TEK KİŞİLİK KARNAVAL

AZ KONUŞAN FİLMLER: DUYDUKLARIN SENİN OLSUN BANA GÖRDÜKLERİNİ ANLAT

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

"Konuşan filmlere anca şarkı söyleyen kitaplar kadar ihtiyacımız var."

                                                                                                          Viktor Shklovsky

1920'lerin başından itibaren sesin sinemada yaygınlaşmasıyla birlikte filmler konuşmaya başlamış, ses, kimi eleştirmen, yönetmen ve kuramcılarca sinemanın üvey evladı muamelesi görmüştü. Sinemanın, sese ihtiyacı olmadığını düşünen ilk sinema kuramcılarından olan Rudolf Julius Arnheim, olayı biraz daha abartarak sesin, görsel bir sanat olan sinemanın önüne geçerek sanatsal değerini aza indirgediğini iddia etmiş, özellikle de diyaloğun gereksizliği üzerinde durmuştu. Filmlerin ağza ihtiyaçları yoktu. Dertlerini görüntüyle pek tabii anlatabilmeliydiler. Arnheim'a göre sesle birlikte sinema, tiyatronun yerine geçmeye başlamış, saflığını yitirip kirlenmiş, diyaloğun, her şeyin üzerinde tutulduğu hastalıklı bir tür hâline gelmişti. Peki ölecek miydi? Hayır, yaşayacaktı. Hayatına giren her bir sanatsal estetik ve disiplinden beslenerek büyüyecek, yeni teknik gelişmelerle adım adım ilerleyerek her daim yenilikçi, dinamik, sanatsal değerinden ödün vermeyen bir görsel şölen olarak asırlara meydan okuyacaktı. Evet, boş konuşan filmlere ihtiyacımız yoktu. Ama gerektiğinde konuşmasını bilen filmlere, şarkı söyleyen kitaplardan daha fazla ihtiyacımız vardı.

Size, diyaloglarının, görsel dilinin önüne geçmediği, derdini az konuşarak, daha çok görüntüyle anlatan unutulmaz filmlerden oluşan bir liste hazırladım. Arnheim'a selam olsun...

Nostalghia (1983, Yön: Anderi Tarkovsky)

"Geceleri güneşli olmalı. Ve Ağustos'ta karlı."

Öz vatanında sevdikleriyle beraberken de, çocukluğuyla baş başayken de nostalji duyabilir insan. Geçmişe, geleceğe, en derin duygularla yaşadığı gerçek hayatına ya da hiç yaşamamasına rağmen hep arzuladığı bir hayata da nostalji duyabilir. Tarkovsky'nin, özgürken bile ruhunun göğüs kafesine sıkıştığını hissedip bedenini yakarak ruhunu özgür bırakmak isteyen bir deliyi ve yitik bir şairi anlattığı puslar içindeki şiirsel filmi, Nostalghia.


The Runner (1984, Yön: Amir Naderi)

İnsanlar, içine dileklerini koydukları şişeleri denize atar, Amiro ve onun gibi kimsesiz çocuklar ise denizdeki boş şişeleri toplayarak para kazanmaya çalışır. Batık bir gemide hayallerini yüzdürmeye çalışan, okuma yazma aşkıyla kendisini paralayan, kimi zaman su satıp kimi zaman ayakkabı boyayarak hayatını devam ettiren ve bunu yaparken de hakkını aramak için sürekli koşmak zorunda kalan bir çocuğun çığlık çığlığa ama bir o kadar da soluksuz ilerleyen filmi, The Runner.


Topio Stin Omichli (1988, Yön: Theodoros Angelopoulos)

Bir tren, bir tren daha derken, bir ağacı, sisler içindeki iki çocuğun yolculuğuna eklerken; tarihin, tiyatronun, mitolojinin iç içe geçtiği bir masal bu. Angelopoulos'un, gerçeklerle yalanları, ölümle yıkımı, güzellikleri ve tüm karanlıkları bir yol hikâyesine sığdırdığı tablo gibi filmi, Topio Stin Omichli. İstasyonlar, insanlar, koyu renkler, yağmurlar aşıldı artık. Sular geçildi. Geriye puslu manzaralar kaldı, seyretmeye doyamadığım...


A Short Film About Love (1988, Yön: Krzysztof Kieslowski)

Aşka dair söylenmesi gerekenler çoktan söylendi. Bir de görülmesi gerekenler var. Aşk'ın ruhuna ve felsefesine hizmet eden film, içindeki aşk ateşini söndürebilmek için kulaklarına buz bastıran bir gencin penceresinden tutkuya, cinselliğe, sevmeye açılan bir aralıktır. Hem kan kırmızısından hem de aşk'ın asil rengi kırmızıdan bahseden A Short Film About Love, gönül gözüyle duru ve masum aşk'ı görmek isteyenlerin filmi.


Uzak (2002, Yön: Nuri Bilge Ceylan)

Yaşadığı kasabadan uzak bir yere, İstanbul'a gelen taşralı Yusuf ve modern dünyadaki yalnızlığına hapsolmuş, taşrayı uzaktan izlemeyi yeğleyen Mahmut. Birbirine uzak iki karakter bir filmde buluşur. Taşra ve kent, geleneksel ve modern, bireysellik ve toplumsallık çatışmalarıyla örülü hikâyesi olan film, iki adamı tek bir noktada, kapı eşiğindeki fare kapanının önünde kıstırır. Fazla söze gerek kalmaz. Can çekişen fare değil, Yusuf ile Mahmut'un iç sesleridir.

 

Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring (2003, Yön: Kim-Ki Duk)

Zaman ve mekânı sorgulamaksızın her birinin yaşamın bir evresini simgelediği dört mevsim... Mevsimler geçerken hayata tutunmaya devam eden bir Budist tapınağının etrafında dönen film,  sevme ve düşünme sanatıyla, çilecilikle, meditasyonla geçici heveslerden ve maddi dünyadan soyutlanarak; saflıkla, cehaletle, açgözlülükle yeniden doğmanın hikâyesidir. Özündeyse hayatı anlama sanatıdır. Ta ki biri sana kutsal öğretiyi aşılayıp yalan dünyadaki uykundan seni uyandırana kadar. O zamana kadar, İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... ve İlkbahar.


Elephant (2004, Yön: Gus Van Sant)

Columbine Lisesi katliamından beslenen Elephant, bir katliam filmi olmasına rağmen kana, kaosa, dövüşe fazla bulaşmadan, seyircinin uzun planları, sahneleri sindirmesine izin verecek bir tempoda ve düşünsellikte ilerler. Sisli havanın da desteklediği kasvetli atmosfer, filme dahil olan her yeni karakterle bizi adım adım, katliamın gerçekleşeceği âna götürürken, bir yandan da şunu düşündürür: Ölüm, hiç bu kadar sessiz yaklaşmamıştı.


Sonbahar (2007, Yön: Özcan Alper)

Rus romanlarından kaçmış, kalan günlerini dökülen sonbahar yapraklarına bağışlayan Yusuf'un beyaz yolculuğa doğru ilerleyen hikâyesini anlatan film, ne tam anlamıyla renkli ne de siyah beyazdır. Özcan Alper'in, "her daim hayallerinin peşinde koşan, sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına" adadığı, ölüm orucuna, cezaevlerine, geçmişe ve yaşanmışlıklara dair bembeyaz bir şiirdir Sonbahar.


Bal (2010, Yön: Semih Kaplanoğlu)

Aklından geçenleri, rüyalarını yalnızca babasına anlatan, babasından başka herkesi ve her şeyi yabancı kabul eden, fısıldayarak konuşabilen bir çocuğun filmi, Bal. Yusuf, babasının bal bulmak için evden ayrılmasıyla altüst olur. Babanın gidişiyle birlikte bir daha kalkmamak üzere köye çöken sis, giden baba geri gelmeyince yerini karanlıklara bırakır. Yusuf, ormana giderek babasıymış gibi bir ağacın kovuğuna sığınır. Yaprakların, rüzgârın anlatacak çok şeyi vardır. Ama fısıldayarak...


The Turin Horse (2011, Yön: Béla Tarr)

"Tanrı öldü ve ben yorgunum."

Var olmanın derin sancılarını, ait olma ve olamama çatışmasını kendi içinde hisseden Béla Tarr'ın, siyah ve beyazın ötesindekileri hedefleyen, gri olmak yerine karanlığa gitmeyi seçen filmi, The Turin Horse. Kimilerince Nietszche'nin dehlizleri, kimilerince ise dünyanın öylesine bir yerinde yaşayan bir baba ve kızının, her günü aynı rüzgârla geçen hayatları olarak tanımlanan film, yaşam çemberini, elini kâğıttan kaldırmadan daireler çizmeyi sürdüren bir çocuk gibi tamamlar. Yazgı, kendisini tekrar eder.

 

Küf (2012, Yön: Ali Aydın)

Demiryollarında bekçilik yapan yalnız bir babanın, umutla on sekiz yıldır kayıp olan oğlunun yolunu beklediği Küf, sessizlikle birlikte geniş mekânlara, uzun ve sabit planlara aralanır. Rayların soğukluğuna çarpa çarpa geçirdiği günlerini, oğlunun kara haberinin geldiği günle karartan acılı baba, ömrü boyunca devam ettireceği suskunluğunu sessiz bir ağıta dönüştürür. Işıksız bir kutu içerisinde bekleyen oğlunun cesedine karşılık, ışıksız bir kutu olan bedenine, kendi karanlığına kapanır.

 

YORUMLAR [0]