TERSPEKTİF ANALİZ

ADOLF'LA HİTLER ARASINDAKİ FARKLAR (DOWNFALL)

Evren Kuçlu

@evrenkuclu

BU YAZIYI PAYLAŞ

"Bir deli olarak sadece Hitler yaratmamıştı Alman çılgınlığını; bu çılgınlık da Hitler'i yaratmıştı." Walter C. Langer

3 Ağustos 1914'te bir Bavyera alayına gönüllü olarak katılan Adolf, 1. Dünya Savaşı'nın bitişi anons edildiğinde tam anlamıyla hüsran ve yalnızlık içerisindeydi. Tüm narsizmine rağmen, kayıtların söylediğine bakılırsa ülkesi için kahroluyordu. Savaştan bir süre sonra kader sarsıcı bir patinaj yaptı ve tüm Almanya, Nasyonal Sosyalist hareketin lideri faşist Adolf Hitler'in komutasına geçti. Elbette 1929'da patlak veren Büyük Buhran ve o sıralar tüm Avrupa'ya can simidi gibi görünen milliyetçilik sevdası Hitler'i 'büyük patron' yapan başlıca sebeplerdi. Gene de abartılı ve geçerli bir liste halinde sunacağımız sosyo-ekonomik sebeplerin hiçbiri Üçüncü Reich'ı ve Hitler'in etrafında kümelenen sadık kalabalığın psikolojisini/patolojisini açıklamaya yetmez. Kaldı ki Nazi hareketine ünlü yazar Günter Grass, büyük düşünür Martin Heiddegger; Alman olmadıkları halde Knut Hamsun, Ingmar Bergman, hatta C. Gustav Jung ve daha birçok önemli ismin destek verdiğini biliyoruz. Hatta yakın zamanda, 64. Cannes Film Festivali'nde Hitler ve Nazi hareketine ilgisini açıkladığı için linçe uğrayan Lars Von Trier'i de bu isimlerin arkasına ekleyebiliriz.

Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgisi muhtemelen birçok potansiyel 'Hitler' ortaya çıkardı. İçlerinden liderlik ipini göğüsleyen de Adolf oldu. Zaten 1930 ile 1945'li yıllar arasında hemen hemen her büyük Avrupa ülkesinin başında bir Hitler kırması bulunuyordu. Hatta Almanlar'ın bozguna uğramasıyla sonuçlanan 2. Dünya Savaşı sonrasında Bertolt Brecht’in Hitler’i kastederek “Onun yenilgisine sevinmeyin siz insanlar. Çünkü dünya ayaklanıp o piç kurusunu durdursa da, onu doğuran kaltak hala kızgın.” sözleri, döneme damgasını vuran azılı faşizmin altını çiziyor.

Hitler hakkındaki bilgiler Nazi Almanya'sında bir propaganda olarak şekillendirildiğinden, sonrasında da aleyhte bir propagandayla sunulduğundan, karmakarışık ve ihtilaflıdır. Hitler'in, kararlarını yıldız falına dayandıran bir şizofren olduğunu iddia edenlerle tanrının elçisi olduğunu ima edenler arasındaki savaş henüz bitmiş değil. Hatta Hitler'in gıyabında konmuş tıbbi tanıların bir çoğu da hekimlere değil, sanatçılara, siyasilere ve kamuoyuna aittir.

2004 Alman yapımı Downfall, Hitler'i Kavgam'daki spastik açıklamalarından ve Hollywood'un Yahudi bültenlerinden tanıyanlara alternatif bir fikirle geliyor. Filmin tüm inandırıcılığına rağmen hayatının bir döneminde Auschwitz'i ziyaret etmiş olanların ve elbette o yıkımın acısını içinde taşıyanların Hitler ve dönemin Almanya'sıyla ilgili olası tüm empati yollarını tıkamalarını anlamak mümkün. downfall bu duygusal kamplaşmanın farkında ve bilakis dünyadaki Hitler antipatisinin aşılmaz duvarından atlamaya çalışmış. Hitler'i sevdirmeye filan çalışmadan hem de. Bunu büyük ölçüde başarmış da. Gene de filmi izlerken şunu düşünmeden edemedim.  Hitler'in propaganda bakanı Joseph Goebbels filmin galasına katılsa, Hitler ve ordusunun imajına yaptığı katkılardan ötürü "iyi iş evlat" der ve yönetmen Oliver Hirschbiegel'i alnından öperdi herhalde.

Her şeye rağmen filmin propaganda olduğunu söylemek haksızlık olur. Downfall'un yayınlanmasından iki yıl önce ölen ve filmin de en önemli karakterine dönüştürülen Hitler'in sekreteri Traudl Junge'ın neredeyse tanık sıfatıyla filmin başına monte edilmesi öyküye bir 'mockumentary' ağırlığı getiriyor. Junge'la yapılan söyleşide Hitler'e olan yakınlığından ötürü kendisini suçladığını açıkça duyuyoruz. Biraz da bu yüzden Hitler hakkında verdiğiniz nihai karardan dönmeniz için çekilmiş bir film olmadığını söyleyebiliriz. Sadece Hitler hakkındaki en farklı güncelleme diyebiliriz Downfall için.

Tarih kaynaklarının anlattığı kadarıyla milyonlarca insanın ölüm emrini şöyle ya da böyle vermiş birinden bahsediyoruz. Sağlıklı bir insanın Hitler'in aldığı kararların milyonda birini alması mümkün değil, tüm bu cinayetlerden sonra Hitler'i temize çekecek herhangi bir veriyi onaylamak da. Ancak Hitler'in "şizofrenin eşiğinde, nevrotik bir cani" olduğu yönündeki tanı da ne tarihsel ne de felsefi açıdan bize hiçbir şey anlatmıyor. Hitler'i, sürekli çevresindekileri öldürten, bunu yaparken de mutluluktan ağzı kulaklarına varan bir şahsiyet olarak tanıtmak da ucuz bir propaganda. Bence Dawnfall tam da bu duygusal kampanyanın karşısına geçiyor ve "tarih yazıyor."

Kulaktan dolma bir tarih bilgisiyle hareket ediyorsanız, sekreteri Traudl Junge ile Hitler arasındaki nazik ilişkiyi izlerken filmin bir yerine kadar, "Hitler acaba şu kızcağıza nasıl bir ceza verecek?" diye bekliyorsunuz. Downfall tezini tam bu aşamada öne sürüyor. Tüm kötülüğüne karşın Hitler'in yaşamı tamamen bir strateji değildi, diyor. Kurmaylarıyla nazik ilişkiler kuran, onların gönlünü fethetmiş bir lider var. Ölüme beraber gittiği eşi Eva Braun'la ilişkisi, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine konu olacak türden bir bayağılık ya da şiddet içermiyor. Hatta kadınlarla ilişkisi ayrıca değerlendirirlerse, kimi zaman Kadın Kokusu'ndaki Colonel Frank Slade'den (Al Pacino) daha centilmen bir adam buluyorsunuz karşınızda.

Hitler hakkındaki tüm iyimserliğine rağmen Downfall'un onu efsaneleştirdiği söylenemez. Ancak Hitler'i su katılmamış bir psikopat olarak belleyenlerin damağını ekşitecek bir film aynı zamanda. İddiasını Hitler'i kahraman ilan etmeye kadar götürmediğinden emin olduğumuz için de filmdeki gerçeklik duygusu tarafından kuşatılıyoruz. Savaş sırasında, Berlin'de tıkıldığı sığınakta; bocalayan, sarsılan, hayal kırıklığına uğrayan ve hatta bazı kurmayları tarafından alay konusu edilen bir Führer var. Almanya'nın, halkının ve kendisinin esir düşmesini çeşitli ilkel savunma mekanizmalarıyla reddediyor. Ayrıca konu sadece Hitler de değil. Film Almanya işgal atındayken, Berlin, Kızıl Ordu tarafından toplarla sürekli dövülürken Almanların emir komuta kademesindeki sarsıcı işleyişi, sivillerin uğradığı psikolojik harbi ve Hitler'le aynı sığınakta yer alan tüm er ve erbaşların ölüme ve savaşa çaresiz bakışını anlatması açısından oldukça çarpıcı. Öyle ki Hitler'in en sadık yoldaşlarından Bakan Goebbels ve ailesinin yaşadığı son 48 saat "Downfall 2" olarak çekilse yeridir.

Tüm bunları yan yana yazdığımızda filmin en önemli artılarından birisinin, Hitler'e takılıp kalmaması olduğunu görüyoruz. Hitler'in çöküşüyle gerçekleşen domino etkisi izleyiciyi sarsıyor. Savaşı kaybettikleri kesinleşirse kafasına sıkacak isimler birer ikişer belirdiğinde bu sıradışı sadakati bir akıl tutulması olarak yorumlamak da konuyu anlamaya yetmiyor. İkide bir kararan sığınak, içerisinde kısılıp kalan korkulu ve endişeli insanlar, sonunda kim kazanmış ya da kaybetmiş olursa olsun, savaşın ne denli çıldırtıcı bir kabus olduğunu yüzünüze karşı bağırıyor.

Filmdeki oyuncuların katkıları ve Hitler'in temiz bir kopyasına dönüşen Bruno Ganz'ın muhteşem performansı her şeyi iki kere daha inandırıcı kılıyor. Öykünün kilit ismi Junge'ı "aslı gibidir" onayıyla canlandıran Alexandra Maria Lara filme direkt dalacağımız ikinci bir koridor açıyor.

Downfall hüzünlü ve sarsıcı bir öykü. Hitler'i saldırıda görenlerin onu savunma esnasında bambaşka biri olarak algılamaları mümkün. Hayatın rollerle ilgili ani değişiklikleri karşısında insanların bünyelerinde yol açtığı sarsıcı değişimi anlamak ve kaleyi kaybedince; vezire, ata, file ve piyonlara ne olduğunu çıplak gözle görmek için Downfall sıkı bir hamle.

 

YORUMLAR [0]