FİLMTERAPİ

ACI, KOPUŞ VE SORGULAMA… (TROİS TEMPS APRÈS LA MORT D’ANNA)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

Trois Temps Après la Mort D’anna (Anna’nın Ölümünden Sonra Üç Vakit) filmi, Fransa’da 13 Ağustos 2010 tarihinde gösterime girdi. Québec yapımı bu dramı seyredilmeye değer kılan birçok ayrıntı var. Ama biz özellikle acı, kopuş ve sorgulama bağlamında birkaç noktaya değinelim istedik.

Catherine Martin tarafından tümlenen çok zor ve ağrılı üç vakit, son yılların en lirik, en güzel Québec filmini ortaya çıkarmış. Çocuksuz bir kadın Catherine Martin. Ama çocuklarının ölümünü görmüş anne ve babaların tanımsız acısını; bunca içten, ayrıntılı tanımlaması olağanüstü: Heron’ların ışığında, tankların paletinde, darbelerin koltuk ve rant kavgalarında, emperyalist emellerin Büyük Ortadoğu Projeleri kapsamında, kapalı kapıların karanlığında yitirdiğimiz tüm çocuklarımızın ve ailelerinin anısına…

Kış sonu, verdiği başarılı konserin ardından genç kemancı Anna (Sheila Jaffé),  nedensiz bir faili meçhul cinayete kurban gider. Anna’nın annesi Françoise (Guylaine Tremblay) tek çocuğunun bu korkunç kaybının ardından, yaşadığı kent Montreal’i terk edip ailesinden miras kalan Kamouraska’daki eve sığınır. Ne Anna’nın başka bir kadınla yeni bir hayat kuran babası (Denis Bernard), ne yakın çevre, ne de cinayeti çözmeye çalışan polis ekibi artık kızını geri getiremeyecektir. Hiçbir şey aynı değil ve asla da aynı olmayacaktır.

Ağır yaralı bir hayvan gibi sığındığı evde, geçmişine döner. Doğaya, çocukluğuna ve o evde yaşamış kadınların kucaklayan sıcaklığına. Büyükannesinin (Denise Gagnon) ve annesinin (Paule Baillargeon) onu bir rüyada gibi teselli eden bilge sözlerine. Ancak hiçbiri yoktur artık. İç parçalanmışlığını buz tutmuş nehirle, kızından geriye kalan birkaç eşyayla, doğayla, onarmaya çalışır. Ama içine düştüğü ölüm yası derin, sağır ve çok ağırdır. Kızından sonra yaşamak istemez. Ormanda soğuktan donmaya yüz tutmuşken tesadüfen bir ressam (François Papineau) tarafından kurtarılır. Onu kurtaran, dönüşsüz bir başka kopuş yaşadığı çocukluk aşkı Édouard’dır. Kısa bir süre önce o da çocukluğunun mekânlarına geri dönmüş ve kendi kayıplarının içinde açtığı yaraları onarma çabasındadır. Françoise ve Édouard’ın yok oluş duygularına rağmen hayat, ölüm yasını ötelemeye denk bir sevgi sunar onlara.

ACI

Ölümü, yapamadıklarımız için bir pişmanlık ve suçluluk simgesi olarak görmek yerine, yaşarken elimizden kaçıracaklarımızın sinyali olarak ele alanımız, kaç kişidir? Bu durumda, acı da aşk kadar güçlü ve büyük. Sessiz, dilsiz, en dipte yaşanır. Filme giriş; Françoise’ın anne olma duygusunu, kızının kalbinde aldığı haklı sevginin yerini usul usul ve kırılgan verir. İncelikle ve emekle kurulmuş bu dengenin ne denli hassas olduğuna dikkati çeker ve ne denli hoyratça yok edileceğine hazırlar izleyiciyi.

Sahnenin sonunda, kızının gurur ve ışık dağılan yüzünün mutluluğunda kaybolmuş annenin görüntüsü yer alır. Katledilmiş ve soğumuş bedenin keşfiyle sonsuz bir acı dağılır ekrana. Nadir görülebilecek bir sadelikle sunulur izleyene bu an. Yatakta uzanmış genç kadının ürperten bedeni, filmin ilk dakikalarındaki duyarlılık ve insan sıcağıyla tezat oluşturur. Bunu izleyen beş altı dakika içinde yönetmen, hiçbir kırılma noktası olmayan bir acı içine, karakterini yeniden kurar ve yerleştirir.

Batı’da yaşamdan kopuşa denkken anlamı ölümün, Doğu’da nedir anlattıkları ve anlamı? Bir son mu? Bir başlangıç mı? Bir düğün gecesi mi? Sevgiliye kavuşma günü mü? Doğu toplumlarında, her sonun bir başlangıç vaat ettiğini biliriz hepimiz. En çok da o vaat edilen yeni başlangıç nedeniyle belki de, ölümleri yaşamsal kılan bir tavrımız vardır. Bir ölümün ardından, yaşama denk kusursuzlukta ağırlama ayinleri düzenleriz. Meydanlara toplanır ölüme methiye düzeriz. Ama nedense ölenler hep yoksul, öldürenler hep zengin saflarda duranlardır. Sekteye uğrayan hep yoksulların hayatıdır. Engellenemez bir akış gibi sürecek olan diğer saflardakilerin yaşamıdır. Kaçınılmaz bir son olarak ölüm, hangi safta hüküm süreceğini önceden bilir çünkü. Yüzü ne denli soğuk olursa olsun kendine ait bedeni bulup çıkaracaktır saklandığı yerden ölüm çünkü. Ve geride kalanlar yitirdikleri oğulları, eşleri, yakınlarının arkalarında bıraktıklarıyla hissettiklerinin adını koymayı, ‘yas’ı iyice yaşamlarına katmayı ve yaşamlarıyla yoğurmayı öğreneceklerdir. ‘Bunu ben yaşıyor olamam’, inkârıyla başlayan bu süreç, kaybedilen kişinin her an geri dönebileceği hissiyle sürer. Sanki hala oradadır. Yaşıyordur. Az sonra çayını yudumlayacak. Bir bardak su alacak. Sofrada tabağına uzanacak… Hayatın içinde, oralarda bir yerde olduğu/olması dileğiyle elbiseleri, masanın üzerinde açık bıraktığı kitabı, fincanda yarım kalan çayı, odası olduğu gibi korunacak. Ardından gözyaşı dökülmeyecek. Zira ölüm henüz kabul edilmemiştir. ‘Neden ben yaşıyorum bunu. Neden benim başıma geldi ki’ öfkesi gelir sonra ve gidenin, gitmesinden dolayı suçlanması.

KOPUŞ

Catherine Martin’in hiçbir şeyi zorlamadan, acı hızı ve akışı içindeki sahneleme yetisi ve Michel La Veaux’nun olağanüstü, dokunaklı, doğanın ortasında bile insana kendi içindekilerden kaçacak yer bırakmayan kamerası büyüler. Uzun ve sessiz bir sahne planı içine Françoise’ın kendini hapsettiği mekânı yerleştirir: Evin içi hücre ve dışı -yani doğa- yarı açık hapishane işlevi görür. Tahayyül edilemez bir alt üst oluşun, bir annenin tüm bedenini ve ruhunu adım adım dolaştığını kameranın gerisinde izleriz. Françoise’ın yaşamdan kopuşu; anılarla dolu, kimi kez güzel kimi kez korkunç ve ürküten bir doğayla örülür. Sonsuz, hiç bitmeyecek bir ceza yolculuğudur sanki yaşadığı. Zamanın bir yerinde durmuş hayatını, her şeyin buz tuttuğu, artık hiçbir şey hissetmediği bir kışa terk eder.

Depresyon. Umutsuzluk. Gidenin geri gelmeyeceği bir hayal kırıklığıdır ömür. Acı, kendine acıma, geleceğe dair ümitlerin, hayallerin ve planların yok olması. Yasın yerini yeni bir ölüme bırakması bu evrenin özellikleridir. Kontrol kaybı, boşluk hissi ve intihar düşünceleri söz konusu depresyonun temel işaretleridir. Édouard bir tavşanı kapanından kurtarırken, kendini kışa terk eden Françoise’ı fark eder. Onu evine götürür ve ayağa kalkmasını sağlar. Bu çocukluk aşkıyla karşılaşma anı duygu doludur.  Hayal kırıklığıyla sonlanmış, belki de unutulmuş, unutulmak istenmiş bir ilk aşk, yeniden su yüzüne vurur. Françoise için bilinmezlerle dolu ve hiçbir garanti duygusu vermeyen bu bağ bir dönüm noktası olur.

Boşluk, organizasyonda bozulma, yeniden organize olma; ‘her ne olup bitiyorsa kabulüm’, noktasına ulaşma bir boyun eğiş değil, kabulleniştir. Boyun eğme ve kabul farklı iki kavramdır. ‘Kaybı kabul etmek’ demek, ona sessizce boyun eğmek demek değildir. Birinin varlığı, onun yokluğunu da idrak etmek ve bilmek demektir. Gidende ya da kalanlarda hata aramak, acıyı azaltacak, iyileşmeyi hızlandıracak bir güç olmaktan çok, gidene dair güzel anıları yakalamayı engelleyecek bir güç olur.

SORGULAMA

Édouard ve Françoise’ın karşılaşması tesadüfendir. Édouard resim aracılığıyla yaşamına bir anlam arar. Yaşamasına yardım edecek bir anlam. Françoise aşılması güç ve sancılı bir yaşam ağrısını, onunla kurduğu temasla unutmaya, onunla yaşama yeniden dokunmaya çalışır. Édouard’a göre, Françoise’ın yeniden doğma olasılığı vardır: Yalnızca, kendini ötekine bırakmalı ve kendisi için bir şeyler yapılmasına izin vermelidir. Filmin son sahnesinde Françoise bir seçimle karşı karşıya kalır: Édouard ile mi kalacak, yoksa evine mi dönecek? Catherine Martin bu sorunun yanıtını vermekten sakınır ve sahnenin sonunu tamamlamayı izleyene bırakır.

Uzun bir yaşamın sonunda beklenen ölüm, doğanın akışıyla çelişmez. Ancak, genç bir hayat, beklenmeyen bir şekilde, ansızın sona erdiğinde; inkârın, öfkenin, pazarlığın, depresyonun ve bazen de kabulün ayrı ayrı bizi sarıp sarmalaması doğaldır. Olan biten üzerinde kontrolümüz olamamıştır. Peki ya kontrolümüzün olabileceği ama şu ya da bu nedenle bu gücümüzü kullanmadığımız durumlar? Ölüme düzdüğümüz methiyelerle paklayabilir miyiz payımızı?

Beklenmeyen bir durumda, kayıp ve yas elimizde kalan son sığınaktır. O sığınak ki, belki aklımızdan ve hayatımızdan hiç çıkmayacaktır. Yine de, aklımızı, kalbimizi, bedenimizi sakladığımız dehlizlerimizden başımızı her uzattığımızda bir kapı daha aralanacaktır önümüzde: Hayat. Gerçek hayat. Bize rağmen önümüzde akıp giden ve gidecek olan hayat. İyi anlarımız olduğu kadar, kötü anlarımızın da olduğunu bilebilme gücü karşılayacak bizi orada. Hissettiklerimizin ne olduğunu tanıyabilme isteği zorlayacak yüreklerimizi. Neden böyle hissettiğimizi anlama yolları gözleyecek hayata tutunma çabamızı. Ve en önemlisi de acımızı azaltabilmede kendimizi ve dostlarımızı bağışlayabilme özgürlüğü yeniden kucaklamak isteyecek bizi. Çünkü yaşam sürer... Çünkü ölüm, hayattan bir ses bekler.

 

Kalıcı, yassız, ihanetsiz ve darbesiz olsun ömrünüz.

 

 

YORUMLAR [0]