SİNEPOEM

ATOM EGOYAN’DAN HOLOKOST GERİLİM (REMEMBER)

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

‘Kim ne derse desin, kendisi olmaktan çıkmak, kendini bilmekten de acı vericidir.’ Samuel Beckett

Atom Egoyan’ın ‘survivor’ına direktif verdiği ‘Remember’ (Hatırla) filmini belki de en iyi anlatan cümle bir sinema eleştirmeninden değil, Beckett ustadan geliyor. Susup köşemize çekilmeden önce, Temmuz’un son haftası vizyona gireceği bilgisini edindiğimiz ‘Remember’a dair birkaç cümle israf olmayacaktır… Mısır’da dünyaya gelen Ermeni asıllı Kanada’lı yönetmen Egoyan’ı en çok 2002 yapımı -ülkemizde çok tartışılan- ‘Ararat’la hatırlarız. Filmografisine baktığımızda tarihsel konulara ‘Ararat’ dışında ‘Remember’ filmi ile dokunan yönetmenin, Samuel Beckett’in ve Harold Pinter’ın etkisinde kaldığını da not düşelim.  

Senaryosu Benjamin August'a ait film, bulmaca bir anlatı aslında. ‘Hatıraların holokost travması’ tabirini de kullanabiliriz ‘Remember’ için. Çünkü film, ideolojik bir dayatmaya değil, belleğe, suçluluğa ve nedamete omuz veriyor.

Zev Guttman (Christopher Plummer), 70 yıl boyunca Auschwitz'de olanları ‘bellek bastırma’ yöntemiyle geriye atıp sevgi dolu yeni bir ailede yaşamını sürdürürken, New York City bakım evinde eşini kaybeder. Yitirdiği sadece eşi değildir elbette, anıları da onu terk edeceğinin sinyallerini verir ara ara. Aynı bakım evinde, tekerlekli sandalyeye bağlı Max Rosenbaum (Martin Landau) ise Zev’in yeni belleğidir. Max’in Zev’den beklediği; yıllar önce ailelerine eziyet ederek yaşamlarını sonlandıran Nazi komutanını öldürmesidir.

Kurbanımız bellidir: Rudy Kurlander. Uygun ad ve yaşa sahip dört adam vardır; Kanada, Ohio, Idaho ve California’da… Max'ın ayrıntılı yazılı talimatları Zev’in cebine sıkıştırılır ve Zev bakım evinden kaçar, yollara düşer. Buraya kadar tipik Nazi takip masalı gibi oldu, farkındayım. Ki bu hususta aklıma düşen ve yıllardır hafızama mıhladığım Paolo Sorrentino'nın ‘This Must Be the Place’ filminin yanında çok yavan kalır ‘Remember’.  Christopher Plummer kurşuni bir oyuncu, diyecek lafım yok ancak Sean Penn’in sergilediği karakteri ‘hatırla’ demenize lüzum yok çünkü unutulması imkansız…

Bellek tutukluk yapar, yarı yolda bırakır. Çok da güvenmemek gerek. Zev çıktığı intikam yolunda sık sık unutur görevini. Max’in mektubunu yeniden, yeniden okur. Nihayet devreye silah da girer. İşte bu noktada etik ve varoluşsal sorular ve şiddet üzerine düşünmeye başlar seyirci. Özellikle yahudi karşıtlığının bayrak açıldığı bir evdeki karşılaşma, filmin en ürpertici sahnelerinden. Yine bir alışveriş merkezinde rutin bir arama sonucu ortaya çıkan ruhsatsız silah hakkındaki güvenlik görevlisinin yorumu kurnazca bir hamle. Senaryoda inandırıcılığı parçalayan, gerilimi aşağı çeken bazı bölümler de yok değil. Zev’in glock marka silahı kolaylıkla satın alması, her Kurlander şüphelisine silah doğrultabilmesi, algı bozukluğu, yadsıma ve alzheimerın birbirine girift hale getirilerek seyirciye ‘çıkış yok’ tabelasının dayatılması…

 

-Wagner…

-Evet. Wagner’ı daima sevmişimdir. Kızım bana Auschwitz’den tanıdığım birinin burada olduğunu söyledi. Ama hayatta kalan birisi Wagner’ı sevmemeli, öyle değil mi?

-Müzikten nefret edemezsiniz.

-Beni bir gün bulacağını biliyordum. Yıllar boyu sürekli kendime kim olduğumu hatırlattım.

-Bir yalanı yaşamak hayat değildir.

 

Kolundaki Auschwitz kimlik numarasının kazındığı dövme ile adaletten kaçmayı başarmış(!), nazi avına soyunan Zev Gutman’ın iç karartıcı portresine tanık oluruz Remember’da. Yıllar süren yalnızlığını, pişmanlığını, aslında nörolojik hastalığının ne büyük bir nimet olduğunu okuruz yüzünde… Önce unutmak, ardından hatırlamak için direnir insan. Büyük bir güçle dayanır yıllarca, bıraksa daha güçlü olacaktır belki. Devam edebilecek gücünü kaybettiği an ise bitirmekten başka şansı yoktur. Keşif, hep sonlara doğrudur. Anıları anlattıkça yeniden kurgulatan aklın zorlu kesinlikleri de...

 

 

 

 

YORUMLAR [0]