TAVAN ARASI SAKİNİ

‘AĞ’A DÜŞEN ZİHİNLER (NETWORK)

Nesrin Yavaş

@sinirlisakine

BU YAZIYI PAYLAŞ

‘O sadece görmemizi istedikleri şeyleri gösterenler tarafından sahiplenilmiştir. Onun çöplerini almayın, yalan söylüyor ve bizi manipüle ediyor.’

Mazisi çok da eskiye dayanmayan televizyon yayıncılığı, kısa sürede gerçekleştirdiği yükselişi ve gelişimi ile kitle iletişiminde en önemli araç haline geldi. Ancak iletişim aracı olma ve bilgilendirme özelliğinin ne kadar güvenilir olduğu meçhul… İletişimin, ezber bozduğu gerçeği bir yana, odamızın köşesindeki dikdörtgen kutunun aslında iletişim aracı olmaktan öte dünyanın en etkili hipnoz aracına dönüştüğünün fark edilmesi zaruri bir durum artık. Tek başına televizyon yayıncılığının hedef alınması da yeterli olmayacaktır. Adına medya denilen bu kalabalık düşmanın bünyemizde yarattığı olumsuz etikler ile savaşmak zorundayız ve silahımız da elbette ki seçicilik olmalı. Konumuz, ırk-din-dil-sınıf ayrımı yapmadan ama her birini tek tek ustalıkla körükleyen ve düşünme-seçme-ayırt etme yetimizi sürekli körelten ortak düşmanımız medyanın, en tehlikeli silahı televizyon yayıncılığı ve bunun çok sert bir üslupla işlendiği Sidney Lumet sinemasının en önemli eserlerinden biri olan Network…   

1925’de televizyonun atası televizörün geliştirilmesinden birkaç yıl sonra deneme yayınları için televizyon istasyonları kuruldu. Yüzyılın ortalarında ise televizyon yaygınlaştı. 1970’ler televizyon yayınlarının dünyada 200 milyondan fazla insana ulaştığı zamanlar oldu ve o sıralar henüz pek fark edilmemiş olsa da tehlike çanları çalmaya başladı. Hal böyle olunca Sidney Lumet gibi politik duruşa sahip bir sinemacının tehlikeyi sinemaya taşıması kaçınılmaz olacaktı. Lumet, Network ile bu aygıtın kitleler üzerindeki etkisinden, yayıncılık sektörünün arka planında olan bitene kadar bu kontrol ucubesinin çözümlemesini yapıyor. Bu çok hipnotik, anestezik aygıtın beyin salgılarımızda yarattığı tahribatın farkında mıyız? Büyük oranda değiliz… Filmin yan karakterleri olan izleyici kitlesi de farkında değil… 40 yıl sonra geldiğimiz nokta farkındasızlığımızın da kanıtı olsa gerek. Filmi birkaç satırlık tek bir cümle ile özetlemek de yeterli beri yandan. Televizyon dünyasının gözden düşmüş sunucusu Howard Beale’in cebelleştiği depresyonla canlı yayında intihar edeceğini dile getirmesi ve akabinde fırlayan reytingler, Beale’in kurtarıcı bekleyen, çoktan uyuşmuş izleyici kitlesinin peygamberi haline dönüştürülmesi ve devam eden süreçte izleyicinin heyecanının azalmasıyla düşen reytinglerin Beale’ın sonunu getirmesi…

Network’ün ileri görüşlülüğünün yanı sıra televizyon kültürünün kitleleri bütünüyle etkisi altına almaya başladığı bir zamanda çekilmiş olması önemli. Lumet henüz 1976’da tehlikeye dikkat çekti. Diğer yandan bugün aynı hikâye sosyal medya kullanıcıları ekseninde işlenebilir gibi görünse de iletişim işlevi düşünüldüğünde büyük farklılık göstermekteler. Sosyal medya kullanıcıları sunulanı seçme özgürlüğüne sahipken ve yanı sıra kişisel fikirlerini de sunma hatta empoze etme özgürlüğüne de sahipler. Karşı taraf ise dilerse alır çünkü seçme özgürlüğü var. Fakat söz konusu iletişim aygıtı televizyon ise işin rengi değişiyor. Bilgiyi ve haberi televizyondan almayı tercih edenler dikkat etmeli ki, özellikle popüler medya bilgiyi belirli bir sebep için belirli bir biçimde sunar.

Bu ay yazarınızın gönlünden, televizyon dünyası ve yaygınlaştığı süreçten bu yana evlerimizde yani dış dünyadan arındığımız mabedimizde bizlere neler yaptığını dillendiren Network hakkında konuşmak geldi.

Filmin ana karakterlerinden haber sunucusu Howard Beale canlı yayında bir çeşit isyanla feryat ederken bir şeyin farkında değildi. İzleyici rutinden saptığı an Beale’ın yıldızı parlayacak,  kanalın reytingleri uçuşa geçecek,  program yapımcısı Diana Christensen’ın de yeni fikirlerle avuçları kaşınacak ve tabiî ki bu yükseliş şiddetli bir düşüşe de sebep olurken esas düşen en az izleyici kadar kuklaya dönüştürülmüş Howard Beale olacaktı. Bu çok trajik bir hikâye…

Howard Beale tüm iyi niyetiyle izleyiciyi televizyonun tahribatına karşı uyarırken izleyici bu uyarılardan pek de anlayamadı, ki anlasa Beale reyting yıldızına dönüşmezdi. Uzun zamandır uyuşmuş kitle Beale ne emrederse yerine getirir bir haldeydi. “Açın pencerelerinizi ve ne kadar öfkelendiğinizi haykırın…” Binlerce insan anında pencerelerinden ne kadar öfkeli olduğunu haykırmaya başladı fakat neye öfkeli olduklarını farkındalar mıydı? Hayır, uyutucu etkisi altında oldukları kontrol ucubesi tüpün emrini yerine getirmekten öte bir refleks değildi bu… “Beyazsaray’a bu anlaşmanın yapılmaması için telgraf gönderin!” Ertesi gün Beyazsaray’a binlerce telgraf gitmesi de hiç şaşırtıcı değil çünkü hipnoz altındaki izleyici kitle, yine emri yerine getirecekti… Lumet’in mercek altına aldığı trajedi yalnızca haber sunucusu Howard Beale, rayting çılgını Cristensen üzerine değil, emirleri sorgulamadan yerine getiren, hipnoz altındaki izleyici zümreye de dair aynı zamanda… Filmin en ürkütücü anı ise izleyicinin, söylemlerini artık kavrayamadığı, uyarılarından vazgeçtiği ve reytinglerini düşürdüğü Beale’in, bir sonraki yayın döneminde heyecanla takip edecekleri bir örgüt tarafından canlı yayında yok edilmesi… ‘Televizyonlarınızı kapatın’ diye haykıran sesin peşinden giden ama ne yazık ki kapatmayan izleyici, kısa bir şaşkınlıktan sonra kurtarıcılarını yok eden örgütün sesinin peşinden gidecek ve ne olduğunu, nasıl olduğunu hiç sorgulamayacaklar. Bilgi olduğunu sandığımız birçok şey bize sunulandan ve inanmamız istenenden fazlası değil. Televizyon tahrip ediyor, düşünme-karşılaştırma-sorgulama-seçme kabiliyetimizi tüketiyor…

Bakın Howard Beale ne diyor;

“Başımız belada!

Çünkü sizin tek gerçeğiniz bu ekranda gördükleriniz

Şu an dışarıda, bu ekranda gördükleri haricinde hiçbir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor.

Bu ekran ilahi bir vahiy gibi…

Bu ekran başkanlar, başbakanlar yaratıyor ya da yok ediyor.

Bu ekran, bu inançsız dünyadaki en muhteşem lanet olası güç,

Ve eğer yanlış ellere geçerse de olacakların tek sorunlusu biziz,

Ve bu inançsız dünyadaki en büyük şirket, en muhteşem lanet olası propaganda gücünü kontrol ettiğinde, bu ekranda gerçek diye ne halt sunulacağını kim bilebilir!

Şimdi beni dinleyin… Beni dinleyin: Televizyon gerçek değildir.

Televizyon lanet olası bir lunaparktır.

Televizyon bir sirktir, bir karnavaldır, gezici akrobatlar takımıdır, masalcılardır, dansçılardır, şarkıcılardır, hokkabazlardır, aslan terbiyecileridir ve futbolculardır.

Biz eğlence dünyasındayız.

Ama sizler, her gün sabahtan akşama kadar, her yaştan, her renkten, her dinden insan, başına oturuyorsunuz.

Bildiğiniz tek şey biziz.

Burada döndürdüğümüz illüzyonlara inanmaya başladınız ve televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise hayali olduğunu düşünmeye başladınız.

Televizyon ne derse onu yapıyorsunuz.

Onun gösterdiği gibi giyiniyor, onun gösterdiklerini yiyorsunuz, çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz hatta onun istediği gibi düşünüyorsunuz…

Bu tamamen saçmalık, sizi manyaklar!

Tanrı aşkına sizler gerçeksiniz, hayali olan biziz!”

YORUMLAR [0]