MEDYAHOMUNCULUS

AĞLAYACAK ÇOK ŞEY VAR, BARİ BUNA GÜLELİM (ÇİNGENELER ZAMANI)

Ceyda Saliha Şener

@corvusunanamne

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

Kenardakilerin mecburiyetleri ve merkezin iktidarı arasında “yol bilen” olmak zordur. Ayak sayısını tutanın yanında yürümek de oldukça güçtür. “Yaşamak”; yol bilmek anlamına gelse de, yeryüzünde yolları her zaman karıştıracak olanlar vardır. Kaldı ki, yollar hep hazır edilmeye çalışıldığı için, “yürüyebilmek” de zorbaların koyduğu kurallar dahilindedir. Sinema Sanatı “kendim yürüyebilirim” dediği için, zorbalar tarafından pek sevilmez.

Sinemacıların yaptığı aslında metal kurşunu felsefe taşının yardımıyla altına dönüştüren bir simyagerin işi gibidir. “Kırmızı simyanın son çalışmasıdır” diyen Norton’u okuyunca ‘Kusturica acaba bir simyager mi’ sorusunu sordurur Tüm renkler ve özellikle kırmızı ile çektiği filmler bir nevi izleyicisinin göz takibine karşı, yönetmenin yaptığı hamledir. Halbuki simyanın lakabı “kara sanat”tır öyle değil mi?

Emir Nemanja Kusturica, 24 Kasım 1954 yılında Yugoslavya’da, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da boşnak müslüman bir ailede doğmuştur. Politik duruşuyla Saraybosna’da istenmemiştir. 1992’de Saraybosna’yı terketmiştir. 1972 yılında çekilen ve ülkemizde “Sarayevo Köprüsü” olarak bilinen “Walter Defends Sarajevo” filmi ile oyunculuğunu göstermiştir, daha sonra kendi filmlerini yönetmeye başlamıştır. Yugoslavya’nın bir çok şehrinde birer film stüdyosu kurulmuştur. Film üretmek için araçlar tek başına yeterli olmadığından, Yugoslav hükümeti her yıl öğrenci okutmak üzere Moskova, Prag, Budapeşte gibi şehirlere göndermiştir. Bunlardan birisi de Prag’da ünlü sinema ve televizyon akademisi FAMU’da okuma fırsatı yakalayan Emir Kusturica’dır. 1981 yılında çektiği ilk sinema filmi “Dolly Bell’i Hatırlıyor Musun?” ile büyük başarı kazan Kustarica, müzikle olan ilgisini de, “No Smoking Orchestra” grubuyla sürdürmektedir. Bazı müzik parçalarını yönetmiştir ve oğlunu bu grubun içine alarak, filmleri için ona müzik yaptırmaya devam etmektedir. Savaşta memleketi Sarayevo’yu kaybeden Kusturica, “Bir Mucizedir Yaşamak “ adlı filmini 2004 yılında Drvenograd’ta çekince burada kendine bir köy inşasına girişmiştir. Yeni yerleşim alanının ismi Küstendorf’tur. Burada Kusturica sinemayı, müziği, seramiği ve resmi öğrenmek isteyenlere dersler verip seminerler düzenlemektedir. Yönetmen ayrıca bir işveren olmayı yeğlemiş, farklı kültürden insanlara barınak ve ekmek sağlamıştır. Tabi bir akademi olmasına özen göstererek, köyüne aldığı insanların bilgi ile buluşmasını da sağlamıştır. Her yıl “Küstendrof Film ve Müzik Festivali” de düzenlenmektedir. Ayrıca  Fransız vatandaşlığı da vardır. Yönetmen, hayatının büyük bir bölümünü Paris yakınlarında bir kasaba olan Douains’te geçirir. 2005 yılında Nemanja Kusturica ismiyle Sırp Ortodoks olarak vaftiz olan Kustarica, bazen gereksizce gaflar da yapmıştır. Yugoslavya iç savaşı hakkında insanlık dışı şeyler hakkında ne düşündüğünü soranlara “bence abartıyorsunuz “ diyerek, herkesi şaşırtarak üzmüştür de.  Kusturica’nın “Canım kimi isterse ona yumruk atarım” görüntüsünü oluşturması, ona saygı duyarak sevenlerini sorulara düşürmüştür. Bunun yanısıra 1993 yılında Sırbistan’ın aşırı milliyetçi lideri Vojislav Seselj’i düelloya davet ederek ilginç bir durum sergilemiştir. 1995 yılında düzenlenen Belgrad Uluslararası Film Festivali’nde Kusturica, sırp lideri Pajkic’i yumruklayarak yalnızca teori değil pratik olarak da eylemci olduğunu insanlara göstermiştir. Alegorik, sürreel temalar kullanan absürd izahçı Emir, nüktedan sayılabilecek ince espri ve hikayeleriyle meşhurdur. Sürekli olarak filmlerinde  “savaşın, şiddetin, milliyetçiliğin, ideolojilerin saçmalığını” anlatır. Sinema bir propaganda dilidir. Yalnız unutulmaması gerekir ki Emir, tutarlı bir sinema dili kullanmıştır.

İnsanın ontolojik sorunlarını göz önüne aldığımızda, içinden çıkılmayan örümcek ağlarına yapışmış sinek ruhlu olan çağdaşlar, kendilerini yiyip bitiren çengellerden arınabilmiş değillerdir. Bir çingenenin dansı, hayatı galeye almamanın adıdır. Bugünlerde buna hayatı ti’ye alma hali deniyor. Doğu- Batı sarmaşığında çingeneler genelde yersiz ve yurtsuz olan insanın kimlik arayışını ifade ettiği için, çoğu Yugoslav yönetmen gibi Emir Kusturica da çingeneleri filmlerinde imgesel olarak kullanmıştır. Çingeneler, Kuzey Hindistan kökenli olup sonradan Avrupa’ya 1050 yılından itibaren yayılmış olup, bir çok kültürün aktarıcısıdır. Her zaman “kenardakilerden” sayılsalar da, yazgıya dayanmanın yolunu “kahkaha ve eğlencede” bulmuşlardır. Bu topluluğun en bariz özelliği, “ağlayacak çok şey var, bari buna gülelim” tavrıdır. Çingene kelimesi eski türkçe ‘yoksul’ mânasına gelen ‘çıgan’ sözcüğünden gelir. Türkiye’de yer alan şoparlar, mıtrıplar ,conolar, balalar, gurbetler, poşalar, romanlar da bir çok filme konu olabilecek şahsi karakterler için nadir hazinelerdir. Kelimenin farsça formu olan ‘çingane’ zamanla türkçe diline yerleşmiştir.

 Kusturica’nın filmleri şunlardır: Dolly Bell'i Hatırlıyor musun? (1981), Babam İş Gezisinde (1985), Çingeneler Zamanı (1989), Arizona Rüyası (1993), Underground (1995), Black Cat White Cat (1998), Super 8 Stories (2001), Life is a Miracle (2004), Zavet (2007), Laffaire Farewell (2009).

 

GÜNEŞ, PARADAN DOĞMAZ

Gelelim sizin için içlerinden seçtiğim “Çingeneler Zamanı” adlı filme. Senaryosunda Gordan Mihic’le çalışan Emir Kusturica, bu filmi yönetmiş, filmin müziklerini Goran Bregovic yapmıştır. Çingene dilinde çekilen ilk film özelliğine sahiptir. Çingeneler gümüşçü, demirci, kalaycı, nalbant, müzisyen, kaşık yapımcısı, madenci olarak bilinirler. Nitekim bu filmde de Perhan’ın kaşıkla olan yakınlığı malumdur. Müzik, dram, hayal bu filmde birleşir.   Modern sanatın insana koyduğu sınırlara karşı bir tavır olarak, postmodern bir görünüm sergileyen Kusturica, çok içten fakat grotesk kişileri izleyenlere sunmasıyla, militan dilini sinemaya hunharca taşımamasıyla dikkatimizi çekmiştir. “Erdemli tavırları”, yoksula, öksüze, hastaya vermesi, aslında görünge düzlemindekilerine şunu kabul ettirmek içindir. ”Lüks içinde yaşamak için, kandırmayı öğrenmek doğru değildir. Para kimin elindeyse, onun huzursuzluk çıkarması için bir neden kendiliğinden oluşmuştur. Güneş, paradan doğmaz”. Şöyle düşüneceksiniz, peki acıyı ve yoksulluğu anlatan filmlere neden gala gecesi düzenlenir ve gösterişli bir ortamda paraya para denmez? İnsanın yaptığı şeyle ortaya çıkışına “sinema saraydan doğmadır” diyenler müdahale eder. Her şey zenginin ağzından fakirin anlatılmasıyla makbul olur. Kusturica filminde ana karakterler, dünyevi olan hiçbir şeyi neredeyse önemsemez; ısınma, yemek yeme, barınak sorunu en yeterlisinden karşılandığı müddetçe şarkıyla geçirilen bir hayatta  üzülecek bir şey olmadığını seyirciye anlatır. Aslında mutluluğun, biraz da “boşvermek” ya da “vitesi boşa almak” olduğunu da itiraf ederken, bir yandan da, ”insan zaten elinde hüzünle doğmuştur, bu acılı duruma ancak, neşeyle cevap verilebilir” demek istenmiştir.

 

İNSAN, TÜRÜNÜ ÖLDÜREREK KENDİNİ AŞAĞILAMAYI BIRAKMADI

Aşağı ırk” tabiri, görünen sanatta sürekli işlense de, ırk düşmanlığının asalet olduğunu zanneden iri kıyımlar” kendi parmaklıkları arasında  gösteri sanatına müsaade ettikleri için bu aşağılık tavır hiç azalmaz. Yıllarca birileri, birilerini hep küçümsemiş ve onları ölüme götürmüşlerdir. Romanlarda insanın gazaplarına II. Dünya Savaşı’nda uğradılar. Romanlar bu rezilliğe parçalanmak anlamında ‘parajmos’dediler. Yüzbinlerce çingene toplama kamplarında yok edildi. İnsan yine kendi türünü öldürerek, kendini sürekli aşağılamaya devam ediyordu. Çok öncelerden yaşasalar da, Romanların nüfus kaydına geçmesi yani adamdan sayılma durumu ilk kez 1505 yılında İrlanda’da, 1514’te İngiltere’de olmuştur. ”Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün” diyen Konfüçyüs eğer alınmayacaksa şöyle bir düzeltme yapmak isterim: “Müziği olmayanın aklı azalır. Müziksiz insan, kendini hapishaneye kilitleyen ağaca benzer.” Çingeneler Zamanı filminde bolca müzik duyarsınız, derinizin her yanı gözlerle doludur ve acı biber ovalamış ellerle tüm gözlerinize dokunur gibi hissedersiniz. Perhan’ın ninesi, Perhan, Azra, Ahmet, Perhan’ın kızkardeşi, Perhan’ın Charlie Chaplin’i taklit eden abisi ve Perhan’ın hindisi bize hayatın geometrisini fenomenolojik bir dille sunar.

Milano’ya gittiğinde ninesine yalan söyleyen Perhan’nın, kentte çuval dolusu para kazanıldığı fikrine gönderme yaparak konuşmasını ninesi anlayamamıştı. İnsanın konuşmaları bir de yazılı olursa sözleşme yerine geçmesi de o yüzdendi. Nice yalan mektuplarla insanın algılarını değiştirebilirdiniz. Bir film de bir çok mektup barındırırdı haznesinde. Perhan şöyle bir laf eder filmin ilerleyen dakikalarında “Tanrının hepimiz için planları olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.” Azra’ya Ahmet’in ki gibi ev yaptırma hayalleriyle dolu olan özel güçlerini saklayan bu genç, şunu anlamıştı ki; “insanlar maddi güce ermek için, bütün öğrendiği her şeyi, alışkanlıklarını, değerlerini bir saniyede yok edebilirler. Öyle ya kendisinin de parası olsa Azra onun olacak, kardeşi de ameliyat olacak ve yürüyebilecek. Tanrı’nın olduğu yerde hala şikayet varsa, para her şeyin yaratıcısı mıdır? Hayır! Para, tamamıyla ilüzyonik bir esrimeyle bütün insanları kendi hayallerinde boğdurtan, bir kuşatıcıdır.

            En çok sevdiğim sözlerle dolu olan bu film, bir çingeneye Rimbaud okutturmuş gibi duruyor. “Zehir içmem için, ampul yutmam için emrederler. Ampuller! Ruhumu köreltip, danseden bir ayıya benzetmeye çalışırlar! Kanatlarımı kırpmak isterler be! Kanatsız bir ruh ne işe yarar? Benim ruhum özgürdür. Bir kuş gibi özgür! Süzülerek yükselir, sonra aşağıya pike yapar. Bazen ağlar, kalan zamanlarda da şarkı söyler ve güler!” Varoluşa yetkin bir elbise giydiren bu sözler içimizi ferahlatırken, sövgülerinde de bile komik olabilen, doğaya yapışık cümleler duymaya devam ederiz. “Cinin içinde boğulursun inşallah, seni salyangoz!” Perhan’ın “trafik lambası” gibi olan gözleriyle anlattığı orman anne, taş anne hikayesini dinlerken, ”teneke içinde kreç yapan bir kişisin, çulsuzsun” denildiği için sevdiği kıza; Azra’ya verilmediğine şahid oluruz. Nine, Perhan’ı kilisede asmaktan kurtarıp beraberce  kızın ailesine gittiğinde, “teneke ve kaşık oynatmaya kız vermiyoruz” diyen satın almacı anneye, Perhan “döneceğim ve ayaklarımı öpeceksiniz” der. Toplumlar, sınıf farkı nedeniyle kendi duygularını bölen gösteriş düşkünü cahil sürülerle doludur.  

Filmi adımlarken, “gökyüzü ve dünya karı-kocaymış”cümlesiyle masalsı cümlelere rastlarız. Hakikaten nineniz yanı başınızda bir hikaye anlatıyordur. Simülasyona tutulursunuz.  Perhan’ın Mileno’ya gitmesiyle “Şu anda Milano'dayım. Burada çok kıyak bir hayat var. Etraftaki güzellikler ve zenginlik, insanı hayrete düşürür. Rüya gibi, sanki bir hayal” bu cümleleri ağzından dökmesi bir olur. Yanılgıdadır. Ahmet’in yardımsever gözükmesinin altında, az paraya fakir halkı satın alması ve köle dilencilerin çalıştırılması vardır. Perhan sanmıştır ki; Ahmet Abi yiğit bir patrondur. Ahmet karakterinde, kendi ırkını köleleştiren devlet ve totaliter rejim anlatılır. Perhan da, ruhunu inandığı her şeye bir çırpıda verecek olan gözüpek evlat, dost, vatanseveri simgeler. Nine, ne olursa olsun ailesinden yani kendi kurallarından hiçbir şey ve kimse için vazgeçmeyen bedel ödemeyi göze almış birisini sembolize eder. Perhan’ın kızkardeşi, adaleti baştan kaybetmiş olan, boyunduruklu insanları anlatır. Perhan’ın abisi, ailesini ve ailesine ait olanları harcayabilecek olan vicdansız ama kendisine merhamet ettiren bir kişiyi anlatır. Çuvallar dolusu parayı kazanmanın da bir yöntemi olması gerekiyordur. İnsanı yine kendi hemşehrilisi aldatır.

Şunu söylemeliyiz ki; bir film aynı zamanda ölü ve diri doğumların olduğu bir hastahanedir. Kusturica da “alkışlanmayana-itilene” bilgece sözler söyletir. İnsanı, elektrik kaçağı iplerde muştusuyla aldanan kuşlara dönüştürür. Filmin de dudakları vardır. Nasihat dinlemeyi sevmeyen bizlerin, bir ayini dinler gibi iki saat bir koltuğa çakılmamızı başka türlü anlatamayız. Elimizle tutamadığımız rüyaları sevişimiz bu yüzdendir. “Hayal makinesini” iyi kullanan Emir Kusturica’ya selamımız çoktur. Ha bu arada filmi izledikten sonra kendisini çingene olarak adlandıran Aşık Mahsuni Şerif’in “ Çingene Çingene” adlı eserini de dinlemeyi unutmayın.

YORUMLAR [0]

DİĞER YAZILARI

Çalınıyor Adalet, Vurun Duvarları (The Handmaıden)

Hep Ağlıyordu Gemiler, Hep Uçak Olmak İstiyorlardı (The Great Wall)

Birbirimizde Zuhur Ediyoruz (Stranger Than Fıctıon)

Ölüm, Ölür Müsün Başımda, ”Şah” De Hadi (The Seventh Seal)

Gardırop Akıl, Ayna Şehrine Yaklaşırsa… (La Notte)

Kader, Genel Bir Mülkiyet Midir? (The Man Who Wasn't There)

Ölü Yazar Olmadığı Gibi, Ölü Oyuncu Da Yoktur! (Look Who’S Back?)

Şiddet Kullanan Eş, Nasıl Eşses Olabilir Ki? (Arretez Moı)

Acıkan İnsanı Kandırmak Kolaydır (Crow’S Egg)

Her Kitap Anne Değildir Ya Da Bazı Kızlar Yanlış Kitap Seçer (Madame Bovary)

Aynalar Arası Dedikodu (La Double Vıe De Véronıque)

Sine-Retrospektif (Bronenosets Potyomkın)

İnsanı İnsana Yasak Kılamazsınız (Pleasantvılle)

Kitle, Geleceğin İntihar Bombacısı Olmamalıdır (The Man Who Knew Infınıty)

Çamura Ruh Veren Elma (Camılle Claudel)

Lanetli Hayalin Tekamülü (The Wınd Rıses)

Mülkiyet İle Onur Kavramını Evlendirene Yazıklar Olsun! (Marına)

Sadece Konuşan Bir Hayvan Değildik… (Twelve Monkeys)

Devrim Ailede Başlar (Trumbo)

Bütün Saksılardan Sen Mi Sorumlusun Bahçıvan? (Detachment)

Ağlayacak Çok Şey Var, Bari Buna Gülelim (Çingeneler Zamanı)

Çiçeklerin Kokusunu Çoktan Çaldılar (La Maman Et La Putaın)

İnsan, Sadeleşemeyen Bir Oyuncudur (The Danısh Gırl)

Yetişkin İnsan Asla Doğmamıştır (Crımes And Mısdemeanors)

Anmak, Geçmişi Muteber Kılmaktır (To Rome Wıth Love)

Ruhuyla Oynayan Aktörler, Zinciri Kıran Kitleleri Büyütürler (Lısten To Me Marlon)

Dil, İradenin Hıçkırışıdır (Wakıng Lıfe)

İnsan Bazen Akıl Oyunlarında Ray Değiştirir (Irratıonal Man)

Asıl Mesleğimiz ‘Caka Satmak’ (Socrate)

Bazı Filmler Passiflora/Çile Çiçeği Etkisi Veriyor (Tımbuktu)

Benden Başka Bir Beni Sevdim (The Royal Tenenbaums-5 To 7)

Hüzün Yol Kesicidir ((As Good As It Gets)

Bir Sinema Filmi Kaça Ayrılır?

Hayat Senaryosunun Adı ‘Hepsi Birarada’Dır… (La Cıocıara)

Tanımlarımız Hangi Kişilerin Gardrobundan?

Yasakçı Mı, Özgürlükçü Mü Filmler Çekilmeli?

Bazen Katırlara Kelebek Banyosu Uğramaz

Dil Bilmeyen İnsanı Müzik Konuşturur (Almost Famous)

Yalnızlık İstenen Bir Rica Mıdır?

Yarınlarımızı Hormonlarımıza Bırakırsak, Kaos Anne Doğmaz Mı?

Kuşların Da Yürüdüğünü Biliyor Ahtapotlar (Vıvre Sa Vıe )

Sadece İlaçların Yan Etkisi Yoktur! (Je, Tu, Il, Elle)

Huzursuzluk Evlerdeki Yersiz Ejderhalardır

Uğraşılarımıza Örümcekler Oda Kiraladılar (Requıem For A Dream)

Kadınlar İkiye Değil, Nara Ayrılır

'Umut Yok, Korku Yok'

Aşk Cadı Elması Mıdır?

Sinemanın Dili Boğazına Kaçmadı Değil Mi?

Hayatın Çocuğu (Faust)

Sinema İmgelerin Hacimsel Hareketidir (Le Chef)