SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

AACAYİPSİN (P’TIT QUINQUIN)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

ACAYİP BİR DÜNYA TASVİRİ VE BİR O KADAR ACAYİP KARAKTERLERİYLE İNSANLIK HAKKINDA BÜYÜK SÖZLER SÖYLEMEDEN İNSANLARI ETKİLEYECEK BİR FİLM YAPMIŞ DUMONT. İNSANIN İKİRCİKLİĞİNİ BİLEREK VE KESİN KONUŞMAYARAK...

Yeşil çayırlar içinde bir yerleşim yeri görürüz uzaktan. Kuş seslerine karışan trompet sesinin aniden yükselmesiyle sarışın, kısa saçlı bir çocuğun ensesinde buluruz kendimizi. Sonra da yüzünü görürüz aynı çocuğun. Komik görünümlü bu çocuk, kendi yaşlarındaki trompet çalan bir kızı süzmektedir. Trompet çalmayı bırakan kız, hayran gözlerle ona bakmaktadır. Ama çocuk işin keyfini çıkarmak yerine şaklabanlık yapmayı tercih eder. Aralarındaki bu iletişime aşina olduğu belli olan kız, gülümser. Çocuk, annesinin eve çağırmasıyla arkasını dönüp giderken, kız da trompeti çalmaya yeniden başlar. Evden aldığı bir kase sütü dökmeden yürümeyi bile beceremeyen, kapana yakalanmış bir fareyle oynayarak kız arkadaşını etkilemeye çalışan bu çocuğun adı Quinquin’dir. P’tit Quinquin...

Ünlü Fransız sinema dergisi Cahiers du Cinema’nın 2014 yılının en iyi filmi seçtiği P’tit Quinquin’i böyle bir sahneyle açar Bruno Dumont. Dünya sinemasında kendine has üslubuyla dikkat çeken Dumont’un bu projesi aslında 4 bölümlük bir mini dizi. Fakat ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali’nden bu yana İstanbul da dahil olmak üzere pek çok festivalde gösterilen filmin, yıllar geçtikçe kıymetinin daha çok anlaşılacağı düşünülüyor. Geleneksel sinema izleyicisinin pek de alışık olmadığı bir anlatıma sahip olan P’tit Quinquin, birbirinden ilginç karakterleri, bazen fantastik bazen alabildiğine gerçekçi olay örgüsüyle modern sinemanın sınırlarını zorlayan bir film.

ARAYAN ÖKÜZÜ DE BULUR BUZAĞIYI DA

Açılış sahnesinin ardından Dumont, Fellini’nin La Dolce Vita (Tatlı Hayat) filmindeki, İsa heykelinin helikopterle Roma semalarında gezindiği sahneye göndermeye yaparak, Fransa’nın adını bilmediğimiz bir kasabasının üzerinde bir inek dolandırır. Göklerde gezinen bu ineğin karnında insan parçaları vardır. Birisi işlediği cinayetin kalıntılarını bir ineğin karnına tıkmıştır. Üstelik bu son kurban da olmayacaktır. Bu “ilginç” olayı çözmek için kasabaya gelen Jandarma teşkilatından Komutan Van der Weyden ve yardımcısı Teğmen Carpentier, kendilerini akıl almaz olaylar silsilesinin içinde bulurlar. Olayları yorumlama şekilleri ve kendi aralarındaki iletişimleri ile Pembe Panter filmlerinden çıkmış gibi duran bu ikili, Dumont’un komedi türüne bakışını ve mizah anlayışını yansıtmaktadır aslında. Quinquin liderliğindeki bisiklet çetesi de aynı şekilde ironik bir tercihtir. Tam da bu sebepten, hikayesi itibariyle yönetmenin ikinci filmi L’Humanite’yi çağrıştıran film, karakterleri üzerinden kurduğu mizahi yönüyle biricikliğine kavuşur. Dumont, sıradışı bir zemine serdiği filmini o kadar farklı karakterlerle bezerki, onların sıradan mı yoksa sıradışı mı olduklarını anlamamızı istemez gibidir. Ona göre belki yaşananlar da sıradandır. Seyircinin katilin kim olduğunu merak etmesini umursamaz bir tavırla, bulunabilecek en beceriksiz ikiliyi bu davanın başına koymuştur. Yaşanan trajediye yarattığı komik karakterlerle yaklaşan Dumont, seyircinin bu dili benimsemesini ister. Eğer izleyici, kalıplarını kırarak bu daveti geri çevirmezse sinema tarihinin en eğlenceli deneyimlerinden birini yaşayacaktır.

BİR ACAYİPLİK VAR

Filmin acayiplikler üzerine kurulu bir olay örgüsü olduğuna değinmiştik. Yaşanan cinayetler, hayatlarını kaybeden insanlar ve intiharların ortalığı kasıp kavurması beklenirken, her şey kaldığı yerden devam etmektedir. Filmin başlarındaki cenaze sahnesi bütün bunları özetler nitelikte aslında. Acemilikleri ve ciddiyetsizlikleri her hallerinden belli olan papaz heyeti, kendini konserde sanarak piyano resitali yapmaya kalkan kilise müzisyeni ve çan çalarak insanları yönlendirme görevinin Quinquin’e düştüğü cenaze töreni sahnesi şimdiden sinema tarihinin unutulmazları arasında yerini aldı bile. Hal böyleyken ciddi olmanın bir anlamı kalmıyor bu hikayede. Dumont da bunu istiyor zaten, yaşanan acayiplikleri ve sıradışı gibi gelen her şeyi izleyici olarak olduğu gibi kabul etmemizi salık veriyor. Bu açıdan bakıldığı zaman yönetmenin karakterlerindeki rahatlığın bize yansıması gibi yorumlanabilir. Böylece bizi gülümsetenin de karakterlerin sakarlıkları ya da aptalca hareketleri olmadığını daha iyi anlayabiliriz sanırım. Dumont’un bir natüralizm gösterisi olarak tasarladığı P’tit Quinquin, herşeyin olanca saflığıyla yaşandığı bir dünyada geçer. Her şeyin olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi olduğu bir dünya. Dedektiflerin karizmatik, katillerin daha da karizmatik olduğu bir dünya değil mesela. Haliyle bunlara karşı bir film olduğu için de üstüne serptiği mübalağa da işin mizah cilası oluveriyor.      

NEVİ ŞAHSINA MÜNHASIR

Filmin anlatmak istediği şeyler bir kaç cümleyle özetlenebilir belki. Ama Dumont’un sineması, sadece hikaye anlatan ya da hayat dersleri veren bir yol izlemedi hiçbir zaman. O, bu sanatın sadece görsel bir deneyimle sınırlı olmadığını, izleyicinin benliğiyle eserin dili arasında her seyirde farklı bir boyutta yaşanan o biricik ilişkiden haberdar olan bir adam. Dolayısıyla tek boyutta kalamayacak kadar sanatkar ve zanaatkar bir yönetmen. Bu ustalığın izleri de karakterlerin katmanlarında ortaya çıkıyor. Mekanın içine hapsolmuş, dünyadan bir şekilde soyutlanmış karakterler yaratmayı seven bir adam Dumont. Neresi olduğunu bilmediğimiz yerlerde bile insana özgü her şeyin var olabileceğini göstermek için belki de. Savaş zamanından kalma kalıntılar, cinayetler, ırkçı ve dar görüşlü kasaba sakinleri, çocukluk ve ergen halleri, askeri hiyerarşinin etkileri, evlilik dışı ilişkiler var bu kasabada. Sadece Fransa’da değil, her yerde olduğu gibi. P’tit Quinquin, bu yüzden bu kadar trajik bir film belki de. Ama anlık dürtmeleri olan da bir film. Hayat gibi. Sahneye ansızın giren ve ortadan kaybolan çakma bir süper kahraman görebiliyorsunuz mesela. Ve neden öyle olduğunu anlamadığımız şeyler. Teğmen Carpentier’in arabayı sürmeye her başladığında gaza o kadar yüklenmesi ve fazladan bir daire çizmesi mesela. Biraz kafa yorup farklı anlamlar yüklenebilir belki ama asıl meselenin çıkarılan anlamlardan öte bir şey olduğunu düşünüyorum. Sıradan ve tutarsız onlarca şey. Hepsi kendi halinde ve biricik. Hepsi nevi şahsına münhasır. P’tit Quinquin, bu yüzden bu kadar komik bir film belki de...

ŞEYTANIN SOPASI YOK!

Film aslında bir televizyon projesi olduğu için kendi içinde 4 bölüme ayırlıyor: “İnsan Denen Hayvan”, “Kötülüğün Kalbinde”, “İnsan Kılığında Şeytan” ve “Allah-ü Ekber”. Her bölümün kendi başına bir özü olsa da tek tek onları konuşmak yerine büyük resme bakmakta fayda var. Filmin başlarında Quinquin ve çetesinin siyahilerin oturduğu bir eve maytap atarak küfür ettiğini görürüz. Daha sonra, birazdan inek taşıyacak olan helikopter onların üzerine gelir, bir süre öylece kalır ve uzaklaşır. Gönderme yapılan filmdeki sahne düşünülürse, üzerlerindeki o karaltının Tanrı (iyilik) ya da şeytan (kötülük) olduğu söylenebilir. Daha sonraları bu ırkçılık mevzusuna daha geniş yer ayıran Dumont, -karakterin kendi deyimiyle- peygamberin adını taşıyan Muhammed’in intiharına kadar götürür meseleyi. Hoşlandığı kıza açılmaya çalışan Muhammed, karşılaştığı ırkçılık yüzünden Allah-ü Ekber diyerek uzaklaşır oradan. Daha sonra da tekbir getirerek önce polislere daha sonra da kafasına sıkar. Kendini suçlu hisseden kız, ağlayarak çiftlikteki domuzları sevmektedir. Fakat domuzlar o kadar sevecen değildir ve kızı yemeyi tercih ederler. Yani Muhammed’in ölümünden kendini sorumlu tutan kız, İslam’da haram sayılan bir hayvan tarafından öldürülür. Eşlerini aldatan kadınların ve erkeklerin birileri tarafından parçalara ayrılıp inekler tarafından yenilmesi gibi. Komutan Van der Weyden’in deyimiyle burada ilahi bir güç var gibidir. Ya da ilahi bir kötülük, yani şeytan. Başka bir deyişle; Filmin başlarında çocukların tepesindeki helikopteri Tanrı ya da şeytan yapan şey ne ise bu güce de vücut bulduran şey o olacaktır. Bunun bir ceza mı yoksa ödül mü olduğunu düşünmek de aynı şekilde. Tıpki tüm filmde karşılaştığımız onca “acayip” ve “saçma” şeyi kabul edip etmediğimiz gibi. Yani Dumont diyorki; iş size kalmış, inkar edin ya da teslim olun.

GRİNİN BELLİ TONU     

Dumont’un insancıkları rahat. Aldatan aldatıyor, öldüren öldürüyor, intihar eden intihar ediyor, hayatına devem eden de hayatına devam ediyor. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Ve hepsi biraz engelli aslında. Sadece Quinquin’in amcası ve restoranda olay çıkaran adamdan bahsetmiyorum, herkesten bahsediyorum. Her şeyden önce, Quinquin’i ilk gördüğümüz amors çekimde kulağındaki işitme cihazını gösterir Dumont. Ve başta Komutan Van der Weyden olmak üzere filmdeki hiç kimse normal değildir. Çünkü Dumont’a göre kimse normal değildir. Her insan kendi içinde “acayip”tir. Ve daha da önemlisi ikirciklidir. Kesin olamayacak kadar dağınıktır. Ve bu oynaklığı, bize ilk başta sıradışı gelen karakterlerini daha sonra normal olarak göremesek de kabul edebileceğimiz bir düzeye indirerek görebileceğimizi düşünür Dumont. Haksız da sayılmaz. Onun insanları rahat. Çünkü hayatı, olması gerekeni arayarak yaşamıyorlar. Sadece yaşıyorlar. Bu yüzden yaşanan ölümleri çabucak kabul edip hayatlarına devam edebiliyorlar. Bu yüzden cenaze törenlerinde üzüldükleri gibi eğlenebiliyorlar da. Çünkü hayatı kabul ederken ölçütleri yok, neyse onu alıyorlar, ne giderse ona veda ediyorlar. Nasıl ki Dumont filminde komediyle trajediyi ustalıkla harmanlıyor, insanları da hayatlarında aynısını yapıyorlar. Hayatları nasıl bir trajedinin içinde olursa olsun bu onların, at binmenin ya da sevgiliyi bisiklete bindirip canları nereye isterse oraya gitmenin tadına varmalarına engel olmuyor. Çok net bir tabirle Dumont; toplumsal gerçekçiliği, gerçeçüstücülükle yerle bir eden bir anlatım inşa ediyor. Bu kendine özgü dil sayesinde tüm insanlık hakkında bir izlek oluşturabiliyor. Bunu da kendiyle çelişmeyerek kesin çizgileri olmayan bir lisanda yapıyor. Film bittiği zaman zihninizde bir çerçeve oluşsa da içini dolduran onlarca soru da ona eşlik ediyor. Muhtemelen bu sorularla başbaşa kalıp gülümsememizi istiyor Dumont. Yoksa filmini bunca hengamenin ardından sevgiliye sımsıkı sarılmanın verdiği huzurla bitirir miydi?

 

YORUMLAR [0]