanız da kendi hükmünüz değil  Baba'nın hükmü geçerli olacak ve ona uyacaksınız. Bonasera'nın kızı, başına gelenlere rağmen hayatta olduğu için, ona zulmedenler Bonasera'nın istediği gibi ölüm cezasına değil, darp cezasına çarptırılacak. Çünkü hüküm verici Baba'nın adaleti öyle emrediyor. Eğer Don Carleone'yi, “koruyucu/kollayıcı vaftiz babanız” olarak görmek istiyorsanız tüm bu kuralları kabul etmek ve daha da önemlisi O'na  biat etmek zorundasınız.  Bir kez biat ettiğinizde de artık yeni bir yaşama / yeniden  doğuma başlarsınız. Artık hiç bir şey eskisi olmaz, çünkü Carleone Ailesi'nin bir adamı, örgütün parçası, müridi / elemanı / militanı / şakirti / sempatizanı / dervişi / yardım ve yatakçısı / partizanı gibi  gerektiğinde kullanılabilir biri olursunuz.  Bu sizin vaftizinizdir ve artık bir vaftizbabanız vardır. Örümceğin ağına saplanmışsınızdır ki Ankebut Suresi 41. ayet bizi bu konuda uyarır:

“Allah'ın berisinden veliler edinenlerin durumu, bir ev edinen dişi örümceğin durumuna benzer. Ve evlerin en zayıfı elbette ki dişi örümceğin evidir. Keşke bilselerdi.”

Keşke bilseydi Bonasera…

Bonasera'yı kendi dertleriyle bırakalım ve yaklaşık üç saat süren bu başyapıtın sadece ilk 8 dakikasını alan bu müthiş açılışındaki asıl figüre dönelim. Zaten  bu yazının konusu Baba (The Godfather)  filmi değil, Baba'nın kendisi: Dünyada belki binlerce kez taklit edilen, parodisi yapılan, başarılı/başarısız kopyaları üretilen, futbol antrenörlerini, aktörleri, senaristleri, yönetmenleri, çoluğu çocuğu, cahili okumuşu, mafyası, tetikçisi her kesimi etkileyen o ölümsüz karakter.

Sinema tarihinin hala en büyük karakteri olan Baba'ya “ölümsüz” demem övgüden değil, gerçekten insanlık var oldukça karşılaşacağımız bir figür olmasından.  Çünkü bu “Baba” figürü Allah'ın, Kur'an'ında “tağut” ismini verdiği ve hiç sevmediği insan tipinin ta kendisi. “Haddi aşan” anlamına gelen tağut; suça meyilli, yalancı, şiddetten sakınmayan, empati yeteneği olmayan, kibirli bir karakter. Anti sosyal kişilik bozukluğuyla (sosyopati) ne kadar da flört halinde değil mi? Bizim babamız bunlara ek bir de para ve güce sahip ki en tehlikelisi.

Peki ne oluyor da böylesi tehlikeli, aslında hayatı çirkinleştiren, karşılaşmak istemeyeceğimiz bu tip böyle seviliyor, örnek alınıyor?

Sanıyorum bunun cevabı Alak Suresi'nin 6 ve 7. ayetlerinde saklı: Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar.”

Hepimiz açık bir şekilde; birazcık kendimize yettiğimizi, güce, paraya, sağlığa ulaştığımızı, kimseye muhtaç olmadığımızı, sevildiğimizi, beğenildiğimizi sanmaya başladığımız anda azmaya müsaitiz. Üstelik bu azma için de can atıyoruz. Çünkü güç, para, şöhret, özgürlük kaçınılmaz bir şekilde güzel ve zevkli.  Filmimizin Baba figürü tüm bunlara sahip bir tağut. İstekleri tanrı emri gibi karşılık görüyor, insanlar ondan korkuyor, saygı duyuyor, hürmet ediyor, hükmün sahibi kendisi, parası var, şöhreti var… var var var… Daha ne olsun? İnsanlar bu karakterde kendi olmak istediği şeyi gördüğü için seviyor, buna meyilli. Ancak bu karakterin bir katil, kibire bulaşmış, şiddetten kaçınmayan, kimseyi umursamayan, aç gözlü, kaba bir pisliğin teki olduğunu görmüyor, görmek istemiyor.

Dostoyevski “Ölü Evinden Hatıralar”da iki gardiyandan bahseder. Bir tanesi mahkumlara asla zarar vermeyen, hatta gerektiğinde onlara yardım eden iyi bir gardiyandır. Bir diğeri ise mahkumları dövmekten, işkence etmekten sakınmayan, onları korkutan bir gardiyan. Fakat, der Dostoyevski, mahkumlar en çok o dayak atan gardiyanı sever, “Baba adamdır O” diye arkasından konuşurlar. Bir türlü bunun nedenini anlayamaz Dostoyevski. Halbuki sevmeleri gereken, onları incitmeyen, yardımsever gardiyan olmalıdır.

“Şunları görmedin mi? Kendilerinin, sana indirilene de senden önce indirilene de inandıklarını sanarken, inkâr etmekle emrolundukları tağutu aralarında hakem yapmak istiyorlar. Zaten şeytan da onları geri dönülmez bir sapıklıkla sersem hale getirmek istiyor.”  (Nisa 60)

Copolla'nın Baba'ya tabi olan, ondan adalet isteyen, onun uğruna can alan, can veren, hile yapan, racon kesen, parasını yiyen,  karakterleri ile Dostoyevski'nin; zalim gardiyanı seven, onun dediklerine tabi olan mahkumları ve hatta yukardaki ayette, aralarında tağutu hakem yapmak isteyenler, aynı kişiler değil mi?

Bu durum tarihin en büyük tağutlarından firavunun ve halkının durumu gibi ki bunu da Zuhruf Suresi 51-54'te görebiliriz. Biz 54'e bakalım:

“(Firavun) toplumunu böyle küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan sapmış bir toplumdular.”

Copolla, daha filminin açılışında bizi ölümsüz bir karakterle tanıştırarak ardından gelen tüm olayların asıl kaynağını gösteriyor. Üstelik bunu, şu yukarda anlatmaya çalıştığımız karakterin tüm özelliklerini kapsayan, sadece sekiz dakikalık bir sahneyle yapıyor.  Bir başyapıt da tesadüfen olmuyor zaten.

Olur da bir gün Baba'yı bu gözle tekrar izlerseniz şu ayeti hatırlayın çünkü bize düşen tağutu sevmek değil ondan ders çıkarmak:

Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürürler. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar. (Bakara 257)

 

 

YORUMLAR [0]