DÜŞ PERDESİ

20 KÜLT FİLM

Gökhan Gök

@gok_gkhn

BU YAZIYI PAYLAŞ

Farklı janrlar içerisinden seçtiğim 20 kült filmlik liste, elbette sübjektif bir seçkidir ancak ortak özelliği seyircilerin bu filmlere gösterdiği yoğun tutkudur.

Kült film; zaman içerisinde kendilerine has, tutkulu –hatta saplantılı- seyirci kitlesi oluşturmuş filmlere verilen bir terimdir. Genellikle vizyona girdiklerinde ticari başarı gösterememiş bağımsız ya da düşük bütçeli filmlerin daha sonra video / internet vb. kanallar ile keşfedilmesiyle ortaya çıkmışlardır. Bir filmin kült olması için iyi bir film olmasına gerek yoktur ancak içerisinde onu külte çevirecek eşsiz bileşimlerin olması gerekir. Bazen bir nesne, kişi ya da müzik filmi kült noktasına taşıyabilir.

Kült film kavramı oldukça sübjektiftir. Bu sebeple kült filmler genel sinema izleyicisine her zaman hitap etmeyebilir. Fight Club, Taxi Driver, Mad Max gibi geniş kitlelere hitap etmiş, sayısız hayranı olan filmler olduğu gibi, klasikler, deneysel ve kara filmler (Nosferatu, Un Chien Andalou, Sunset Boulevard), korku (The Texas Chain Saw Massacre, Night of the Living Dead) ve gençlik (The Breakfast Club) filmleri; Pink Flamingos gibi aşırılıklar ve This Is Spinal Tap gibi sahte müzikal belgeseller de kült film statüsünde yer almaktadır.

M (1931): Alman dışavurumcu Fritz Lang’in ilk sesli filmi M, Berlin’de seri cinayetler işleyen pedofil bir çocuk katilinin eylemlerini ve bir türlü yakalanamamasından kaynaklanan sosyal baskıyı anlatırken, arka planına tarihsel bir alegori olarak sınıflandırabileceğimiz savaş dönemi kalıntılarını yerleştiriyor. Sadece gölgesini ve ıslığını duyduğumuz katili yakalayamayan polis, diğer suç örgütleri üzerindeki baskısını arttırır. Böylece tüm şehir katili aramaya başlar. İmgeler ile örülmüş M, etkin bir gerilim örneği olmakla birlikte yükselmekte olan Hitler faşizminin de habercisidir.

Rebel Without a Cause (1955): Gençliğin coşkunluğu üzerine bir ağıt olarak da okuyabileceğimiz bu büyüme ve erkeklik hikâyesi, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik canlanmanın da katkısıyla bir proje olarak pazarlanan refah toplumu efsanesinin de altını kazıyor. Amerikan rüyası ve mutlu aile tablosu olarak pazarlanan yanılsamanın birçok kişi için nasıl kabusa evrildiğini gözler önüne seren film; sevgi isteği ve gelecekten duyulan güvensizliği ikonlaşmış bir James Dean portresi üzerinden kusursuz bir etkileşimle ekrana yansıtıyor. Gençlerin büyük boşluğuna şahit olmak için Nicholay Ray’in başyapıtına bakmakta fayda var.

Faster Pussycat! Kill! Kill! (1965): Neresinden tutarsanız elinizde kalacak ama bir bütün olarak bakarsak gayet eğlenceli bu yüksek tempolu aşırılıklar örneği; yarı çıplak iri göğüslü psikopat kadınları, kendi içlerindeki kavgaları, içerdiği şiddet ve cinsel istismarı ile sinema tarihinin en garip filmlerinden birisi. Go-go dansçısı üç kadının çölde düzenledikleri araba yarışları, adam kaçırma ve cinayet ile harmanlanmış hikâye örgüsününde, Russ Meyer’in şiddet ve seks üzerine açıktan methiyeler düzmesi ise istismar sineması için bile cesurca bir duruş. Ayrıca John Waters’ın, Faster Pussycat’i şu ana kadar çekilmiş ve ileride çekilebilecek en iyi film olarak nitelediğini de belirtmek gerekiyor.

Barbarella (1968): Sadece açılış sahnesinde, Jane Fonda’nın yerçekimsiz ortamda yaptığı striptiz bile Barbarella’yı kült filme dönüştürmeye yeterli iken; Roger Vadim’in, Jean-Claude Forest’ın 60’lı yıllarda ses getiren çizgi roman serisinden uyarladığı film, cinsel özgürlükten dünya barışına, silahsızlanmadan pop-art’a ve modaya kadar uzanan geniş bir yelpazede söz söylemeyi başarıyor. Kitsch bir estetik, pornografinin sınırında gezen erotik çağrışımlar ve fütüristlik tasarımlar içerisinde bir şekilde çıplak kalmayı başaran Barbarella, tüm bu kaotik ortamdan, beklenmedik şekilde feminist bakış açısıyla ayrılıyor.

Easy Rider (1969): Tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olan Easy Rider, Amerika’nın uçsuz bucaksız topraklarını motosikletiyle arşınlayan Billy ve Wyatt’ın yaşadıkları yeri daha yakından tanımaları ile uğradıkları değişimi / aydınlanmayı anlatıyor. Yolculuk esnasında karşılaştıkları kişiler onlara Amerika’nın görülmeyen yüzünü gösterdikçe başlardaki neşeleri de uçup gidiyor. Geleneksel Hollywood anlatılarını yerle bir eden, bağımsız sinemanın yüz akı Easy Rider; modern-geleneksel çatışması açısından da oldukça önemli sözler söylerken, sinemada 68 kuşağının temsili açısından da büyük önem taşıyor.

Harold and Maude (1971): 20’li yaşlarında, sürekli cenaze törenlerine katılan, ölüm takıntılı, zengin bir genç olan Harold, bir cenaze töreninde 80’ine yaklaşmış ama hayattan zevk alan bir kadın Maude ile tanışır. Hal Ashby’in bu varoluşçu kara komedisi oldukça karanlık bir tona sahip olmasına rağmen ilginç bir mizah anlayışı ile dengeleniyor. Film, toplumun alışık olduğu aşk kalıplarını sorgulayan, çevreci, savaş karşıtı, özgürlükçü mesajlar vermek dışında, burjuva yaşamına getirdiği eleştiriler ile 70’lerin ruhunu çok iyi yansıtıyor. Harold and Maude’un, gişede batmasından çok sonra keşfedilip kıymetinin bilindiğini de söyleyelim.

Deep Throat (1972): Gerard Damiano’un çektiği bir porno filmin kült statüsüne erişmesi bile büyük başarı iken, film gösterime girdiği zamanda da yüksek bir ticari başarı yakalamıştı. Cinsel sorunlar yaşayan Linda’nın klitorisinin boğazında olduğunu fark etmesi gibi akıllara zarar bir konusu olan film, içeriğinde sert seks sahneleri de barındırıyor. Porno devriminin simgesine dönüşen filminin başrol oyuncusu Linda Boreman, Deep Throat sonrasında feminizmle tanışmış; fuhuş, uyuşturucu ve porno endüstrisi içerisinde açmazları anlatmaktan geri kalmamıştı. Watergate skandalında bilgi sızdıran görevlinin Deep Throat kod adını kullanması da filmin ününe ün katmıştır.

Enter the Dragon (1973): Bugün geriye dönüp bakıldığında Bruce Lee efsanesini yaratan, hatta bununla kalmayıp birçok kişiyi merdiven altlarında açılmış karate kurslarına yönlendiren filmin Robert Clouse imzalı Enter The Dragon olduğunu söylemek mümkün. Batılı izleyicilere yönelik tasarlanmış ilk dövüş filmlerinden olan Ejder Kalesi, dövüş sanatları filmlerinin gördüğü üçüncü sınıf muameleyi de kırmıştır. Dövüş filmi kalıplarını farklı türlerle harmanlayan, yalın bir aksiyondan çarpıcı ve kült bir yapıma dönüşen film, en çok da Bruce Lee’nin ikonlaşmış görüntüsü ile hatırlanıyor. Etkileyici soundtrack’ı da unutmayalım.

The Rocky Horror Picture Show (1975): Kült film tanımını listede belki de en fazla hak eden filmlerin başında gelen Jim Sharman imzalı bu çılgın müzikal, sayısız fanatik hayranı ile dünyadaki birçok sinemada halen özel gösterimlerde kendisine yer buluyor. Bu gösterimlerde izleyiciler de filme interaktif olarak katılıyorlar. Yağmurlu bir gecede, ormanda yollarını kaybeden genç bir çiftin sığındıkları şatoda yaşayan transseksüel uzaylı ile başlarından geçenleri anlatan(!) film, bilimkurgu, korku ve seks komedisini müzikal çatısında harmanlıyor. Benzerine rastlayamayacağınız bir dünyaya girmek için filmi mutlaka keşfetmenizi öneririm.

Monty Python and the Holy Grail (1975) : BBC için çektikleri olağanüstü şovları “Monty Python's Flying Circus”un (1969-1974) ardından Monty Python ekibinin çektikleri uzun metraj komedileri Kutsal Kase baştan sona tuhaflıklar dolu bir film. Kral Arthur ve şövalyeleri efsanesini alaşağı eden ekip, TV şovlarındaki skeçler gibi ilerlemelerine rağmen, müzikal ve animasyon numaraları ile filmi zenginleştirerek bütünlüklü bir yapı elde etmeyi başarıyorlar. Bilindik efsanelere ve İngilizlerin el üstünde tuttukları değerlere acımasızca saldıran ekip, absürt mizahın da önünü açıyor.

Eraserhead (1977): David Lynch’in ilk uzun metrajı olan bu sürreal korku alegorisi, birçok rahatsız öğeyi barındırmasına rağmen tuhaf bir hassasiyet de içeriyor. Kısa filmlerindeki gerçeküstü temaları zenginleştiren Lynch, daha sonra sinemasında birçok kez gördüğümüz kendine has temalarının da sinyallerini veriyor. Tüyler ürpertici prematüre bir bebek metaforundan, grotesk anları da kullanarak sanayi toplumunun yarattığı tahribatı anlatan Lynch, bilinçaltına itilmiş korkulara odaklanarak üst düzey bir işe imza atıyor.

Dünyayı Kurtaran Adam (1982): Türk sinema izleyicisinin dalga geçmek ile sevmek arasındaki ince bir çizgide konumlandırdığı Çetin İnanç’ın bu tuhaf denemesi, vizyona girdiği 1982 yılında izleyiciden ilgi görmemiş, 90’ların başında Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’ndeki gösteriminden sonra ise ünü kulaktan kulağa yayılarak kült statüsüne ulaşmıştır. Filme nasıl yaklaşırsanız yaklaşın, sinema izleyicisinin, hele ki kült film severlerin bu absürt komediye duyarsız kalmaları imkânsız. Pelüş yaratıkları ve akıllara zarar pastiş senaryosu ile içimizden çıkmış bu kült filmin yurt dışında da hatırı sayılır bir hayran kitlesi bulunduğunu hatırlatalım.

Liquid Sky (1982): Bazı kült filmlerin biraz “tuhaf” olduğunu söylesek bile hiçbiri, uyuşturucu peşindeki görünmez uzaylıların anlatıldığı bu Slava Tsukerman filmi ile boy ölçüşemez. New York’ta bir apartmana iniş yapan uzaylılar, tesadüf ki apartmandaki uyuşturucu müptelası ve başarısız cinsel deneyimler yaşayan Margaret’e ve onun birlikte olduğu erkeklere musallat olurlar. Yabancı teması, androjen cinsiyet kimlikleri, gerçeküstü atmosferi ile bir eğlencelikten fazlasına dönüşen film, uzaylıları konumlandırdığı yer ve bilimkurgu klişelerini ters yüz etmesiyle de ilgiyi fazlasıyla hak ediyor.

Videodrome (1983): David Cronenberg imzalı bu modern çağ kâbusu, güncelliğini sürekli yenileyen, kışkırtıcı bir atmosfere sahiptir. Medya ve televizyonun insanların bilinçaltına nasıl girdiklerini body-horror kalıplarıyla anlatan Cronenberg, sisteme kendi yöntemleriyle saldırıyor. Videodrome’da gerçeklik algısını sürekli sekteye uğratıp, insanın modern çağ ile kurduğu hastalıklı ilişkiye ayna tutmaktan geri kalmıyor. Mekanik eşyalar ile yaşanan organik birleşmeler, rahatsız edici imgeler ile tanımladığı “New Flesh / Yeni Et” kavramının sonucu olan teknoloji-beden ilişkisinin vardığı noktanın toplumsal bir endişeden ibaret olmasıyla derinlikli bir yapıya bürünüyor.

Repo Man (1984): Sinemada sistem eleştirisi yapmanın bin bir türlü yolu var; ancak hiçbiri Alex Cox’un punk kırması, bilimkurgu ve kara filmi harmanlayan distopyası Repo Man kadar ilgi çekici unsurları bir arada bulundurmuyor. Elimizde bir bütün olarak detaylarla zenginleştirilmiş, punk, edebiyat ve sinemaya yaptığı göndermeleri ile türdeşlerinden ayrılan ve bu sayede kendi evrenini yaratmış bir film var. Öyle ki, yapmış olduğu göndermeler sayesinde filmin tuhaf atmosferini birkaç basamak yukarıya çekebildiği gibi, tematik zenginliğini de arttırıyor. Zaten Repo Man’in başarısı da bu ince detaylarda gizli.

Re-Animator (1985) : Korku edebiyatının efsane yazarlarından H.P. Lovecraft’ın öyküsünden uyarlanan film, ilk bakışta bir Frankenstein parodisi izlenimi veriyor. İşlerin kontrolden çıkmasından sonra ise kendi özgünlüğünü hissettiriyor. Zombi filmlerinin kalıplarından, gore ve istismar sinemasına uzanan geniş bir yelpazede izleyiciyi şaşırtan Stuart Gordon’un aşırılıktan beslenen filmi; kopan uzuvlar, ilginç cinsel göndermeler ve akıllara ziyan bir tecavüz sahnesi ile türün tüm özelliklerini bir arada sunmayı başarıyor. Yer yer grotesk anlar ile harmanladığı hınzırlığı ile film, B kalıplarının bir kademe ötesine geçiyor.

Akira (1988) : Manga çizgi romanı olarak başlayan ve 1989’da Katsuhiro Otomo tarafından animeye dönüşen Akira, bir grup ergen motosiklet çetesi ve içlerinden birinin kontrol edemediği güçlere sahip olmasıyla yarattığı trajediyi anlatıyor. Kaos ve şiddetten beslenen siberpunk bir distopya çizen film, kullandığı imgeler ile fetiş nesneler de yaratmıştır. Metamorfoz’u merkeze alan yapısı, kayıp bir gençlik üzerinden sosyal karamsarlığa yaptığı vurgu, ordu ile politikacıların tetiklediği çıkışsızlık hissi ile değerlenen Akira, farklı okumalara açık güçlü bir bilimkurgu.

My Own Private Idaho (1991): Gus Van Sant, 90’ların bu bağımsız filminde, iki erkek fahişenin (River Phonix ve Keanu Reeves) dostluğunu, serbest bir IV. Henry uyarlaması üzerinden, biçimci bir üslup ve yol filmi kalıplarını tersyüz ederek anlatıyor. Ailesinin izini yitirmiş, narkoleptik ve uyuşturucu bağımlısı Mike ile bir senatörün oğlu olmasına rağmen kendini sokaklara vurmuş Scott’ın, son bir denemeyle Mike’ın ailesini aradıkları film, özellikle 90’lar sinemasının Queer Teori okumalarında oldukça önemli bir yere sahip. Muhafazakâr kalıplara meydan okuyan My Own Private Idaho, Phonix’in 23 yaşındaki ölümüyle kurulan trajik bağ ile de kült statüsünü sonuna kadar hak ediyor.

 

The Big Lebowski (1998) : Coen Kardeşlerin hazine değerinde suç komedileri; “Dude” lakaplı işsiz, kaygısız bir bowling hastasının kendisiyle aynı adı taşıyan bir milyonerle karıştırmasıyla öyküsünü başlatıp öngörülemez bir şekilde ilerliyor. Anti-kahraman Dude, çevresindeki umarsız tayfa, garip rüya sekansları ve olay örgüsü ile The Big Sleep’in bir nevi parodisine dönüşen film kısa sürede kült hale geldi. İnternet çağının ilk kült filmi olarak tanımlanan The Big Lebowski adına 2002’den beri “Lebowski Festivali” düzenleyen fanları olduğunu da söyleyelim.

 

Donnie Darko (2001) : 1980’lerin sonunda, 16 yaşında çevresiyle uyum sorunları yaşayan Donnie Darko isimli bir genç, insan-tavşan karışımı bir yaratıktan / hayali arkadaştan 28 gün, 6 saat, 42 dakika ve 12 saniye sonra dünyanın sonunun geleceğini öğrenir. Richard Kelly ilk uzun metrajında; gençlik, bilimkurgu ve korku filmlerini harmanlamakta oldukça başarılı oluyor. Şifreli mesajlar, zaman-uzay algıları ve paralel evrenler içeren film, daha çok büyük bir ‘puzzle’ı andırıyor. Fanatiklerin didik didik edip simgesel mesajlar çıkardıkları Donnie Darko, şimdiden modern bir klasiğe de dönüşmüş durumda.

 

 

YORUMLAR [0]