FİLMTERAPİ

AFRO-AMERİKALILARIN ÖLÜMSÜZ FİLMİ VE İKONU MICHAEL JACKSON

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

25 Haziran 2009, Michael Jackson bilincini yitirmiş halde hastaneye kaldırıldı, 50 yaşındaydı. Ölümü 14.26’da duyurulduğunda, Paris’te saat 23.26’yı gösteriyordu. Los Angeles’da, Holmby Hills’deki ikametinde, kalp krizi kurbanı olduğu söylendi. Ölüme neden olan şeyi bulmak için, otopsi yapıldı: Los Angeles Adli Tıp Kurumu, yapılan otopside Jackson’ın kanında propofolün yanı sıra lorazepam, midazolam, diazepam, lidocaine ve ephedrine ilaçlarının bulunduğunu açıkladı. Jackson'ın ölümünden 6 saat önce bir meyve yemiş olabileceği saptandı. Dizlerinde ve baldırlarında açıklanamayan morluklar mevcuttu. Sırtındaki 10 santimetrelik bir kesik izi kısa süre önce düştüğünü ve bir şeye çarptığını gösteriyordu. Kollarında, kalçasında ve bacaklarında sayısız iğne izi bulundu. Kalbinin üzerinde ve yakınındaki 4 iğne izi, Jackson'ın kalbini yeniden çalıştırmak amacıyla yapılmış adrenalin iğnelerinin izleriydi. Ancak bu iğnelerden üçü kalp duvarına zarar vermişti. Kalp masajı sırasında iki kaburgası zedelenmiş, tekrarlanmış estetik ameliyatlar nedeniyle burun köprüsü kemiği tamamen yok olmuş, yüzünün sağ tarafı çökmüş durumdaydı. Sadece 50 kiloydu. Saçları tamamen dökülmüş, peruk takıyordu. Otopsi raporuna göre Michael Jackson cilt kanserini yenmiş görünüyordu. Göğüs kısmında bulunan kanserli hücrelerin başarılı bir ameliyatla tamamen temizlendiği ve gördüğü tedavi sonucunda yeni kanserli hücre oluşmadığı belirlendi.

Daha sonra, mahkemenin açıkladığı bilgilere göre; sadece 11 gün önce Jackson'ın özel doktoru olarak AEG Live sigorta şirketi tarafından kiralandığı ve göreve başladığı belirtilen Dr. Conrad Murray, sanatçının öldüğü günün şafağında, diğer ilaçların uykuya dalmasını sağlayamaması üzerine Jackson’a propofol uyguladığını söyledi. Propofol normalde ameliyatlardan önce hastaların sakinleştirilmesi için kullanılıyor. Şarkıcının evinde bulunan şişeler, bu ilacın sadece kişisel doktoru tarafından değil, değişik doktorlarca verildiğini ortaya koysa da Murray, Jackson'ın ölümüne ilişkin soruşturmanın merkezinde yer aldı. Pop müziğinin kralına aşırı dozda ilaç vererek ölümüne neden olmak suçundan 4 yıl hapis cezası aldı. İyi hali göz önünde bulundurulan Dr. Murray, 2 yıl hapis cezasını tamamladıktan sonra 29 Ekim 2013’de tahliye edildi.

Epeyce uzun bir süredir günde bir defa ve çok az yemek yediği bilinen, ama bol miktarda ilaç alan, ağrı kesici iğneler yapılan Michael Jackson'ın bu durumuna neden doktorlarının, yakın çevresinin ve ailesinin göz yumduğu, bu göz yummanın ne adına yapıldığı, soruları yanıtsız kaldı. Daha da önemlisi: Jackson'ın ölümünden 6 saat önce bir meyve yemiş olabileceğini bile saptayan raporların, saptayamadığı asıl ölüm nedeninden hiç konuşulmadı: Hiç bir otopsiye, asıl çarklarla ilgili ölüm nedeni asla yansımadı. Kulaktan kulağa yayılan ölüm söylentisi, Paris’te olduğu gibi dünyanın diğer ülkelerinde de, binlerce genç ve yaşlı insanı meydanlara toplamaya yetti. Hâlâ, her 25 Haziran sokaklarda hep birlikte M. Jackson şarkıları söyleyip dans ediyor hayranları. Özgürlük meydanları, bu kez M. Jackson için doluyor. Bunun, popun kralı olarak tanınan Afro-Amerikalı şarkıcı, müzisyen, besteci, söz yazarı ve pop yıldızına bir veda ve defin işlemi olmadığını söylemeliyim. Daha çok, bir yeniden yaşatma sevinci. Onun dans figürleri, onun şarkı sözleriyle sokaklara dolan ve giderek daha çok yayılan bir unutulmazlık imine dönüşüyor, izlediğim her şey.

Dokuz çocuklu bir ailenin, yedinci çocuğu olarak Indiana eyaletinde doğduğunda tarih, 29 Ağustos 1958. Uluslararası popüler müziğin en büyük şöhretlerinden biri olma unvanını, 1982’nin sonlarında çıkardığı Thriller’le yakaladığı, hepimizin hatırında hala. Otuz yedi hafta hit olarak kalıp tarihin en çok satan albümü olduğu da. 1982–1984 arası, kırk beş tur yapılarak dünyanın her yerine pazarlandığı da. The Jackson Five grubunda, kardeşleriyle müziğe başladığında 11 yaşında. O zamanlar henüz teni beyazlamamıştı daha. —vitiligo hastası olduğu henüz bilinmiyordu.— Gereğinden fazla otoriter olduğu söylenen babasının ‘koca burun’ diye çağırdığı ve sıkça dövdüğü, şirin bir oğlan. Mucize şirin çocuk. Bu çocuğun fark edilmesi uzun sürmüyor elbette. İlk solo albümünü çıkardığı yıl da, 1971. Yani, 13 yaşında. Benim, sokaklarda hala sek sek oynadığım yaşta.

Kahverengi olan teninin giderek açılıp beyaza dönmesinin spekülasyonu sürüyor hala. Dünya üzerindeki zenciler arasında milyonda bir oranda görülen bu hastalığın, Michael Jackson’ı bulması bir tesadüf mü, bilemiyorum. -Bilim, günün birinde bunu da açıklar umarım.- Ama 1981 yılında hastalık tanısı netleştiğinde, yüzünün iyiden beyazlayıp yalnızca burnunun üzerinde kahverengi bir leke kaldığını, hatırlıyorum ben de.

Öldüğü gün bültenlerde verilen haberleri hatırlıyorum: Beğensek de beğenmesek de, ‘ırkların ötesine aşmış bir barış elçisiydi o’ diyor NBC’de konuşan, eleştirmen Diane Williams. Dünya Golf starı Tiger Woods’tan önce, ünlü medya şovmeni Oprah Winfrey’den önce ve Barack Obama’dan çok daha önce, bir kültürün siyah birini onaylaması için ne gerekiyorsa onu yaptı Jackson. Diğerleri kendi alanlarında her ne iseler, O da müzik alanında oydu, diyor.

Müzik ve film endüstrisinin tümüyle beyazların hâkimiyetinde alanlar olduğunu düşününce, dinlediklerimle duraksıyorum. Thriller albümünden dört hit parça için, kısa film tadında çekilen oldukça ilginç kliplerin, MTV’de yayınlanan ilk zenci şarkıcı klibi olma şansına, ancak 1982’de nail olabildiğini hatırlıyorum. İlk’ler, en’ler, moonwalk denilen ayak kaydırma hareketi ve daha birçok şey Jackson'ın imzasıyla tarihe kendini not düşüyor. M. Jackson’ın, ‘müzik endüstrisi bana haksız ve adaletsiz davranıyor’ beyanını anımsıyorum. Nouvelle Orleans’ın eski belediye başkanı ve yeni, ulusal toplu taşıma hattı başkanı Marc Morial tarafından dolaylı hükmedilen müzik endüstrisinden söz ediyor olmalı. Evet, aslında Michael Jackson hiç de fena başlamıyor. Siyah bir grupla ve ilk siyah müzik yapımcısı Motown’la. Ardından, Afro-Amerikalı aktörlerin ve siyah müziğin renklendirdiği Phil Karlson filmi ‘Ben’e, sesini veriyor Michael.

ABD’de ırk ayrımının çok yoğun yaşandığı yıllar bunlar. ‘Ben’ filminin gösterildiği sinema salonlarına siyahların girmesinin hala yasaklandığı yıllar. O kadar da eski değil bu tarih. Buna paralel, siyah müziğin Amerikan kültürüne kattığı inanılmaz bir zenginliğin yaşandığı yıllar. Ta ki 1970’li yıllarda ancak, beyazların yanında yer almaya çalışan siyahlar olabiliyor bu alanda.

Tüm bu politik – ideolojik - ırkçı engellemelerin bile, Michael Jackson adının, Konya’nın Sarayönü ilçesi gibi bir yere, mütevazı ve hayati ihtiyaçların ucu ucuna karşılandığı bir eve kadar ulaşmasını engelleyemediğini biliyorum. Bir gülümseme dağılıyor yüzüme:  Sanıyorum 1992 yılıydı ve dünya turuna çıkmış olan Michael Jackson’ın Türkiye’de konser vereceği söylentileri vardı. O zaman 6 yaşında olan en küçük kız kardeşimin bir hafta kesintisiz, ille de o konsere gideceğim diye ağlaması, tüm ev halkını uzun zaman güldürdü. Michael Jackson ve biz, iki yan yana gelemeyecek sözcüktü. Ama bu iki yan yana gelemeyecek sözcüğün, yalnızca bizim için değil herkes için, aynı zamanda çok büyük bir paradoks oluşturduğunu anlamam da uzun sürmeyecekti. O konser iptal edildi. Gerekçe olarak da Michael Jackson’ın, Topkapı Sarayında bulunan Padişah koltuğuna oturmak istemesi ve bu iznin verilmemesi üzerine sinirlenmesi olduğu, epeyce bir yazılıp çizildi. Bunun doğru olmadığı, 1993’te Ahmet San Aykut’un çabalarıyla Michael Jackson ve 400 kişilik grubu, İnönü stadyumuna gelip 56.000 kişiye tarihi bir gün yaşattığında, anlaşıldı.

Michael Jackson, ‘Beyazlamış’ Siyah, bir tek Afro-Amerikalıların ikonu muydu?

 

O, görünüş olarak ne kadar beyazlarsa beyazlasın, bir siyahtı bence. Peki, aslında, ne kadar siyahtı? Afro-Amerikalı insan hakları savunucusu militan Angela Yvonne Davis’e göre çok açık krem rengiydi, belki. 2005 yılında kamuoyu önünde bazı Afro-Amerikalı tanınmış kişileri –ki bu ünlülerden biri de M. Jackson- mahkemede destekleyen, cumhuriyetçilerin adayı Jesse Louis Jackson’a göre siyahtı belki de. ABD’nin ve George W. Bush’un Dışişleri Bakanı Colin Luther Powell’a göre bayağı bir siyah, ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice göre ise, zifiri siyahtı mutlaka. Son iki kişiye oranla, Malcolm X (Malcolm Little ve daha sonrasında Hacı Malik el-Şahbaz) ve Martin Luther King’e yakınlık arz eden bir siyahtı belki de…  Varoluş,  mücadele ve katlediliş biçimleri farklıydı sadece.

Yasaklanan ‘They Don't Care About Us’ klibine taşıdığı Amerika, ırk ayrımcılığının ABD toplumunda hala ve her düzeyde varlığını aşikâr kılan görüntülerle örülü. Beyaz Amerika’nın siyahlara uyguladığı ırkçı şiddet ve baskının, bir sistem sorunu olduğu imajını yaydığı için yasaklı… Beyazların birçoğunun Michael Jackson’da gördüklerini sandıkları beyazı, ama siyahların hepsinin onda görmekten asla vazgeçmedikleri bu siyahı sevdikleri de, bir diğer gerçek. Bu sevgi yalnızca icra ettiği sanata değil, elbette. En tepeden en alta kadar hiçbirine yabancı olmayan; dünyayı saran sömürüyü, açlığı, güçlünün çıkarları doğrultusunda biçimlenen globalizmi, sermayenin tüm coğrafyalarda hayatı yok etme gücüne karşı duramamayı, birçok açıdan ve birçok anlamda ezilen olmanın aynılığını hissetmekten kaynaklanan bir sevgi aynı zamanda. Siyahsan, kral da olsan siyahlığının silinmeyeceğini bilmekten gelen bir sevgi. Çemberi şu ya da bu şekilde kısmen kırmış ötekinde objeleşen, kendine ait ve benzer bir şey bulmaktan doğan bir sevgi. Ne çok kardeşçe, değil mi?

Siyah ikonun fazlasıyla hak ettiği bu sevgiyi, 1971’den 2009’a, ne yaşadığı çarpıcı kimlik değişimi ne de çocuk taciz skandalları engelleyebildi.

Belki de işim nedeniyle, beni en çok ilgilendiren yanlardan biri ise, onun oluşturduğu imajiner kimliğin gerisinde saklı olan iğdiş edilmiş çocuk. Oluşturduğu imajiner ekranın arkasında neler sakladığı? Her seferinde reelden imaja, kendi bedeninden başka bir bedene, kendi bedenindeki acıdan içsel yok oluşa nasıl kaydığı? Otoritenin güçlü, emreden ve ezen öfkesi karşısında nasıl direndiği? Dev müzik tröstlerinin kurbanı olmadan yaşaması olası mıydı? –Sanmıyorum. Sesinin tonunun hep aynı kalması için ve diğer verilen ilaçların bir insanın doğasını yok ettiğini, çocuk olmadan ergen, ergenliğini yaşamadan kral olma sürecinde, kime ne kadar sermaye olacağının hesabını, gerçekten biliyor muydu? Kendi kazandığının yüz katını o dev tröstlere kazandırmanın bedelinin, iğdiş edilmek olduğunu ne zaman anlamıştı? Anladığında durumu değiştirmeye gücü yetmiş miydi? —Bence yetmedi.

Önce kendisi ve babası arasına kardeşlerinden kurduğu, elçilerden oluşan bir ekran yerleştirdi. Gerçek, ama kendisi olmayan bir ekran. Üçüncü kişilerden yapılmış bir ekran. Gerçeğin karşısına çekilmiş bu elçi ekranın ardında, gerçekten imaja kaçarak yaşama tutunmayı öğrendi. Bulduğu bu pratik stratejiyle her seferinde asıl bedeninden, yani bedenindeki acıdan imaja kaçışı deneyimledi. Sonra imajiner, yaratılmış arkadaşları oldu: ‘Benim arkadaşım Peter Pan’ derken ve çoğunlukla Walt Disney’in çizgi film kahramanlarıyla arkadaş olurken;  aslında, aile öyküsüyle ilgili olduğu kadar, -hatta daha fazla belki de-, kurbanı olduğu dev müzik tröstleriyle de doğrudan ilgili fantastik bir gerçeği hep ifşa etti. Bu yakınımda, çevremde gördükleriniz benim ailem, kız ve oğlan kardeşlerim, benim arkadaşlarım değil. Ben bir kralım, kralın oğluyum, çocukken kayboldum ve son günüme kadar beni çok acıtan bir gerçeğe kaçırıldım. Bir gün asıl gerçek anlaşılacak ve benim kim olduğumu hepiniz anlayacaksınız. İşte o zaman her şey yoluna girecek. Ben, ben değilim. Başka bir şeyim. Bana kötülük ettiğinizde, acıttığınızı hissetmeyeceğim bir imaj kahraman olurum, öyleyim. Ellerimden hiç çıkarmadığım eldivenlerimle de kendimi koruyorum. İstatistik bir hata gibi bu hayatta var olmamı, en çok, kendi gerçeğimden kopuk olmama borçluyum… İçimdeki çocuk acıyor.

Kendi bedenine hapsedilmiş bu fantastik kralın, böylesine güçlü bir fantastik korunma mekanizması kurmuş olmasına hayretle, bir kez daha bakıyorum. Daha az imajiner birinin Michael Jackson olamayacağını, en içimde duyarak anlıyorum. Afro-Amerikalıların ölümsüz filminin, siyah ikon Michael Jackson’ın sansasyonel hayatıyla sınırlı olmadığını az-çok artık biliyoruz hepimiz. Sosyal sorumluluk ve insani yardım projelerine yaptığı katkı, çocuk tacizi skandallarının gerisindeki asıl politik gerçek, bir kişinin edindiği en fazla küresel ve yerel rekora sahip olması, aldığı sayısız ödül kadar, Wonderland – Neverland’ların kuytusunda, büyümeyi reddeden ama aynı anda da, içindeki yitik çocuğu arayan bir devin fantastik öyküsünden ibaret değil bu film. Michael, çok ufak bir figürdü bu filmde sadece.

Elbette, Michael Jackson’ın en’lerini ve ilk’lerini aşan, çok daha evrensel bir boyut var: Martin Luther King’in katledilmesiyle sonuçlanan, siyahlarla beyazların hukuksal eşitliğini sağlamaya dönük en kanlı olaylar, siyahları da beyazlara denklemeye yetti mi acaba? Daha kaç Martin Luther King, Michael Jackson öğütecek bu işleyen çark? Beyaz kâğıtlar ve film makaralarında kabul edilen eşitliklerin, yaşamın içinde daha az acımasız daha çok gerçek olabilmesi dileğiyle. Sevgiyle, özgür, adaletli ve eşit kalın…

 

 

YORUMLAR [0]