TERSPEKTİF ANALİZ

ANTROPOLOJİK BİR SENTEZ: LORD OF THE FLIES

Evren Kuçlu

@evrenkuclu

BU YAZIYI PAYLAŞ

"Herhangi bir toplumdaki hakimiyet, doğanın evcileştirilmesinden bağımsız değildir"

John Zerzan

 

Aslında İnsanoğlunun vahşi cazibesi; sokakta aylak aylak yürürken, sevgilisiyle bir kafede otururken, bir dernek toplantısında yahut klasını konuşturacağı başka herhangi bir platformda, üzerine geçirmiş olduğu süslü ‘elbiseler’ yüzünden bir maskeye dönüşmüştür. Hepimizin alıştığı fakat bir türlü içimize sindiremediğimiz bu gündelik pratikler, bir ömür boyu gittikçe ağırlaşan ritüellere dönüşüp, yakamızdan bir türlü düşmez. Bu nedenle gafil avlanmamak için; bağıracaksak bir tepeyi, ağlayacaksak ellerimizi ararız; dahası hiçbirimiz dört duvar arasında yalnızken verdiğimiz pozları dışarıdayken sergilemeyiz. Belki de mırıldanarak yaşadığımız bu hayat biz insanoğlunun sinsi cazibesidir.

İşte İngiliz yönetmen Peter Brook’un kendinden sonra gelen bir yığın projeye adeta tepe tepe kullansınlar diye ilham kaynağı olmuş 1963 tarihli “Lord Of The Flies / Sineklerin Tanrısı” adlı yapıtı, palyatif aksiyonların oltasına takılmaksızın bir grup küçük Robinson’un (Cruzo) öyküsüne çevirmişti gözlerimizi. William Golding’in 1954’te yazdığı aynı adlı Nobel ödüllü romanından uyarlanan film, adaya düşen bir uçaktan şans eseri kurtulan ilkokul çağındaki bir grup İngiliz çocuğunun tabiat ananın kollarında verdiği ilkel yaşam mücadelesini anlatırken, sosyolojik bir deneyin, antropolojik bir bulgunun resmi kayıtlarına dönüşmüştü adeta.

Uçağın düşüş sahnesini, teknik imkansızlık yüzünden olsa gerek, atlayan Brook bizi direkt adaya konuşlandırır. Aslında yaban domuzlarının, sineklerin ve yığınla haşaratın ortasındaki bir bölük çocuğun Tanrıyla baş başa kaldığı bu yarı tropik kara parçası pek egzotik bir yer değildir ilk etapta. Bir grup çocuk; düşüşten burnu bile kanamamış, hiç travma yaşamadan, dahası sanki adaya seyahat için bırakılmışçasına bir rahatlıkla hareket ederler. Birbirleriyle dalga geçip faciaya ilişkin tüm izleri sıfırlamışlardır neredeyse. Fakat bu olağanlık, toplumsal ve kültürel paravanların üzerlerinden kalktığını hisseden bazı grup üyelerinin nevrotik ve ilkel bir organizasyona ön ayak olmaya çalışmasıyla, ‘kabile ruhunun’ pençeleri altında büyüyen bir gerilime dönüşür. Brook’un objektifi de bu gerilime paralel Sergio Leone kamerası gibi adeta suratları tek tek yalamaya başlar. Çocuklarsa kamera eşliğinde, çoktan western haydutları kıvamına gelmişlerdir.

İlkelliğe en yakın insan organizması olan çocuklar, modern yaşamın ayak izlerine dahi rastlanmayan bu adada, kuralları yeniden koymak için modern metotlardan başlarlar işe. Öncelikle lider seçimi yaparlar aralarında. Demokrasinin adada ilk ve son kez temsil edildiği bu seçimden uygarlık ve iyiliğin temsilcisi Ralph’ı, diktatör ve ilkel Jack’e galip getirerek alınların akıyla çıksalar da güçlülerle zayıfların etiketlenmeye başlamasıyla çok geçmeden iktidar mücadelesi başlar ve demokrasinin tabutu adadan kaldırılır. Vahşi doğaya karşılık verirken, stillerine, bir başka deyişle vahşi cazibelerine ayak uyduran bu bir bölük çocuk, tabuların yıkıcısı ve kurucusudurlar artık. Bu tepkileri, tıpkı gerçek hayattaki gibi iyilerle kötüleri, zalimlerle mazlumları yeniden listeler. Ralph ve Jack  kendi adamlarını arkalarına alarak düzen ve anarşi adına çeteciliğe başlamışlardır hepten.

1990’da aynı ad ve içerikle Harry Hook tarafından renkli olarak çekilen Lord Of The Flies, Peter Brook’un siyah beyazının altında kaldı. Tiyatro kökenli bir yönetmen olan Brook, kendi çocuk ekibine bir çocuğun yapacağından çok fazlasını yaptırmıştı ne de olsa. Onları sanki gerçekten, bir adada mahsur bırakmış ve cinayete teşebbüs eden canavarlara dönüştürmüştü. Şöyle, filmi genel olarak tarayınca; düşen uçaktan sadece çocukların kurtulması, hiçbirinin üzerinde kaza izinin olmaması (hatta gözlüklü çocuğun gözlüğü tamtakır kulağındaydı) öykünün yapaylaşmasına neden olmuyor. Zira adada olup bitenler o kadar çarpıcı ki filmin gerçekliğiyle ilgili kuşkulardan büsbütün arınıyorsunuz.

Birçok sosyolojik olgunun belgeseli niteliğindeki ‘Sineklerin Tanrısı’ seyirciye yaşattığı şoklar, sağlam alt metinler, çocuk oyuncuların muhteşem performansı ve bugün bile en iyi roman uyarlamalarından biri olarak kabul görmesiyle sinema tarihinde saygın bir yeri kesinlikle hak ediyor.

YORUMLAR [0]